Kriter > Dış Politika |

Türkiye, Balkanlar ve Sorosçu Propaganda


Balkan coğrafyasıyla ekonomik, sosyal ve siyasi ilişkilerin geliştirilmesine paralel olarak son on yıldır birçok siyasi gözlemci Türkiye’nin önemli bir bölgesel güç haline geldiğine işaret etmektedir.

Türkiye Balkanlar ve Sorosçu Propaganda

18 Haziran’da New York Times gazetesinde yayımlanan yazısında George Soros, Balkan ülkelerinin AB üyelik yolunda desteklenmesi gerektiğini söylerken bunun yapılmaması durumunda bölgenin Rusya, Çin, Türkiye gibi aktörlerin nüfuz alanları haline geleceğini iddia etti. ABD ile Çin arasında ticaret savaşlarının ve Batı dünyası ile Rusya arasında jeopolitik bir rekabetin yaşandığı günümüzde Soros’un bu aktörlerin yanında Türkiye’yi de Balkanlarda bir rakip olarak göstermesi dikkat çekicidir. Bununla beraber Türkiye’den bölgede alternatif bir kutup şeklinde söz eden ilk kişi kendisi değildir. Türkiye’nin Balkan coğrafyasıyla ekonomik, sosyal ve siyasi ilişkilerini geliştirmesine paralel olarak son on yıldır Avrupa, ABD ve Balkanlardaki birçok siyasi gözlemci Türkiye’nin önemli bir bölgesel güç haline geldiğine işaret etmektedir. Bu gözlem kimi zaman bir durum tespiti olarak ortaya konmakta, kimi zaman ise olumsuz bir gelişme gibi sunulmaktadır.

Türkiye’yi bölgenin geleceği için adeta bir tehdit olarak gösteren söylemin arka planında Türkiye ile Batı dünyası arasındaki ilişkilerin son yıllarda inişli çıkışlı bir seyir izlemesinin etkisi vardır. Bu söylemin bir diğer ana sebebi ise bölgenin liberal-demokratik çizgide dönüştürülerek Avrupa-Atlantik bloğuna entegre edilmesi projesinin sekteye uğramasıdır. Aşağıda bahsedileceği üzere gerek Batı gerekse Balkanlardaki liberal çevreler diğer siyasi ve toplumsal aktörleri söz konusu projenin tamamlanması yolunda teşvik etmek amacıyla sık sık felaket tellallığına başvurmaktadır. Yine de bu söylemlerin bölgede kayda değer bir endişe meydana getirdiği söylenemez.

AB’nin Bölgeyi Dönüştürememesi

2000’lerin başlarından beri AB’nin Balkanların tamamını kapsayacak şekilde doğuya doğru genişleme vizyonu bulunmaktadır. Eski Sosyalist/Komünist rejimlerin liberal-demokratik çizgide dönüştürülmesini öngören bu vizyon Orta Avrupa için büyük ölçüde gerçekleşmişse de Balkanlar için henüz nihayete ermemiştir.

Bölgede bugün “Batı Balkanlar” adı altında zikredilen altı ülke (Makedonya, Karadağ, Arnavutluk, Sırbistan, Bosna Hersek ve Kosova) AB’ye üye değildir. Bu ülkelerden ilk dördü adaylık statüsü almakla birlikte üyelik müzakereleri çok yavaş ilerlemektedir. Bu durumun iki taraftan da kaynaklanan sebepleri vardır. Bölge ülkeleri arasında kemikleşmiş siyasi sorunlar bulunmaktadır. Ayrıca bu ülkeler ekonomik ve hukuki reformları yürürlüğe koymakta yavaş davranmaktadırlar. AB’nin genişlemesine dair Avrupa’daki genel istek ve irade de son on yılda oldukça zayıflamıştır. 2008 finans krizi, Yunanistan’ın borçlanması, Ukrayna iç savaşı, göçmen krizi, Birleşik Krallık’ın Brexit kararı, yükselen toplumsal hareketler ve uluslararası terörizm gibi bir dizi gelişme karşısında AB ülkeleri öncelikle kendilerini ilgilendiren ekonomi ve güvenlik konularına yoğunlaşmış, Birlik’e yeni üyelerin ancak siyasi ve ekonomik kriterleri tam olarak sağladıklarında kabul edilmesi fikri ağırlık kazanmıştır.

Söz konusu kriterlerin kısa vadede yerine gelebilmesi ise oldukça şüphelidir. Zira AB yıllardır gösterdiği bütün çabaya rağmen sosyo-kültürel bakımdan Orta Avrupa’dan farklı olan ve gerek ekonomik gerekse entelektüel çevreleri Soğuk Savaş sırasında Batı dünyasından uzak kalan Balkan ülkelerini liberal demokratik esaslara göre dönüştürmekte yetersiz kalmıştır. Liberal demokrasinin tek geçer akçe olarak görüldüğü 1990’ların ve erken 2000’lerin aksine art arda uluslararası kriz ve sorunların yaşandığı günümüzde AB’nin dönüştürücü gücü de erozyona uğramaktadır. Her ikisi de AB adayı olan Karadağ ve Sırbistan başta olmak üzere Balkan ülkelerinde toplumların giderek güçlü parti ve liderlere yöneldiği görülmektedir.

Liberal çevreler için bu hiç de istenen bir durum değildir. Onlar için Soğuk Savaş sonrasında bir medeniyet projesine dönüşen AB’nin bu görevini yerine getirmesi şarttır. 2007’de Bulgaristan ve Romanya’nın üye olmasının ardından tamamen AB ile çevrelenen Batı Balkanların farklı siyasi ve ekonomik sistemlerle yönetilmesi ve başka uluslararası güçlerle yakın ilişkiler kurması AB için risk teşkil edecektir.

Ayrıca Batı Balkanların tamamında Avrupalı sermayedarların büyük yatırımları ve gelecek planları bulunmaktadır. Bütün bu sebeplerden dolayı liberal çevreler şimdilik daha doğudaki ülkeler için olmasa da en azından Balkanlar için konan genişleme vizyonunun tamamlanmasını istemektedir. Bunun için bir yandan Batı Balkan hükümetlerini reformları hızlandırmaya, diğer yandan Avrupa’daki karar alıcıları bölgeyle daha fazla ilgilenmeye teşvik etmektedirler. Bu çağrılara rağmen Brüksel, Batı Balkan ülkelerinin üyeliği için dört yıl önce 2019’u hedef olarak belirlemişken bu yıl 2025 tarihini ortaya atmıştır.

Çeşitlenen Ortaklıklar ve Liberallerin Tepkileri

Genişleme tarihinin sürekli ileriye atılması karşısında Balkan ülkeleri bilhassa istihdam ve kalkınma konularındaki acil ihtiyaçlarından ötürü dış politikalarında daha fazla çeşitliliğe gitmek arzusundalar. 2000’li yılların başlarında bölgenin yakın çevresindeki tek büyük ekonomik güç AB olduğundan ekonomi ve altyapı bakımından yetersiz durumda olan Balkan ülkeleri AB ile entegrasyon fikrini benimsemişlerdi. İlerleyen yıllarda Rusya, Çin ve Türkiye gibi ülkelerin ekonomik olarak toparlanması ve farklı coğrafyalara açılmaları Balkanlara ekonomik ilişki kurma yolunda yeni alternatifler sağladı. AB’nin yaptığının aksine bu ülkeler herhangi bir siyasi ve ekonomik dönüşüm dayatmasında bulunmaksızın ilişkilerini ekonomik rasyonellik zemininde kurmaktadır. Bu da özellikle AB üyelik ihtimalindeki belirsizlikten dolayı bölgedeki yönetici elite daha cazip gelmektedir.

Batı Balkan ülkelerinin Batı dünyası dışındaki ortaklarla girecekleri ekonomik ilişkilerin AB ile bütünleşme ihtiyacını hafifleteceğinden ve Birlik’in buraları hiçbir zaman dönüştüremeyeceğinden endişe duyan liberal çevreler bu ülkelerin yalnızca AB üyelik perspektifine odaklı bir dış politika izlemelerini istemektedir. Bölgeye yönelik mesajlarında tek istikrar kaynağının AB üyeliği olduğunu vurgulamakta, diğer ülkelerin bölgedeki varlığının ise kaçınılmaz olarak istikrarsızlık ve çatışma ile sonuçlanacağını iddia etmektedir. Böylelikle bölge toplumlarında kaygı uyandırmak suretiyle Balkan hükümetlerini AB ve Avrupalı başkentlerin kendilerinden istediği politikaları sorgusuz sualsiz kabul etmeye itmektedir.

Benzer bir söylem Balkanlardaki liberallerce de kullanılmaktadır. Yıllardır Avrupalı kuruluşlar tarafından yoğun olarak yürütülen ve desteklenen eğitim ve kültür faaliyetlerinin sonucunda bölge toplumlarında liberal bir kesim ortaya çıkmıştır. Sayıca az ve siyaseten zayıf oldukları halde bölgenin her ülkesinde mevcut olan bu kesime mensup siyaset yorumcuları ve gazeteciler ulusal ve uluslararası medyada sürekli olarak liberal demokratik değerlerin ve AB hedefinin savunuculuğunu yapmakta, sık sık Rusya ve Türkiye tehlikesinin altını çizmektedirler. Bu sayede yalnızca inandıkları değerleri savunuyor olmanın ötesinde bölge toplumlarının dönüşümünde kilit rol oynamak ve uluslararası kamuoyu nezdindeki konumlarını güçlendirmek gibi gayelerinin bulunduğu izlenimini uyandırmaktadırlar.

Türkiye Bölge İstikrarına Tehdit mi?

Liberallerin felaket söyleminde Rusya ve Türkiye’nin neredeyse türdeş biçimde kullanılması, iki ülkenin dış politika ve bölgeye yaklaşımlarındaki büyük farklılıkları göz ardı etmesi bakımından sorunludur. 2000’li yıllarda Putin yönetimi altında ekonomik ve siyasi gücünü konsolide eden Rusya “yakın çevre” adı verilen Orta Asya, Karadeniz ve Kafkasya coğrafyalarındaki nüfuzunu artırmış ve buralardaki siyasi-ekonomik sistemlerin birçoğunu kontrolü altına almıştır. Öte yandan “uzak çevre” diyebileceğimiz, kültürel ve sosyal bağlarının bulunduğu fakat siyaseten etkisinin büyük ölçüde kırılmış olduğu Orta Avrupa ve Balkanlarda Rusya oyun kurucu bir pozisyonda değildir. Slav Ortodokslar içerisindeki birçok aşırı milliyetçi, revizyonist ve oportünist aktörle ilişkisi bulunan Rusya buralarda daha ziyade oyun bozucu bir politika gütmekte, bu ülke ve toplumların Avrupa-Atlantik dünyasıyla ortaklığını bozmak, engellemek ya da en azından geciktirmek niyetindedir.

Türkiye’nin Batı ve Balkanlarla olan ilişkilerinin doğası ise oldukça farklıdır. Bugün Türkiye’nin Avrupa ve ABD ile ilişkilerinde birçok sorun yaşandığı bir gerçektir. Ayrıca Balkanlar özelinde Türkiye ve AB’nin çoğunlukla ekonomik çıkar çatışmalarından, kimi zaman da ideolojik sebeplerden dolayı birbirine karşı bir “yumuşak denge” siyaseti yürüttüğü de kabul edilebilir. Bütün bunlara rağmen Avrupa Konseyi’nin kurucularından, NATO’ya üye ve AB’ye aday bir ülke olan Türkiye hala Avrupa-Atlantik dünyasının bir ortağıdır. Yurt içindeki yabancı yatırımlarda ve dış ticarette Türkiye’nin en önemli ortağı yine AB ülkeleridir. Bu girift ilişkiler dolayısıyla Türkiye Rusya’nın aksine Balkan ülkelerinin Avrupa-Atlantik kurumlarıyla bütünleşmesini desteklemektedir. Türkiye bunu yaparken aynı zamanda bölgenin Brüksel ya da Avrupa başkentlerinin kayıtsız şartsız kontrolü altına girmesi yerine kendi sorunlarını kendi başına çözebilecek güç ve olgunluğa ulaşabilmesi için çaba sarf etmektedir. Liberallerin ve Türkiye’nin Avrupa-Atlantik bütünleşmesinden ne anladıkları da işte bu noktada farklılaşmaktadır.

Türkiye’nin halihazırda Balkanlara önerisi “bölgesel sahiplenme” ve “kapsayıcılık” ilkeleri üzerinden tanımlanmış karşılıklı bağımlılığı esas alan bir bölgesel barış ve istikrar vizyonudur. AB’nin geleceğinin belirsiz olduğu ve üye ülkelerin yeni bir genişlemeye oldukça isteksiz yaklaştığı bir dönemde bölge aktörlerinin Türkiye ile ekonomik ilişkilerini derinleştirmelerinin ve Türkiye’nin kılavuzluğunda bölgesel iş birliğini artırmalarının Balkanların ekonomik kalkınması ve güvenliği için birçok yararı vardır. Kaldı ki bölgede doğabilecek ihtilaf ve çatışmalardan en çok zararlı çıkacak ülkelerin başında yine Türkiye gelmektedir. Balkan ülke ve toplumlarının tamamıyla farklı alanlarda yakın ilişkiler kurabilecek bir aktör olan Türkiye, bugün bu potansiyelini kuvveden fiile geçirmektedir. Bölgede barış ve istikrarın zedelenmesi, Türkiye’nin Balkanlardaki çok yönlü ilişki zeminini kaybetmesine sebep olabileceği gibi göç, sınır aşan suçlar ve terörizm gibi yeni güvenlik risklerini beraberinde getirecektir. Bu sebeple Türkiye bölgenin refah ve güvenliğini en az AB ve ABD kadar önemli görmektedir.

Kısacası Türkiye Balkanlarda ne Avrupa-Atlantik dünyası için bir hasım ne de düzen bozucu bir aktör olarak nitelendirilebilir. Liberallerin bu yöndeki söylemleri de bu sebeple bölgede karşılık bulamamakta, Türkiye’nin bölge ülkeleriyle toplumsal, ekonomik ve siyasi ilişkileri giderek güçlenmektedir. 24 Haziran seçiminde Türkiye’de herhangi bir iktidar değişikliği yaşanmadığını göz önüne alırsak Türkiye-Balkanlar ilişkilerinde görülen son yıllardaki bu gidişatın liberal çevrelerin bütün feveranına rağmen bundan sonra da devam edeceğini öngörebiliriz.


Etiketler »