Kiptaş
Kriter > Dış Politika |

Washington’da Bilek Güreşi


ABD’nin Suriye ile ilgili bütünlüklü bir planı yok, birçok kurum ve aktörün ayrı planları var. Birbiriyle çelişkili planlar ve bunların sahadaki uygulayıcılarını aynı anda idare etmek kolay değildir.

Washington da Bilek Güreşi
ABD Başkanı Donald Trump

Trump’ın 19 Aralık’ta ilan ettiği Suriye’den çekilme kararı sonrası ABD dış politikasında bölünmüş yapının oluşturduğu artçı sarsıntılar devam ediyor. Karara ABD’nin Batılı müttefikleri, ABD içinden de Cumhuriyetçi-Demokrat neredeyse tüm formel siyasi kanallar tepki gösterdi. Başta ABD olmak üzere tüm dünyada yankı bulan karar çerçevesinde karşılıklı suçlamalar ve tartışmalar sürüyor. Trump bizzat kendi idari kadrosundan gelen tepkiler neticesinde çekilmeyi İran ve YPG merkezli bazı şartlara bağladı ve yavaşlattı. Elinde Noel’de askerleri eve geri getirmeyi isteyen “müşfik ve milli lider” kartı kalmış oldu. Ancak yine de önceki denemeleri Pentagon ve Dışişleri bürokrasisinin muhtelif engellemelerine takılan Trump bu kez kararlı. Süreç belirsiz ve çekilme tarihi henüz kesinleşmemiş olsa da dört ay içinde çekilmenin tamamlanması bekleniyor.

Bölünmüş Bir Yapıda Dış Politika

Trump dönemi ABD dış politikası hakkında araştırma yapmak samanlıkta iğne aramak gibi. Her şeyden önce karşımızda düşünsel ve politik açıdan ne tutarlı bir başkan ne de istikrarlı bir yönetim yapısı var. Başkanın değişen çelişkili kararlarına makul ve meşru açıklamalar getirmek de haliyle zor. Başka bir husus da Trump’ın kendi ajandasını oluşturmak istediğinde –idari kadrosu kısıtlı olduğundan– liberal dış politika elitlerine mecbur kalması. Dışişleri Bakanlığının kariyer diplomatları, Pentagon bürokratları, lobiler, bankalar, hukuk firmaları, şirketler ve siyaset bilimciler gibi kesimlerin çoğu Trump’a rakip kampta yer alıyor ve onun milliyetçi politikalarını paylaşmıyor. Bu çevreler genellikle demokrasi ihracı, serbest pazar, insan hakları rejimleri gibi liberal hegemonya siyaseti etrafında kümelenmiş ve Trump’ın dış politika tercihlerini eleştirmiştir. Trump’ın karşısında konumlanan muhalefet kümesi neredeyse evrensel iken kendi iktidar kümesi oldukça parçalı ve bölünmüş bir yapı arz ediyor. Peki bu bölünmüş yapının temel özellikleri neler?

Trump’ın mevcut yönetim kadrosunun ait olduğu “retorik toplum” neoconları kapsamakla beraber önemli farklılıkları da içeriyor. Yönetim biçimi hakkında seçici bir hassasiyet, rejim değişikliği, önleyici vuruş, topyekun mukabele vb. gibi stratejileri destekleseler de bildik anlamda muhafazakar veya neocon olduklarını söylemek zor. Trump ekibinin en temel ortak noktası ulusal ve uluslararası kurulu düzenden nefret etmeleridir. Bu yüzden genelde kurumsal-muhafazakar Cumhuriyetçi elitler Trump yönetiminde yer bulamıyor. Yönetimde yer bulan alt-right (alternatif sağ), Evanjelik cemaatler, Çay Partisi gibi kendi içinde farklı kümeler ise saldırgan Amerikan milliyetçiliğinde buluşuyor. Anlaştıkları temel husus ABD’yi fiziksel açıdan güvenli kılmak. Trump yönetimi neoconların dünyaya demokrasi yayma idealizmini bir prensip olarak paylaşmıyor. Siyaset neoconlara göre iyi-kötü veya biz-onlar ikileminde cereyan ederken Trump yönetimi için ise içeride ve dışarıda kendilerine engel olanlar ile olmayanları ayırmak anlamını taşıyor. Trump karşıtı geleneksel Cumhuriyetçi parti elitlerine göre milli çıkar enerji kaynaklarını kontrol, “demokrasi ithali”, Rusya’yı dengeleme gibi orta ve uzun vadeli stratejik hedefleri içeriyor. Trump’ın ekibine göre ise Amerikan çıkarları içeride Cumhuriyetçi veya Demokrat olsun tüm küreselci liberalleri yönetim yapısının dışında tutmaktan, dışarıda da Venezuela, İran ve Kuzey Kore gibi ülkelerin Amerikan hegemonyasına tehdit oluşturmasını engellemekten geçiyor. ABD güvenlik şemsiyesinin kıymetini bilmeyen –müttefik olsun olmasın– tüm “nankör” ülkelere hadlerini bildirmek de önemli amaçlardan biridir.

Milli Güvenlik Danışmanı John Bolton, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ve Başkan Yardımcısı Mike Pence

 

Trump’ın milliyetçi yönetim ekibiyle geleneksel Cumhuriyetçi elitleri birleştiren düstur dünya siyasetinde Amerikan çıkarları için tek taraflı müdahaleyi makul ve meşru görmeleridir. Ancak bu iki grup arasında başka farklar da var: Örneğin rejim değişikliği neoconlar ve bazı Cumhuriyetçi parti elitleri için siyasi ve beşeri haritayı değiştirecek stratejik bir hedef iken Trump ekibi için bölgesel ve küresel çıkarları gerçekleştirmeye yarayacak taktik bir hamledir. Trump ekibi Suriye ve Afganistan gibi yerlerden gerektiğinde çekilme kararını hızla ve kolaylıkla alabilirken Dışişleri ve Pentagon için çekilmek bir yana “seçkin” bürokratlarla dünyanın seçili bir bölgesinin beşeri ve siyasi haritasını değiştirmek makul görülüyor. Trump yönetimi için Suriye ve Irak’taki askeri varlık İran’ı püskürtmek amaçlı taktik bir platform iken bu kurumlar ve neoconlar için kendi içinde bir amaçtır. Kurumsal Cumhuriyetçi elitler ve neocon gruplar için dış müdahalelerde ekonomik ve insani kayıplar normalken Trump ekibi için normal olan ekonomik maliyeti en az, sınırlı ve başka aktörler vasıtasıyla gerçekleşen dış müdahalelerdir.

Trump ekibine göre ulusal ve uluslararası siyaset sıfır toplamlı bir oyun iken geleneksel muhafazakar ve Cumhuriyetçi parti elitleri için uluslararası sistem müttefiklerle iş birliği içinde hükmedilmesi gereken meşru bir zemindir. Geleneksel muhafazakar ve Cumhuriyetçi parti elitleri için muhalifler uluslararası hukuk ve yerleşik normlar içinde yenilmesi gereken rakipler iken Trump ekibi için muhalifler her şartta bertaraf edilmesi gereken düşmanlardır. Amerikan İç Savaşı’nın tarihsel mirası olan topyekun “hal” fikri Dışişleri Bakanı Pompeo ve Milli Güvenlik Danışmanı Bolton’da özellikle hakimdir. Savaş bir sorun çözme ve “ilişki düzeltme” aracıdır. Örneğin Bolton’ın ifadesiyle “ABD rakiplerine paspas olmak istemiyorsa ‘normal’ olanın dışına çıkarak inisiyatif almalı ve Irak, İran ve Suriye’de Kürtlere destek olmalı, Kürt milliyetçiliğini yaymalı.”

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun sekiz günlük Ortadoğu turu kapsamında ve özellikle Mısır’da yaptığı konuşmayla doruğa çıkarttığı Evanjelik-ahlaki yayılmacılığın da altını çizmek gerekiyor. Yayılmacılığın sonuçlarından biri kariyer diplomatların devreden çıkarılması ve dış politika bürokrasisinin insansızlaştırılması sürecidir. Hatırlamak gerekirse Pompeo’nun ziyareti kapsamındaki altı ülkede –Türkiye dahil– ABD’nin bir büyükelçisi yok, keza hükümetin kapanması ve ideolojik kutuplaşma neticesinde ABD dışişleri personelinin maaşları da uzun süre ödenememiştir.

Suriye Tecrübesi

Suriye’den çekilme kararı üzerinden ABD dış politika yapım evrenine bakınca belirtmek gerekir ki ortaya çıkan resim Picasso’nun Guernica’sını andırıyor. Ortada ne akil insanların soğukkanlı bir şekilde ortak kararlara ulaştığı bir “Durum Odası” veya “Kobra Odası” vasatı var ne de tutarlı stratejik tercihler. Beyaz Saray ekibinin yanında yönetim kararlarını etkilemeye çalışan temel kurumların başında Temsilciler Meclisi ve Senatonun etkili bazı üyeleri, Cumhuriyetçi Parti içi muhalefet, Evanjelikler, sivil toplum ayağında da Dış İlişkiler Konseyi ve Demokrasiyi Savunma Kurumu gibi kuruluşlar ön plana çıkıyor. Bu tür yönetim dışında kalan dış politika elitlerine baktığımızda ise Trump’ı siyaseten köşeye sıkıştırmanın temel motivasyon olduğunu belirtmekte fayda var.

İhtiyaç fazlası Amerikan askerlerini Ortadoğu’dan çekme kararı ABD’nin milli çıkarları açısından rasyonel bir davranış olarak görülebilir ancak son Suriye kararında bir kez daha görüldü ki ne Trump ne de siyasi hasımları için rasyonellik temel öncelik değildir. Son dönemde dikkat çeken bir husus alınan kararların dış jeopolitik değil iç siyasi rasyonaliteye sahip olduklarıdır. Karar Trump için seçim vaadini gerçekleştirmekten ibarettir ve gittikçe köşeye sıkıştığı Mueller’in azil soruşturmasında dikkatleri başka yerlere çekme gayretinin (yani kısa vadeli siyasi bir hesabın) ürünüdür. Esasında Trump Amerikan kamuoyunun büyük kısmı tarafından paylaşılan ve askeri olarak “ülke sınırları dışına çıkmama” arzusunu gerçekleştirmek isteyen pek çok ABD başkanından farksız davranmıştır.

Suriye kararı on yıllardır sahip olduğu kişisel politik duruşuyla aslında uyumludur. Sonuçta Trump 1980’lerin sonundan itibaren ABD’nin yabancı ülkelerdeki savaşlarına karşı çıkan ve 2016 seçim kampanyasından beri de askerleri geri getireceğini vadeden bir başkandır. ABD’nin tüm dünya ülkeleri tarafından her fırsatta sömürüldüğü ve Amerikalı yönetici bürokratların da buna bile isteye alet olduğu inancı Trump ve yakın ekibinde doktrin seviyesinde güçlüdür. Trump’ın Milli Güvenlik Danışmanı Bolton’ın “ABD Dışişlerinin yedi katından beşini yakmak gerek” sözleri bu güvensizliğin göstergelerinden biridir. Suriye üzerinden Trump yönetiminde istihdam edilen bürokratik sınıfın kararlarına bakınca da rasyonel davrandıklarını söylemek zordur. Temel motivasyonları hamisi oldukları ulusal ve uluslararası hegemonik statükoyu sürdürme isteğidir. Bunun yanında Suriye’de kalmak Dışişleri (McGurk) ve Pentagon (Mattis) açısından kurumsal çıkar ve kültürlerini korumanın da gereğidir.

Türkiye Ne Yapmalı?

Her ne kadar Pompeo ve Bolton’ın yönetime gelmesiyle belirsizliğin azalacağını söylemek mümkünse de bölünmüşlüğün yapısal karakteri nedeniyle yönetimdekilerle daha dikkatli angajmanlara girilmesi gerekiyor. Örneğin ABD’nin Suriye ile ilgili bütünlüklü bir planı yok, birçok kurum ve aktörün ayrı planları vardır. Birbiriyle çelişkili planlar ve bunların sahadaki uygulayıcılarını aynı anda idare etmek kolay değildir. Türkiye bölgede İran’la yakınlaştığında Trump ve ekibi, Rusya’yla yakınlaştığında da Cumhuriyetçi Parti elitleri ve Pentagon tarafından sıkıştırılacaktır. Buna ilaveten ABD dış politika yapımında Trump’ın komplo teorilerine fazlaca kulak kabarttığı Cumhuriyetçi Senatör Rand Paul veya dış politikada statükonun temsilcilerinden Lindsay Graham gibi aykırı isimlerin Trump üzerindeki etkisini hesaba katarak bunlarla irtibat halinde bulunmak gerekebilir. Kritik konuları parti içi ama yönetim dışı bu tür isimler aracılığıyla masaya getirmek ve bu isimlerden Trump’a telkinde bulunmalarını beklemek makuldür. Özellikle Dışişleri Bakanı Pompeo ve Milli Güvenlik Danışmanı Bolton’ın kendi radikal ajandalarını dayattığı zamanlarda Türkiye’nin pazarlığa nispeten daha açık olan Trump ile bizzat müzakere etmesi evladır. Özellikle bir daha yönetimde bu kadar güçlü olamayacaklarını düşünen Bolton ve Pompeo gibi isimler başkanlığın son iki yılında daha da radikal ve pervasız davranabilir. Son Venezuela tecrübesi bu konuda oldukça öğreticidir.

Böyle bir ortamda Türkiye’nin yapması gereken kendi milli çıkarlarına uygun sonuç odaklı politikalar üretmektir. Uluslararası siyasette rakip büyük güçlerden birine ilelebet bağlanmak veya yekdiğerini sürekli ikame etmek sonuç getirecek bir yaklaşım olmayacaktır. Türkiye’nin bölgede etkili diğer ülke ve aktörlerle koordineli biçimde ABD’yi dengelemesi gerekmektedir. Zaten tarihi bir tecrübe olarak büyük güçler arası denge siyaseti takip etmek Türkiye’nin milli çıkarı gereğidir. Fakat dengeleme ile ikame birbiriyle karıştırılmamalıdır. Zora düştüğünde bir büyük gücü diğeriyle ikame politikası ülkelere ancak kısa süreli rahatlama sağlar ve bu politikalar genelde beklenen faydaların aksine sonuç üretir. Unutmamak gerekir ki ABD’li Senatör Lindsay Graham’ın Türkiye’de temaslarda/müzakerelerde bulunduğu günlerde Rusya Münbiç’te YPG’lilerle devriye gezebilmiştir.


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası