Kriter > Siyaset |

15 Temmuz’un Ardından: Vesayetçi Zihniyetin İzlerini Silebilmek


Türkiye’nin çok partili hayatında neredeyse her on yılda bir meydana gelen askeri müdahaleler, vesayetçi zihniyetten destek görmüştür. Dolayısıyla vesayetçi siyasi gelenek ile darbecilik kültürü bu şekilde iç içe geçmiştir. Sonuçta, kendisini devletin bekçisi sayan bu zihniyet, siyaseti gerektiğinde cebirle dizayn etmeyi meşru gören bir darbe geleneği oluşturmuştur. 15 Temmuz, bu geleneksel vesayetçi kibrin, meydanları dolduran milli iradenin marifetiyle son bulduğu tarihtir.

15 Temmuz un Ardından Vesayetçi Zihniyetin İzlerini Silebilmek
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü dolayısıyla organize edilen 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü Buluşması. (Muhammed Enes Yıldırım / AA, 15 Temmuz 2019)

Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi, ülkenin siyasi kültüründe uzun süredir var olan vesayetçi gelenek ile milli irade arasındaki gerilimi görünür kılan önemli bir dönüm noktası olmuştur. Türkiye’de öteden beri özellikle askeri-bürokratik elitlerin kendilerini devletin asıl sahibi ve koruyucusu olarak konumlandırdığı vesayetçi siyaset geleneği, geçmişte demokratik siyasete tekrar tekrar müdahale edilmesine zemin hazırlayan esas düşüncenin arka planını oluşturuyordu. Bu vesayet mantığı ve kültürü, demokratik iktidarlara karşı yapılan müdahalelerin –en uç biçimiyle darbelerin– kimi çevrelerce meşru görülebildiği bir ortam oluşturuyordu. Nitekim Türkiye’nin çok partili hayatında neredeyse her on yılda bir meydana gelen askeri müdahaleler, bu vesayetçi zihniyetten destek görmüştür. Dolayısıyla vesayetçi siyasi gelenek ile darbecilik kültürü bu şekilde iç içe geçmiştir. Sonuçta, kendisini devletin bekçisi sayan bu zihniyet, siyaseti gerektiğinde cebirle dizayn etmeyi meşru gören bir darbe geleneği oluşturmuştur. 15 Temmuz, bu geleneksel vesayetçi kibrin, meydanları dolduran milli iradenin marifetiyle son bulduğu tarihtir.

 

Vesayetçi Zihniyetin Kendine Biçtiği Roller

Tarihsel olarak Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve pek çok sol-Kemalist çevre, söz konusu vesayetçi geleneğin siyasal kültüründe önemli bir yere sahip olmuştur. Tek parti döneminden miras kalan halka rağmen halk için düsturu, CHP’nin modernleşmeci elitlerinin zihniyetini uzun süre şekillendirmiştir. Bu bakış açısıyla Cumhuriyet’i koruma refleksiyle hareket eden CHP elitleri, geçmişte zaman zaman antidemokratik çözüm arayışında olan odaklarla yan yana durabilmiştir. Örneğin, 27 Mayıs 1960 darbesine açık veya örtük destek veren çevrelerin içinde CHP’nin bazı kanatları ve sol entelektüeller bulunmuş; benzer şekilde 28 Şubat post-modern darbesinde sözde laiklik hassasiyetiyle hareket eden kesimler, askeri müdahaleye itirazdan çok müdahaleyi teşvik edici bir rol üstlenmiştir. Bu durum, Türkiye solunun en azından belli bir kısmında vesayete dayalı bir hegemonya anlayışının kök saldığını göstermektedir. Gramsci’nin hegemonya kavramıyla ifade edildiği üzere, egemen sınıf veya blok, salt zora değil rızaya dayalı bir ideolojik üstünlük kurar. Nitekim Türkiye’de uzun yıllar ordu ve yüksek yargı gibi kurumlar aracılığıyla tesis edilen Kemalist-laik hegemonya, geniş bir kesimin zihninde, ordu gerektiğinde müdahale ederek ülkeyi korur düşüncesini normalleştirmiştir. İdeolojik olarak üretilen bu rıza sayesinde, vesayet odaklarının müdahaleleri toplumsal düzeyde çoğu zaman sessizlikle, hatta bazı kesimler tarafından onayla karşılanabilmiştir. Dolayısıyla vesayetçi zihniyet, sadece kurumların tutumlarında değil aynı zamanda toplumun belli kesimlerinin değerlerinde ve reflekslerinde de gözlemlenmiştir.

 

Halkın Direnişi

15 Temmuz darbe girişimi, bu tarihsel arka plan üzerinde gerçekleşmiş, ancak neticeleri alışılmış darbe kalıplarını altüst etmiştir. Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) mensuplarınca başlatılan bu kalkışma, önceki darbelerin aksine halkın doğrudan direnişiyle karşılaştı ve başarısızlığa uğratıldı. O gece iktidar ve muhalefet partilerinin tamamı darbe karşıtı ortak bildiriye imza attı. Bu birlik görüntüsü, Türkiye’nin vesayet geçmişi düşünüldüğünde demokrasi adına önemli bir kazanımdı. Nitekim darbe girişiminin hemen ertesinde iktidar ile muhalefet liderleri bir araya gelmiş, 7 Ağustos 2016’daki Yenikapı mitinginde farklı söylemler dile getirilse de demokrasi vurgusu ortak payda olarak öne çıkmıştır. İlk etapta oluşan bu milli mutabakat, vesayetçi geleneğin toplum nezdindeki etkisinin kırılabileceğine dair bir umut da doğurmuştur.

Ne var ki 15 Temmuz sonrasındaki siyasal atmosfer, bu ortak zeminin kısa ömürlü olduğunu gösterdi. Darbe girişimine karşı başlangıçta yekvücut olan iktidar ve muhalefet, kısa süre sonra 15 Temmuz’un anlamı ve sonuçları konusunda yeniden ayrıştı. İktidar cephesi 15 Temmuz’u milli iradenin zaferi olarak yüceltirken; muhalefet çevreleri, darbe girişimine karşı olduklarını defalarca vurgulasalar da iktidarın anlatısına mesafeli ve şüpheci bir tavır takındılar. Dönemin CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “kontrollü darbe” ifadesini kullanması, bu mesafenin simgesi haline geldi.

CHP ve sol eğilimli çevrelerin 15 Temmuz’a yönelik bu şüpheci ve mesafeli tutumu, derin ideolojik ve psikolojik köklere dayanmaktadır. Her şeyden önce, bu kesimler nezdinde AK Parti iktidarına karşı duyulan güvensizlik son derece yüksektir. Dolayısıyla iktidarın anlattığı hikayeye ihtiyatla yaklaşma eğilimindedirler. Vesayetçi siyasi geleneğin zihinlerde bıraktığı iz de bu tutumun temelinde yatmaktadır. Uzun yıllar ordu merkezli bir güvenlik paradigmasına alışkın olan bu kesimler, 15 Temmuz gecesi sokağa çıkan kitlelerin demokrasi kahramanı olarak nitelendirilmesini kabullenmekte zorlandılar. Zira onların dünya görüşünde, Cumhuriyeti koruma misyonu eğitimli bürokrasiye, özellikle de orduya aitti. Geniş halk yığınları ise kendileri için uygun görülene razı olmakla mesul bir kitleydi. Bir anlamda, darbe girişiminin halk tarafından bastırılması vesayetçi paradigmaya ters düşüyordu. Bu nedenle bazı muhalif çevrelerde, 15 Temmuz’un gerçekliği konusunda komplo teorilerine dahi yatkınlık belirdi. Örneğin, darbe planının acemice ve eksik oluşu, ordunun tamamının katılmayışı, Cumhurbaşkanı’na suikast girişiminin başarısız olması gibi hususlar tiyatro iddialarını besleyen malzemeler olarak kullanıldı. Sıradan insanların tankların önüne yatması, silahlara karşı koyması gibi sahneler ise kimilerince abartılı bulunup küçümsendi. Bu tepkiler, elbette ki CHP tabanının veya solun geneline mal edilemez. Ancak yine de, sol-Kemalist muhalefetin önemli bir bölümü, 15 Temmuz konusunda iktidardan ayrı bir anlatı geliştirerek vesayetçi zihniyet lehine 15 Temmuz’daki halk zaferine karşı mesafesini korumuştur. Bu anlatının temelinde, vesayetçi zihniyetin bıraktığı miras ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetim tarzına duyulan derin kuşku birlikte rol oynuyor.

15 Temmuz 2016'daki hain darbe gecesi
Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) Türkiye tarihine karanlık bir gece olarak geçen 15 Temmuz 2016'daki hain darbe girişiminin üzerinden 9 yıl geçti. (Ahmet İzgi / AA)

 

Hegemonya Mücadelesi

Carl Schmitt’in egemenlik teorisi, egemenin kim olduğunu olağanüstü hale karar verme yetkisiyle tanımlar. “Egemen, olağanüstü hale karar verendir.” Türkiye’deki vesayetçi gelenek, tam da Schmittçi anlamda egemenliği halktan ziyade kriz anlarında müdahale eden vasi güçlerde görmüştür. Geçmişte ordu, kendisini “istisna halini” ilan edebilecek merci olarak konumlandırmış; gerektiğinde anayasal düzeni askıya alıp siyasete el koyarak fiili egemenlik tezahürleri ortaya koymuştur. Schmitt’e göre egemenlik, hukuku askıya alma yetisini içerir ve modern anayasalar olağanüstü durumlar için bu kapıyı aralık bırakır. 15 Temmuz, Schmittçi anlamda istisna haline karar veren merciin, geleneksel vesayet kurumlarından halk iradesine geçişinin de sembolüdür. 15 Temmuz darbe girişiminin, sıradan vatandaşlar ve başta ordu ile polis teşkilatımız olmak üzere halk iradesine saygı gösteren kamu kurumları tarafından durdurulması, geçmişte vesayet adına ordu eliyle kullanılan egemenlik ayrıcalığının sivil ve demokratik siyaset tarafından kullanılmaya başlanmasının miladıdır. Ancak bugün bile istisna haline kimin karar vereceği hususunun, halen Türkiye siyasetinin merkezinde olduğu söylenebilir.

Öte yandan Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı, 15 Temmuz sonrasında yaşananların ideolojik ve kültürel boyutunu anlamakta yardımcı olur. Gramsci’ye göre egemen güç, toplum üzerinde salt zor aygıtlarıyla değil, aynı zamanda rıza üreterek, entelektüel ve ahlaki liderlik kurarak hakimiyet tesis eder. Türkiye siyasetinde uzun süre vesayetçi elitler, kendi dünya görüşlerini tek meşru ideoloji olarak sunmuş ve geniş kitlelerin rızasını kazanma gayretinde olmuştur. Bu hegemonik anlatıda, geleneksel olarak ordu, yüksek yargı ve bürokrasi ülkeyi koruyan unsurlar olarak yüceltilirken demokratik siyaset kurumuna kuşku ile bakılmıştır. 15 Temmuz gecesi ise bu hegemonya, kendisine meydan okuyan bir halk iradesiyle sarsılmış oldu.

Darbe girişiminin bastırılması ise milli iradenin tezahürü etrafında yeni bir hegemonik söylem inşa etmeyi mümkün kıldı. Bu bağlamda CHP’nin kontrollü darbe söylemi bir bakıma karşı-hegemonik bir hamle olarak görülebilir. Zira bu söylem, iktidarın milli iradeye dayalı meşruiyet anlatısını sarsmayı ve kendi tabanının rızasını farklı bir anlatıyla diri tutmayı amaçlıyordu. Nitekim Gramsci’nin işaret ettiği gibi hegemonya, ancak karşı-hegemonya ile mücadele halinde sürdürülebilir. 15 Temmuz’un ardından Türkiye’de tam da böyle bir ideolojik mücadele yaşanmıştır. Bir tarafta iktidar yeni bir milli mutabakat hegemonyası tesis etmek isterken, diğer tarafta geleneksel vesayetçi hegemonya yanlıları, iktidarı otoriterlikle itham eden farklı bir hegemonya projesi geliştirmiştir. Bu karşı-hegemonya mücadelesi, ne yazık ki darbe karşıtlığında sağlanan partiler arası birliğin, uzun süre korunamamasına yol açmıştır.

15 Temmuz’un ardından geçen dokuz yılda, klasik vesayet odakları büyük ölçüde tasfiye edilmiş görünmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki cuntacı unsurların yargılanması ve ordunun sivil otoriteye bağlanması yönünde önemli adımlar atılmıştır. Ancak tüm bunlara rağmen vesayetçi zihniyetin tamamen ortadan kalktığını söylemek zordur. Eski vesayet düzeni kurumsal anlamda ortadan kalkmış olsa da zihniyet anlamında henüz son bulmuş değildir. Bu sebeple vesayetçi zihniyetin tüm veçheleriyle geride bırakılması, darbecilik kültürünün kesin biçimde mahkum edilmesi için elzemdir. Siyasetin tüm aktörlerinin egemenlik kavramını demokratik meşruiyet temelinde yeniden düşünmesi gerekmektedir. Schmitt’in işaret ettiği tehlikeli istisna halinden uzaklaşmanın anahtarı, toplumun rızasına dayalı bir demokratik egemenlik anlayışı geliştirmektir. Yine benzer biçimde geleneksel vesayetçi hegemonyaya karşı yeni bir toplumsal hegemonya ancak çoğulcu bir uzlaşma ile kurulabilir. Gramsci’nin öğrettiği üzere, kalıcı hegemonya zorla değil rızayla inşa olur. Öyleyse Türkiye’de iktidar ve muhalefet, ortak demokratik değerler etrafında asgari bir rıza üretmenin yollarını bulmalıdır. Bu, her iki tarafın da kutuplaştırıcı dil yerine kapsayıcı bir siyaset dili geliştirmesini ve halk iradesine her şart ve koşulda saygı göstermesini gerektiriyor.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası