Kriter > Dış Politika |

Türkiye ve İran’ın İDLİB Stratejileri


İdlib operasyonunun 9 Ekim’de Türk keşif birliklerinin bölgeye girmesiyle birlikte başlamasıyla genelde Suriye krizi ve özelde Astana süreci yeni bir aşamaya geçmiş oldu.

Türkiye ve İran ın İDLİB Stratejileri

İdlib operasyonunun 9 Ekim’de Türk keşif birliklerinin bölgeye girmesiyle birlikte başlamasıyla genelde Suriye krizi ve özelde Astana süreci yeni bir aşamaya geçmiş oldu. Hatırlanacağı üzere 2016 yılının Aralık ayında Halep’in boşaltılmasıyla başlayan Rusya-İranve Türkiye fiili iş birliği zaman içinde farklı çatışmasızlık bölgelerinin oluşmasıyla devam etmiş, bu süre içinde iki ülkeyle ilişkiler önemli ölçüde gelişmişti. Somut iş birliği örnekleri olarak Türkiye Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri siparişi vermiş yine Ankara ve Tahran arasında son kırk yılın en üst düzey askeri temasları gerçekleştirilmişti.

Türkiye için Astana sürecinin en önemli ayağını İdlib meselesi oluşturuyor. Bir yandan rejim muhalifi unsurların sığındığı son sınır bölgesi olması ve bölgenin Akdeniz’e çıkış açısından taşıdığı jeostratejik önem nedeniyle terör örgütü PYD-YPG ve ABD’nin hedefinde bulunması, diğer yandan sahada yoğun Nusra Cephesi (Heyet-i Tahriru’ş-Şam) milislerinin yer alması bölgeyi karmaşık bir denklemin içine sokuyor. Haritaya bakıldığında el-Bab bölgesi istisna edilirse Türkiye için sınırlarında güvenliği sağlamak, YPG’nin yayılmacı ihtiraslarını dengelemek ve güney sınırlarında her türlü terör ya da hasım koridorunu önlemek için yegane şansının bu bölgedeki denetimi sağlamak olduğu görülüyor. Türkiye’nin söz konusu operasyonu Rusya, İran ve dolayısıyla rejim ile koordine etmesi bu noktada karşılaşacağı direnişi, istenmeyen askeri komplikasyonları ve hukuksal meşruiyet sorununu en aza indirmesi açısından oldukça yerindedir.

Operasyonun Zorlukları

Bununla birlikte operasyonun çeşitli zorluklarıda bulunmaktadır. İlk olarak bölgeyi son sığınağı olarak gören ve gidecek başka bir yeri bulunmayan HTŞ’nin şehir genelinde 25-30 bin arası deneyimli savaşçısının bulunduğu söylenmektedir. Bu grupla görüşmelerin yapılması ve mümkün mertebe bileşenlerindeki grupların ana gövdeden ayrılması oldukça önemlidir. Zira kaçacak bir yerinin olmadığı düşüncesi grubun vereceği tepkiyi şiddetlendirebilir. Öte yandan İdlib’in bazı bölümlerine yerleşmesi düşünülen Rusya’nın hedef seçimi konusunda Türkiye’nin aksine sivil-asker ayrımı yapmada çok hassas davranmadığı da bir gerçek. Operasyon esnasında özellikle Rus savaş uçaklarının sivilleri sıklıkla hedef alması durumunda insani felaketler hususunda duyarlı Türk kamuoyunda infial yaratma olasılığı bulunmaktadır.

Ek olarak bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından İdlib’den sonra ikinci hedefin Afrin olduğunun açıklanması eğer gözdağı amaçlı değilse YPG’nin süreci baltalamak için elinden geleni yapma ihtimalini güçlendirmektedir.

Ayrıca YPG’nin Afrin’den güneye sarkmaya çalışması çatışma alanının oldukça genişlemesine neden olacaktır. Nitekim Türkiye bölgeye girişini doğrudan Afrin ile sınır bölgeleri üzerinden gerçekleştirerek ve sınır boyunca tedbirler alarak böyle bir oldubittiye izin vermeyeceğini gösteriyor. Yine de muhtemel YPG saldırganlığı durumunda Türkiye ile koordineli hareket eden ve Afrin’de askeri varlığı bulunan Rusya’nın Türkiye’ye destek vermesi de belirleyici olacaktır. Aksi takdirde Türkiye’nin kuzeyde YPG ve güneyde HTŞ milisleriyle eş zamanlı olarak çatışma ihtimali gündeme gelecektir.

Bölgesel İş Birliği

Öte yandan bölgeyle ilgili hazırlıklar sürerken Kuzey Irak’ta oldubittiye getirilmek istenen gayrimeşru referanduma bölgenin farklı aktörlerinin benzer tepkiler vermesi geniş perspektiften bölgesel bir iş birliği atmosferi doğuruyor. Özellikle iki bölgesel güç olan Türkiye ve İran’ın referandumu kabul etmeyeceklerini açıklamaları IKBY’yi oldukça zor durumda bırakmıştır. Sert ekonomik tedbirlerin önümüzdeki dönemde etkisini daha fazla göstermesi beklenmektedir. Yine bölgesel yönetimin kontrolündeki Habur Sınır Kapısı’na alternatif olarak Ovaköy’den bir sınır kapısı açmak üzere Irak’ın içine girecek olan Türk birlikleriyle Peşmerge güçleri arasında çatışma yaşanma olasılığı düşük olsa da göz ardı edilmemesi gereken bir ihtimaldir.

Rusya, İran ve Türkiye’nin ABD yönetiminin muhtemelen farklı kanatları tarafından eş zamanlı olarak hedef alınması, bu bağlamda Rusya’ya yönelik uygulanan ekonomik yaptırımlar ile ABD içindeki Rus temsilciliklerine yapılan baskınlar, İran’ın nükleer anlaşmasının Trump yönetimi tarafından anlamsızlaştırılması, Devrim Muhafızları’nın terör örgütü ilan edilmesi tartışmaları, Türkiye’deki 15 Temmuz darbe girişimi sonrası toparlanmamış ilişkilerin vize kriziyle yeni bir boyuta taşınması gibi etkenler bir arada düşünüldüğünde bölgesel güçlerin Rusya ile birlikte hareket etmesinde şaşırtıcı bir durum bulunmuyor. ABD’nin bölgedeki tek aktif hareketliliği terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısı PYD-YPG adında bir garnizon devlet kurmaya yönelik. Bunun dışında kapsamlı bir politikası olduğuna dair herhangi bir işaret görünmüyor.

ABD’nin Belirsizliği ve Rusya’nın Alan Kazanması

Washington’ın bu etkisizliği eski müttefikleri için o denli rahatsız edicidir ki bizzat Trump’ın ilk yurt dışı ziyaretinde Riyad’ı tercih etmesine ve çok sayıda sözler vermesine rağmen Suudi Arabistan Kralı tarihte ilk kez Moskova’yı ziyaret etmek zorunda kalmıştır. Ziyaret esnasında S-400 sistemlerine Suudi Arabistan’ın da ilgi gösterdiğinin açıklanması Rusya açısından ciddi bir başarıdır. Moskova geçmişte benzerine rastlanmayan şekilde İran, Arabistan ve Türkiye gibi farklı kulvarlardaki ülkelere aynı stratejik silahı satma imkanı yakalamıştır. Rusya’nın son dönemde ABD’nin Ortadoğu’daki geleneksel müttefikleri kabul edilen Mısır, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ülkelerle yoğun askeri ilişkiler içine girmesi ve büyük ölçekli silah anlaşmaları imzalaması dikkat çekicidir.

Bununla birlikte ABD’nin bölgedeki gelişmelere ilanihaye bigane kalması eşyanın ve de uluslararası ilişkilerin tabiatına aykırı görünüyor. Muhtemelen ABD’nin söz konusu hareketsizliği ülke içinde Trump ve mevcut yapı arasındaki derin fikir ayrılıklarının belirli bir strateji izlemede yarattığı sorunlardan kaynaklanmaktadır. Nitekim Rusya ve Türkiye ile yakın ilişkiler geliştirmek istediğini söyleyen başkana rağmen özellikle yargı aracılığıyla iki ülkeye yönelik çeşitli operasyonlar düzenlenmesi Trump’ın açıkça karşı olduğu İran nükleer anlaşmasının savunma ve dışişleri bakanları tarafından sahiplenilmesi bu durumu ortaya koyuyor. Aksi takdirde ABD’nin hala ciddi bir rakip olarak gördüğü ve Kırım krizi nedeniyle ekonomik yaptırımlar uyguladığı Rusya’nın Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de bu denli nüfuz kazanmasına izin vermesi mantıklı görünmüyor.

Türkiye Ne Yapmaya Çalışıyor?

Türkiye, bölgesinde yaşanan gelişmeler ve küresel merkezli dinamiklerden dolayı önceliğini, iç ve dış güvenliğinin teminine çevirdi. Bu doğrultuda bölgede yeni ve kapsamlı bir çatışma ihtimaline yol açacağını öngördüğünden ekonomik zarara uğrama pahasına Kuzey Irak’taki referanduma karşı çıkan Ankara sınırların korunması hususunda son dönemde tekrar ortaya çıkmaya başlayan bölgesel inisiyatifte aktif olarak rol alıyor.

Arap Baharı sürecinin başında hareketleri bölge halklarının demokrasi talebi olarak gören ve tam gücüyle destekleyen Türkiye için Suriye krizi kısa süre içinde bir iç politika ve güvenlik meselesine dönüştü. 2015-2016 yıllarında DEAŞ ve PKK tarafından düzenlenen terör dalgasıyla karşı karşıya kalan Türkiye için saldırıların zirve noktasını FETÖ’nün meşum 15 Temmuz darbe girişimi oluşturmuştur. Nitekim uluslararası bağlantıları gittikçe daha net görülmeye başlayan bu kanlı eylemden sonra Türkiye alternatif politika geliştirme sürecine hız vermiş, özellikle sorunların kaynağı olarak teşhis ettiği Suriye krizindeki etkin iki güçle birlikte Astana sürecini başlatmıştır. Bugün gelinen noktada DEAŞ ve FETÖ gibi örgütler önemli ölçüde geriletilmişlerse de ABD’nin himayesi altındaki PKK’nın özellikle Suriye’de günden güne zemin kazandığı görülmektedir. Son Muğla hadisesinin de gösterdiği üzere Suriye kaynaklı terör tehdidi yalnızca Afrin’den Amanos dağlarına sızma şeklinde değil yüzlerce kilometrelik deniz yolculuğuyla en beklenmedik yerde sansasyonel eyleme girişme şeklinde tezahür edebilme potansiyeline sahiptir.

Ehven-i Şer Seçeneği

Dolayısıyla ABD korumasındaki PKK’nın Suriye’deki kazanımlarından hareketle yakın süreçte Türkiye’deki saldırılarını tırmandıracağına kesin gözüyle bakılabilir. Bu nedenle rejim ve PYD-YPG arasında yakın gelecekte Deyruz Zor-Haseke- Kamışlı hattında meydana gelecek muhtemel çatışmada Türkiye’nin örgüte en büyük darbeyi indirecek stratejileri izlemesi ve bu yönde ittifaklara girişmesi gerekiyor. Bu durum güney sınırlarımızın terör örgütlerince değil müzakere imkanı daha fazla merkezi yönetimlerce kontrolünü sağlamakla kalmayacak aynı şekilde sınırlarımızda birbirleriyle çatışan aktörlerce paylaşılan parçalı bir yapı oluşturarak tek blok oluşmasını engelleyecektir.

Bu çerçevede İran’ın gerek Katar krizi esnasında gerekse Kuzey Irak referandumu hususunda Türkiye’nin pozisyonuna çok yakın bir tutum içine girmesi Türkiye-İran ilişkilerindeki iyileşmenin önünü açmış durumdadır. Buna ek olarak Trump yönetiminin İran üzerindeki baskıyı artırması, özellikle sahadaki aktifliğiyle bilinen Devrim Muhafızları’nı teröre destek verdiği iddiasıyla yaptırım listesine alması ve İran’ın nükleer faaliyetlerinin barışçıl olduğunu onaylamayarak Kongreye gönderme olasılığı İran’ın önümüzdeki dönemde “düşmanlarını azaltma” politikası uygulamasını mantıklı kılıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin İdlib ve sınır güvenliği hassasiyetinin giderilerek Suriye krizinin büyük oranda sonlandırılması ABD karşısında gardını almaya hazırlanan İran için de en kabul edilebilir opsiyonlardan biri olduğu söylenebilir.


Etiketler »