Kriter > Dış Politika |

Türk-Amerikan İlişkilerinde Yeni Dönemin Kodları Erdoğan-Trump İlişkisinde Saklı


Trump’ın başkanlık koltuğuna oturduktan sonra Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgili yaptığı açıklamaların tonuna bakıldığında en temelde “Türkiye’nin bölgedeki en güçlü aktör” olduğuna ve “Erdoğan’ın da çok güçlü bir lider” olduğuna vurgu yapması önemlidir. Dış politikasında “dünyanın jandarmalığını” yapmaktan feragat etmeye hazırlanan ve Çin’le küresel rekabette yeniden öne geçme hesaplarını önceleyen Trump’ın yaklaşımları, Türkiye gibi bölgesel güçlerin önemini katbekat artırıyor.

Türk-Amerikan İlişkilerinde Yeni Dönemin Kodları Erdoğan-Trump İlişkisinde Saklı
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Donald Trump görüşmesi. (Halil Sağırkaya / AA, 14 Kasım 2019)

Modern dönem Türk-Amerikan ilişkilerinin en sıra dışı ve zorlu dönemlerinden biri, kuşkusuz 2017-2021 arasındaki Donald Trump’ın ilk başkanlık dönemi olarak kayıtlara geçmişti. Fırtınalı geçen 4 yılın ardından geriye dönüp bakıldığında tüm olumsuzluklara rağmen, sürece makul bakan herkes, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump arasındaki “liderler diplomasisinin” sorunların çözümünde ya da krizlerin daha da büyümesini önlemede ciddi rol oynadığını kabul edecektir. 4 yıllık aranın ardından Oval Ofis’teki koltuğuna yeniden oturan Trump, bu sefer daha güçlü, daha net ve “son döneminde aklındakileri yapmaya daha kararlı” bir isim olarak ABD’nin başkanı oldu. Türk-Amerikan ilişkileri, Trump’ın ilk dönemine kıyasla bu sefer çok daha pozitif bir uluslararası atmosferde yeni dönemine girerken, Erdoğan ile Trump arasındaki liderler diplomasisinin daha yapıcı ve somut sonuçlar üreten bir fonksiyon icra etmesi bekleniyor.

 

Gücü Seven Trump, Güçlü Liderleri de Seviyor

Trump’ın başkanlık koltuğuna oturduktan sonra Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgili yaptığı açıklamaların tonuna bakıldığında en temelde “Türkiye’nin bölgedeki en güçlü aktör” olduğuna ve “Erdoğan’ın da çok güçlü bir lider” olduğuna vurgu yapması önemlidir. Dış politikasında “dünyanın jandarmalığını” yapmaktan feragat etmeye hazırlanan ve Çin’le küresel rekabette yeniden öne geçme hesaplarını önceleyen Trump’ın yaklaşımları, Türkiye gibi bölgesel güçlerin önemini katbekat artırıyor. İlk döneminde Washington kulislerinde sürekli “Rusya ile çok yakınlaştığı” savunulan Türkiye’nin mevcut küresel denklemde, hem Rusya ile Ukrayna arasındaki en güçlü arabulucu olması, hem de bölgesindeki birçok krizin çözümündeki en etkili aktör olması, sadece Trump nezdinde değil, ABD Kongresi nezdinde de çok önemli bir faktör olarak öne çıkıyor. ABD’nin küresel jandarmalığa harcayacağı parayı kendi ekonomisine harcaması gerektiğini düşünen Trump bu yönde adımlar atarken, NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip olan Türkiye’nin jeostratejik önemi daha da arttı. Ortadoğu’da “İsrail’in güvenliği” dışında herhangi bir kırmızı çizgisi olmayan Trump yönetiminin hem İran hem Suriye hem de Körfez ülkeleriyle ilgili politikaları da yeni bir bakış açısıyla şekilleniyor.

Trump’ın gözünden Türkiye, İsrail’le “kavga etmediği” her durumda bölgesel anlamda güçlü ve “konuşarak her konuda anlaşılabilecek bir müttefik” olarak görülüyor. Trump’ın Suriye konusunda sık sık tekrarladığı ve Türkiye’nin Suriye’deki devrimin arkasındaki ülke olduğuna vurgu yaptığı açıklamalarında, “Erdoğan çok güçlü ve akıllı bir lider, perde arkasından her şeyi halletti” şeklindeki sözleri, onun reelpolitik ile ilgili oldukça şeffaf ve yalın bakış açısını özetliyor. Trump, yapısı ve küresel politikaya bakışı gereği, uluslararası arenadaki güçlü liderlerle satranç oynamayı seviyor. Trump, kendisinin ne kadar güçlü ve dirayetli bir “küresel lider” olduğunun altını çizmek için diğer güçlü liderlere sık sık atıf yapıyor ve Biden gibi eski başkanların “zayıf” kaldığını savunuyor. Bu durumun, politika yapımının da ötesinde Trump’ın kişiliği ve “alter egosu” ile de doğrudan bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Kendini “Papa” ve “Kral” olarak resmettiren Trump’ın, sadece en güçlülerin oturduğu “küresel düzen masasındaki en güçlü lider” olmak gibi bir takıntısı var. Kısa bir psikanalizden reelpolitikaya dönersek, Trump’ın (Türk-Amerikan ilişkilerinin o anki durumundan bağımsız) Erdoğan ile iyi anlaşmasının altında bu tür bir güç ilişkisi olduğunu düşünüyorum.

Trump ve Şara
Suudi Arabistan'daki temaslarına devam eden ABD Başkanı Donald Trump (ortada) Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara (solda) ile başkent Riyad'ta bir araya geldi. Görüşmeye Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman (sağda) da katıldı. (Bandar Al-Jaloud/Saudi Royal Court / AA, 14 Mayıs 2025)

 

Ortadoğu’da Güçlü Aktör Türkiye

Trump’ın Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik bu bakış açısının yeni dönemdeki en somut ve hızlı yansımalarını Suriye meselesinde görüyoruz. Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunu en üst perdeden dile getiren isim olan Trump, Körfez turunda Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesinin ardından Suriye yaptırımlarını kaldırma kararını aldı. Yine Suudi Arabistan ve Türkiye’nin ricası üzerine Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile görüşen Trump’ın bu adımının aslında ne kadar güçlü bir “Ortadoğu kabulü” olduğunu şuradan ölçebiliriz: Daha 6 ay öncesine kadar ABD’nin başına ödül koyduğu isim olan Ahmed Şara, bugün ABD Başkanı tarafından kabul ediliyordu. Bazı kişiler bu durumu, “ABD’nin Suriye’deki gerçekliği kabul etmekten başka çaresi yoktu zaten” diye yorumlayabilir. Ancak başka bir ABD yönetimi, Suriye konusunda pekala farklı davranabilir, Şara ile görüşmeyebilir, yaptırımları kaldırmayabilirdi. Aslında 2012’ye gidip Barack Obama dönemine bakılırsa ABD’nin o günkü Suriye politikasının tam da “gerçekliğin kabulü değil reddi” üzerine kurulduğu, Suriye’deki iç savaşın ABD’nin sırtını dönmesiyle büyüdüğü ve YPG/PKK’nın o süreçte desteklenmeye başladığı görülecektir. Dolayısıyla temelde Ortadoğu’ya bakışı önceki yönetimden önemli ölçüde farklı olan Trump’ın, buna ilaveten özellikle Suriye konusunda Türkiye’nin çizdiği çerçeveyi büyük oranda kabul ettiğini ifade etmek gerekiyor. Elbette bu değerlendirmeler, ABD tüm iddialarından vazgeçti ya da Ankara ne isterse Washington onu yapacak anlamına gelmiyor; ancak ikili ilişkilerdeki Suriye gibi kilit noktalarda bile Trump’ın “daha makul” bir bakış açısına sahip olduğunu gösteriyor.

 

Rusya-Ukrayna Denklemi ve Türkiye’nin Gücü

Trump’ın ikinci başkanlık döneminin şu ana dek en önemli dış politika önceliğini oluşturan Rusya-Ukrayna Savaşı’nın sona ermesinde de Ankara’nın ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başrolde olduğu görülüyor. Türkiye’nin hem Rusya hem de Ukrayna ile görüşebilen tek arabulucu ülke olması, Trump’ın ve diğer ABD’li yetkililerin (bazen isteksizce) dile getirdiği önemli bir gerçek. Her ne kadar İstanbul’da Putin-Zelenskiy zirvesi gerçekleşmemiş olsa da, o süreçte gündeme gelen açıklamalar, Rusya-Ukrayna sürecinin ne denli Türk-Amerikan ilişkilerinin bir parçası haline geldiğini de gösteriyor. Olası bir zirve ve ateşkes anlaşması ihtimalinde soluğu İstanbul’da almaya hazır olan Trump, elbette böylesine bir küresel gösteriyi kaçırmazdı. “Rusya-Ukrayna Savaşı’nı sona erdiren lider” olmayı çok isteyen Trump’ın, bu konuda Erdoğan’ın oynadığı olumlu ve yapıcı rolü “kıskandığını” söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Ancak bunun da ötesinde bu konuda Türkiye’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın elinde tuttuğu “leverage”, son dönemde Washington’da oldukça net bir şekilde görülüyor. Trump yönetimi de bu süreçte Ankara ile çalışmaya oldukça hazır gözüküyor.

 

Erdoğan-Trump İlişkileri, Türk-Amerikan İlişkilerinin Kaldıraç Gücü

2016-2020 dönemine kıyasla bugünkü olumlu siyasi atmosfer bir yana, ABD Başkanı Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ikili ilişkileri her bakımdan güçlendirme, ticareti artırma ve küresel/bölgesel konularda iş birliği yapma yaklaşımının nasıl sonuçlar vereceğini hep birlikte takip edeceğiz. Elbette Amerikan dış politikası dönüşürken, Ortadoğu’da Suriye ile birlikte kartlar yeniden dağıtılırken, Gazze’deki soykırımın ve derin insani yaranın izleri halen devam ederken her şey öyle kolayca olmayacaktır. Örneğin İsrail’in saldırgan politikalarının bölgeye, Türkiye’ye ve Türk-Amerikan ilişkilerine yansımaları yakından takip edilmesi gereken kritik bir konu olarak duruyor. Ancak Trump’ın yeni dış politikası, Ortadoğu’da İran’ın birçok alandan çekildiği ya da gerilediği, Türkiye’nin ise daha fazla nüfuza sahip olduğu bir jeopolitik dengeyi işaret ediyor. Burada Trump’ın “dünyanın jandarmalığından” feragat etme, ikili ticari dengeleri ABD lehine yeniden kurma ve Amerikan milliyetçiliği eksenine oturan daha izolasyonist bir dış politika yaklaşımı ile hareket etmesi oldukça önemli ve belirleyici. Bu yeni denge, Türk-Amerikan ilişkilerinin önünü açacak pek çok parametreye ev sahipliği yapacaktır. Bunun da ötesinde Erdoğan ile Trump arasındaki lider diplomasisinin, başta Suriye olmak üzere bölgesel denklemin yeniden biçimlendirilmesinde (buraya yine de bir İsrail şerhi düşelim), Türkiye ile ABD arasındaki (F-35 projesi dahil) savunma iş birliklerinin artırılmasında, ticaret hacminin 100 milyar dolara yaklaştırılmasında ve toplamda ikili ilişkilerde bir “yeniden yapılandırma” sürecinin yaşanmasında çok önemli bir rol oynayacağına inanıyorum. Dolayısıyla yakın bir zamanda gerçekleşecek bir Erdoğan-Trump görüşmesi, “tarihi” anlamda önem taşıyacak ve Türk-Amerikan ilişkilerinin seyrini olumlu yönde etkileyecek kritik bir dönemeç olacaktır.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası