Kriter > Dış Politika |

Türkiye-İsrail Mücadelesinde Suriye’nin Yeri ve Önemi


Türkiye’nin Suriye ile 911 kilometre sınırı vardır ve Suriye’de yaşanabilecek herhangi bir olumsuzluğun Türkiye’yi doğrudan etkilemesi söz konusudur. Suriye sahası Türkiye için bu kadar önemliyken İsrail’in Suriye’yi istikrarsızlaşmaya matuf hamlelerde ısrar etmesi, Türkiye’nin Filistin davası ve Gazze’deki durum nedeniyle sorun yaşadığı İsrail ile Suriye sahasında da karşı karşıya gelmesini kaçınılmaz hale getirmiştir.

Türkiye-İsrail Mücadelesinde Suriye nin Yeri ve Önemi
Anadolu Ajansı'nın (AA)

İsrail’in 7 Ekim 2023’ten itibaren sürdürdüğü Gazze’ye yönelik saldırılar ve bu kapsamda işlemiş olduğu soykırım suçları, Türkiye ile İsrail arasında en son Ağustos 2022’de normalleşen ilişkileri neredeyse geri döndürülemeyecek şekilde bozmuştur. Bir dönem ortaklaşan çıkarların artık esamesi okunmamakta olup, iki taraf arasında bölge genelinde bir güç mücadelesinin verildiği görülmektedir.

Türkiye’nin HAMAS’ı topraklarını savunan mücahitler olarak görmesi ve bundan dolayı terör örgütü olarak kabul etmemesine karşılık, İsrail’in de uzun süredir PKK’nın Suriye kolu olan PYD/YPG’yi destekleyerek Türkiye’ye karşı Kürt kartını kullanması, aradaki tek mesele gibi gözükse de iki taraf arasındaki ilişkilerin bilhassa 2010’daki Mavi Marmara hadisesinden beri düzel(e)mediği bilinmektedir. İsrail’in özellikle ilişkilerin kesintiye uğradığı dönemlerde, Türkiye’yi sıkıştırmak maksadıyla Türkiye ile sorun yaşayan ülkelerle muhtelif angajmanlara girdiği yetmiyormuş gibi, ABD’deki Yahudi lobisi marifetiyle Türkiye’ye bedel ödettirilmeye çalışılması da ilişkilerin zehirlenmesinde önemli rol oynamıştır.

Dolayısıyla Türkiye de İsrail ile normalleşmenin sağlandığı dönemlerde bile ihtiyatı elden bırakmamış ve İsrail’e karşı mesafeli bir duruş sergilemeyi tercih etmiştir. İsrail’in 7 Ekim’den sonraki politikaları, Türkiye’nin temkinli duruşunun ne kadar isabetli olduğunu ortaya çıkarmış, İsrail’in saldırgan politikalarını Gazze’nin de ötesine geçerek Lübnan, Suriye ve İran’a hatta Yemen’e kadar yayması, Türkiye’nin İsrail’e yönelik pozisyonunu revize etmesine yol açmıştır.

Zira Türkiye’nin Suriye ile 911 kilometre sınırı vardır ve Suriye’de yaşanabilecek herhangi bir olumsuzluğun Türkiye’yi doğrudan etkilemesi söz konusudur. Suriye sahası Türkiye için bu kadar önemliyken İsrail’in Suriye’yi istikrarsızlaşmaya matuf hamlelerde ısrar etmesi, Türkiye’nin Filistin davası ve Gazze’deki durum nedeniyle sorun yaşadığı İsrail ile Suriye sahasında da karşı karşıya gelmesini kaçınılmaz hale getirmiştir.

 

Karşılıklı Tehdit Söylemlerinin Ortaya Çıkması

Aslında Türkiye ile İsrail’in karşı karşıya geleceğinin ilk ipuçları, henüz Suriye’deki devrim gerçekleşmeden, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 1 Ekim 2024’teki TBMM’nin yeni yasama yılı açılışı münasebetiyle yaptığı konuşmada verilmişti. Zira İsrail’in Gazze’den sonra gözünü Lübnan’a dikmesi ve Lübnan’da vurduğu yerlerin Türkiye’ye olan yakınlığı nedeniyle, “İsrail’in asıl hedefinin Türkiye olduğunu” dile getiren Erdoğan, ilk kez İsrail tehdidinden bahsettiğinde kastının bugün Suriye’de yaşanan gelişmeler olduğu tahmin edilememişti. Ancak o vakit bile İsrail’in Türkiye için tehdit oluşturduğunu ve Türkiye’nin de bu tehdidi savuşturmak için elinden geleni yapacağını söylemişti.

İsrail’in Türkiye’yi İran’dan daha büyük bir tehdit olarak gördüğü, dönemin MOSSAD şefi Yossi Cohen’in 2019’da yapılan bir toplantıda sarf ettiği sözlerden hatırlansa da, Suriye’deki varlığı nedeniyle tehdit olarak algılaması, Ocak 2025’in başında medyaya sızdırılan Nagel Raporu’ndan kaynaklanmaktadır. Zira raporda, Türkiye’nin Suriye’deki etkisinin artması nedeniyle İsrail ile karşı karşıya gelebileceği ve muhtemel bir sıcak çatışma çıkabileceği ileri sürülmektedir. Hatta raporda, İsrail’in Türkiye ile muhtemel bir çatışma için hazırlık yapması, ordusunun imkan ve kabiliyetlerini geliştirmesi tavsiye edilmektedir.

Görüldüğü üzere hem Türkiye hem de İsrail geçmişteki anlaşmazlıklara ve yaşanan sorunlara rağmen birbirini tehdit olarak kodlamazken mevzu Suriye sahasındaki varlık ve etki olunca durum değişmiş ve Filistin’in değil ama Suriye’nin iki ülke arasında sıcak çatışmaya yol açabileceği dile getirilmiştir.

 

Esad’ın Düşüşü ve Suriye’deki Paradigmanın Değişmesi

Aradan geçen süre içerisinde bölgede çok hızlı bir değişim yaşanmış olup, İsrail de dahil olmak üzere hiç kimse Esad’ın devrileceğini ve Suriye’de Türkiye’ye yakın bir yönetim kurulacağını kestirememişti.

Keza devrim öncesinde Suriye’deki tablo tamamen farklıydı. Esad her ne kadar İran’ın merkezinde olduğu direniş ekseninin bir parçası gibi gözükse de, özellikle 7 Ekim’den sonra koltuğunda kalmak için İsrail ile örtülü bir angajmana girmiş ve neredeyse İsrail’in bölgedeki en yakın müttefiki olmuştu. Bu nedenle bir zamanlar İsrail’in en büyük düşmanı olan Esad, görünürde Rusya ve İran tarafından desteklense de, İsrail’in bölgesel vizyonuna doğrudan veya dolaylı katkı sağlayan kullanışlı bir aparata dönüşmüştü.

Ancak muhaliflerin 27 Kasım’da İdlip’ten başlattığı harekat, rejimin koruyucuları olan Rusya ve İran’ın da yetersiz kalmasıyla çok kısa sürede Şam’a ulaşmış ve 61 yıllık Baas rejimine son vermiştir. 13 yıllık iç savaşı bitiren bu sürecin kazananı, muhalifleri destekleyen Türkiye olurken kaybedenleri ise Rusya ve İran’ın yanı sıra bölge politikasını Esad’ın iktidarda kalması üzerine inşa eden İsrail olmuştur.

İsrail bu gidişatı fark eder etmez tersine çevirmeye çalışarak, Esad döneminden kalan silah ve cephanenin muhaliflerin eline geçmemesi için Suriye’deki tüm askeri tesisleri, limanları ve havaalanlarını vurmuştur. Fakat İsrail’in müdahaleleri yetersiz kalmış ve Esad’ın ülkeden kaçmasıyla, Esad’dan kanlı bir direniş bekleyenlerin hevesi kursaklarında kalmıştır. Nihayetinde muhalif yapılanmanın merkezinde olan HTŞ’nin lideri Ahmet Şara liderliğinde kurulan geçici yönetim, Suriye’deki paradigmayı değiştirmiş ve ülke artık Rusya, İran veya İsrail’in vasalı olmaktan kurtarılmıştır.

 

İsrail’in Suriye’ye Yönelik Mütecaviz Hamleleri

Suriye’deki yönetim değişikliğini hazmedemeyen İsrail, bir taraftan hava saldırılarıyla Suriye’nin askeri kapasitesini ortadan kaldırmaya çalışırken diğer taraftan da Esad’ın devrilmiş olmasını gerekçe göstererek 1974 tarihli ateşkes anlaşmasının geçersiz olduğunu ileri sürüp, 1967’den beri işgal altında tuttuğu Golan’daki tampon bölgeyi geçerek Suriye topraklarındaki işgalini derinleştirmeye başlamıştır. Karşısında direnecek herhangi bir güç olmadığı için kısa sürede Kuneytra, Süveyda ve Dera’daki bazı küçük yerleşim yerlerini işgal eden İsrail, Lübnan sınırındaki stratejik Hermon Dağı’nın kontrolünü de ele geçirmiş ve Şam’ın 20 kilometre yakınına kadar gelmiştir.

Geçici cumhurbaşkanı olarak ilk konuşmasında, hiçbir komşu ülke ile gerginlik veya çatışma istemediğini açıklayan Şara’nın bu yaklaşımına rağmen El Nusra’nın devamı olması hasebiyle HTŞ’yi cihatçı ve radikal dinci olarak tanımlayan İsrail, dolayısıyla böyle bir örgütün lideri olan Ahmet Şara’yı da Suriye’nin yeni yöneticisi olarak kabul etmediklerini söyleyip, yeni yönetimin Suriye’nin güneyinde hakimiyet kurmasına izin vermeyeceklerini bildirmiştir.

Şara’nın Suriye Ulusal Diyalog Konferansı'nda birlik ve beraberlik çağrısı yapıp, İsrail’in işgal altında tuttuğu Suriye topraklarından çıkması gerektiğini söylemesine, Suriye’nin güneyindeki bazı hedeflere hava saldırıları düzenleyerek karşılık veren İsrail, “Suriye’nin güneyinin Lübnan’ın güneyine dönüşmesine izin vermeyecekleri” şeklindeki bir bahaneyle Suriye’ye yönelik saldırılarına devam etmiştir.

Yeni Suriye yönetiminin ülkenin toprak bütünlüğünü sağlamaya yönelik çabalarını da sabote eden İsrail, bir taraftan PYD/YPG terör örgütünün omurgasını oluşturduğu SDG’nin Suriye’nin kuzeyindeki alan hakimiyetini sürdürmesini ve mümkünse burada Irak’ın kuzeyindeki gibi federatif bir yapı oluşması için çaba sarf ederken, diğer taraftan da Suriye’nin güneyindeki Süveyda bölgesinde yoğun olarak bulunan Dürzilerin de bağımsız veya en kötü ihtimalle özerk bir yapıda kalmaları için kışkırtmalarına devam etmiştir.

İsrail’in Suriye sahasındaki tüm bu hamlelerine rağmen 10 Mart’ta Şam yönetimi ile SDG arasında entegrasyon anlaşması imzalanmış ve güneydeki Dürziler de İsrail’in değil Şam’ın yanında olduklarını belirterek İsrail’in Suriye’nin etnik, dini ve mezhebi gruplar arasında bölünmesi planını boşa çıkartmışlardır.

T4 Hava Üssü, Suriye
Suriye'nin orta kesimlerinde yer alan ve İsrail’in hava saldırılarıyla tahrip etmeye çalıştığı T4 Hava Üssü, Anadolu Ajansı ekibi tarafından görüntülendi. Humus'a bağlı Palmira (Tedmur) bölgesinin batısında yer alan T4, devrik rejim tarafından uzun yıllar hava üssü olarak kullanıldı. (Stringer / AA, 4 Nisan 2025)

 

Türkiye’nin Suriye’deki Ağırlığını Artırması ve İsrail’in Tepkisi

Suriye’deki devrimin, Türkiye ile Rusya arasındaki gerilimi azaltma bölgeleri anlaşması kapsamında İdlib’te konuşlu olan HTŞ ve ona müzahir gruplarla birlikte Türkiye’nin operasyon bölgelerinde kurup, donatıp, eğittiği Suriye Milli Ordusu marifetiyle gerçekleştirilmiş olması, doğal olarak Türkiye’nin yeni dönemde Suriye’de daha etkili olmasını sağlamıştır.

Türkiye, muhalif gruplara verdiği desteğin bir sonucu olarak yeni Suriye yönetimiyle de yakın bir ilişki tesis etmiş ve ülkenin toprak bütünlüğünün sağlanması için her türlü desteği vereceğini de beyan etmiştir. Ayrıca yürütülen “terörsüz Türkiye” sürecinin bir sonucu olarak terörist başı Öcalan’ın yapmış olduğu PKK’nın lağvedilmesi çağrısı gereğince PYD/YPG’nin de silah bırakması ve yeni Suriye yönetimine entegre olması gerektiği, aksi takdirde ise operasyon yapılacağı açıklanarak SDG’ye Şam yönetimi anlaşması yönünde baskı yapılmıştır.

Tüm bunlar yaşanırken Suriye yönetiminin daha önce Rusya ve İran tarafından da kullanılmış olan T4 veya Palmira üssünün Türkiye’ye tahsis edileceği ve Türkiye’nin de bu bölgeye S-400 hava savunma sistemlerini konuşlandırarak Suriye’nin hava sahasını koruma altına alacağı şeklindeki haberler yapılmaya başlanmıştır. İsrail bu haberler üzerine ABD yönetiminden Türkiye’nin Suriye’de üs kurmasını önlemesini talep etmiş ancak umduğu gibi olumlu bir cevap alamamıştır. Bunun üzerine İsrail bahse konu üslere yönelik hava saldırıları gerçekleştirmiş olup, İsrail medyası da bu saldırıları Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verilen bir mesaj olarak yorumlamıştır.

Bu saldırıların ardında bir açıklama yapan İsrail Savunma Bakanı Katz da Şara’yı uyararak, “düşman güçlerin Suriye'ye girmesine ve İsrail'in güvenlik çıkarlarını tehdit etmesine izin verirseniz, ağır bir bedel ödersiniz" demiş, hem Suriye’yi hem de Türkiye’yi tehdit etmiştir. Ancak İsrail’in tehditleri pek işe yaramamış ve Cumhurbaşkanı Erdoğan Antalya Diplomasi Forumu marjında yaptığı konuşmada;

“Suriye halkı acıya, zulme ve savaşa doymuştur. Suriyeli kardeşlerimize bunları tekrar yaşatma niyetinde olanlar, hesaplarını buna göre yapmalıdır. Soğukkanlılığımızı, sabrımızı, meseleleri diyalog yoluyla çözme tavrımızı kimse yanlış anlamamalı, yanlış yorumlamamalı, sükunetimiz birilerini çok hatalı heveslere sürüklememelidir... Suriye hükümeti ile aramızdaki mutabakatlar çerçevesinde gerekli bütün adımları atmayı kararlılıkla sürdüreceğiz.”

diyerek İsrail’e meydan okumuştur.

Zaten Netanyahu da 8 Nisan’da Trump ile yaptığı görüşmede, gerek Suriye gerekse de İran konularında istediği desteği alamamış, hatta Trump’ın “Türkiye ile bir sorunun varsa ben halledebilirim ama senin de makul olman lazım” şeklinde sözler sarf etmesi üzerine İsrail’in Suriye konusundaki gardı düşmüştür. Akabinde ise Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de Türk ve İsrailli yetkililer bir araya gelerek, Suriye sahası özelinde istenmeyen çatışmaları önlemek üzere bir mekanizma kurulmasına karar vermiştir. İsrail, o tarihten beri Suriye’ye yönelik herhangi bir saldırı yapmadığı gibi, Türkiye’ye yönelik kullandığı düşmanca dilden uzaklaşmaya başlamıştır.

 

ABD’nin Suriye’den Asker Çekmesi ve Bunun Sahaya Yansıması

Nisan başında İsrail medyasında, Trump’ın iki ay içerisinde Suriye’den asker çekeceğini İsrail hükümetine bildirdiği haberleri yapılmıştır. Bu haberlerin üzerine 8 Nisan’daki görüşmede de Trump’ın Netanyahu’nun Suriye ve İran ile ilgili taleplerine olumlu cevap vermemesiyle gözler gerçekten Suriye’ye çevrilmiştir.

18 Nisan’da ise bölgeden ilk çekilme haberleri gelmiştir. Haseke bölgesindeki petrol sahalarının civarına konuşlanmış 600 civarında ABD askerinin Irak’a geçerek tahliye edildiği, Deyrizor bölgesindeki bazı üslerin de kapatılarak buradaki askerlerin daha kuzeydeki üslere ve görece batıda kalan Aynularab ile Tişrin Barajı civarına transfer edildiği öğrenilmiştir. Buralarda yeni keşif ve gözetleme üsleri kuracağı belirtilen ABD’li askerlerin çekilmesinin tamamen taktiksel olduğu, aslında bunun sadece yeniden konuşlanma olduğunu ileri süren yorumlar olsa da nihayetinde 2018’den beri Suriye’deki askeri varlığını sonlandırmak isteyen Trump’ın bu konuda somut bir adım attığı söylenebilir. Zaten Pentagon da çekilme görüntüleri üzerine bir açıklama yaparak, çekilmeyi doğrulamış ve Suriye’deki ABD askeri varlığının binin altına düşeceğini belirtmiştir.

Trump’ın ilk dönemine göre hem dışişleri hem de Pentagon’a daha hakim olduğu ve İsrail’in tüm itirazlarına rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan ile koordineli bir şekilde Amerikan askerlerini Suriye’den çıkarmak istediği bilinmektedir. ABD’nin iki aylık süre içerisinde Suriye’den çekileceğine yönelik haberler hatırlandığında, ABD askerlerinin Suriye’deki durumunun Haziran ortasında netleşmesi beklenmektedir. O tarihe kadar yapılan tüm yorumlar, sadece tahminden ibaret olup, sonuç üzerinde etkisi olmayacaktır.

ABD askerlerinin bir kısmının Suriye’den çekilmesi, öncelikle Trump’ın Suriye sahasında Türkiye’nin etkili olduğu gerçeğini kabullendiği ve İsrail’in maksimalist taleplerinin kabul görmediği şeklinde yorumlanmıştır. Bu durum İsrail’in Suriye’ye yönelik planlarını revize etmesine yol açmış olup, İsrail’in ABD askerlerinin olmadığı Suriye sahasında Türkiye ile doğrudan çatışma ihtimalinden kaçınmasına yol açmıştır. Ayrıca İsrail’in SDG ve Dürzilere yönelik vaatlerini gerçekleştirme ihtimali kalmadığından, bu grupların da daha gerçekçi bir tavır takınarak İsrail’den umutlarını kestiği ve yeni Suriye hükümetine entegre olmaya yönelik bir politika belirledikleri görülmüştür.

 

Yeni Gerginlik Konusu Enerji Koridorları mı Olacak?

Türkiye ile İsrail’in Suriye üzerinden sürdürdükleri güç mücadelesi, ABD’nin Suriye’den çekileceğine yönelik açıklamalar nedeniyle farklı bir evreye geçmiştir. Zira Türkiye’den yapılan açıklamalarda; İsrail’in Suriye’nin geleceğine yönelik projeksiyonlarda yeri olmadığı vurgulanırken, iç savaş nedeniyle kadük kalan Katar’dan çıkıp Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaşması planlanan Körfez doğal gaz boru hattı ile Mısır’dan çıkıp Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye uzanan Arap gazı boru hattının aktive edilmesine yönelik çalışmalara başlanacağı ve şartlar oluştuğunda Türkiye ile Suriye arasında münhasır ekonomik bölge anlaşmasının imzalanabileceğine yönelik haberler, İsrail’de büyük bir infial oluşturmuştur.

Söz konusu projelerin hayata geçmesi halinde Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarını Avrupa’ya ulaştıracak muhtemel boru hattı projesinin zaten iyice zayıflayan gerçekleşme ihtimalinin tamamen ortadan kalkacağını gören İsrail, Katar ve Mısır gazının Türkiye’ye ulaştırılmasını ve Türkiye’nin bölgenin yeni enerji merkezi olmasını önlemek için tüm imkanlarını seferber etmeye başlamıştır. İsrail’in bahse konu projeleri itibarsızlaştırmak için yürüttüğü algı operasyonları, halihazırda devam etmekte olup, bu konuda başarılı olup olmayacağı ise bölgedeki dinamiklerin nasıl şekilleneceğine göre belli olacaktır.

Sonuç olarak, Türkiye ile İsrail arasındaki güç mücadelesinin yeni sahası olarak Suriye öne çıkmıştır. Türkiye, Suriye’de devrimi gerçekleştiren aktörleri desteklemesi hasebiyle yeni kurulan yönetim ile daha yakın ilişkiler tesis etmiş ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanarak daha güvenli bir ülke haline getirilmesi için her türlü desteği vereceğini beyan etmiştir. Zira Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması Türkiye’nin güney sınırlarından hissettiği terör tehdidinin sona ermesini sağlayacağı gibi, Suriye’deki yaşam koşullarının normale dönmesi halinde Türkiye’de bulunan yaklaşık dört milyon Suriyeli mültecinin ülkelerine geri dönmesi de mümkün hale gelebilecektir.

İsrail ise iç savaş sürecinde olduğu gibi istikrarsız, güçsüz ve parçalı bir Suriye arzu etmekte olup, bunu mümkün kılmak için Şara yönetimini itibarsızlaştırmaya çalışmakta ve Suriye’deki etnik, dini ve mezhebi farklılıkları kaşıyarak Suriye’nin 4-5 parçaya bölünmesine çalışmaktadır. Oysa devrim sonrası İran ve Hizbullah’ın Suriye’den tamamen çıkarılması nedeniyle, İsrail’in İran ve Hizbullah’ı bahane ederek Suriye’ye saldırmasının meşruiyeti kalmamıştır. Kaldı ki İsrail’in kendisine yönelik herhangi bir tehdit oluşturmayan Suriye’nin birliği, beraberliği ve istikrarı için çaba sarf etmesi gerekirken, Suriye’yi istikrarsızlaştırmaya yönelik girişimlere devam etmesi, iyi niyetli olmadığı göstermektedir.

Devrimden itibaren Suriye’de yaşanan gelişmeler, bize Türkiye ile İsrail arasında şimdiye kadar yaşanan güç mücadelesinin kazananının Türkiye olduğunu göstermektedir. Ancak asıl rekabet daha yeni başlamıştır. Zira Suriye’nin toprak bütünlüğünün tam ve istisnasız olarak sağlanması, Suriye’ye yönelik yaptırımların kalkması, Suriye’nin yeniden uluslararası sisteme entegre edilmesi, Suriye’yi yeniden ayağa kaldıracak enerji projelerinin hayata geçmesi ve belki de en önemlisi İsrail’in işgal ettiği Suriye topraklarından çekilmesi halinde, hem Suriye’nin hem de Türkiye’nin gerçekten kazandığından bahsedilebilir. O vakte kadar ihtiyatlı bir iyimserlikle mücadeleye devam etmek ve asla gevşememek gerekmektedir.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası