7 Ekim 2023 tarihinde meydana gelen Aksa Tufanı, sadece bölgesel düzeyde değil, küresel ölçekte de önemli bir tarihi kırılmayı gün yüzüne çıkardı. Bu olay, mevcut uluslararası sistemin İsrail merkezli kurulduğunu bir kez daha gözler önüne sererken birçok ülkeyi Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkma ihtimaline karşı hazırlık yapma sürecine itmiştir. Popüler kültür diliyle söylenecek olursa Aksa Tufanı’yla birlikte birçok ülke “winter is coming” (kış geliyor) yaklaşımına sahip olmuş ve gelmekte olan kışa hazırlık yapmak zorunda kalmıştır. Türkiye de bu küresel dalgalanmanın etkisiyle iç ve dış politikasında köklü bazı değişikliklere yönelmiş, bu yönelimlerin en dikkat çekeni ise “Terörsüz Türkiye” süreci olmuştur.
Bu yeni süreç, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 1 Ekim 2024 tarihinde yaptığı yasama yılı açılış konuşmasında “Gazi Meclis” vurgusuyla birlikte ilan edilmiştir. Erdoğan’ın konuşmasında verdiği birlik ve beraberlik mesajları, hem kamuoyuna hem de siyasi aktörlere önemli bir yön çizerken, kısa süre sonra Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) milletvekilleriyle tokalaşması, sembolik olarak yeni bir siyasal iklimin başladığına işaret etmiştir. Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’teki grup toplantısında yaptığı açıklamalar ise sürecin doğrudan kamuoyuna açıklandığı dönüm noktası olmuştur. Bu açıklamalarında Bahçeli, PKK’nın faaliyetlerinin sona ermesi gerektiğini ve Abdullah Öcalan’ın bu konuda sorumluluk üstlenmesi gerektiğini dile getirmiştir.
Bu çağrıya yanıt olarak DEM Partisi milletvekillerinden oluşan bir heyet, Abdullah Öcalan ile görüşmeler gerçekleştirmiştir. Bu temaslar sonucunda Öcalan’ın kaleme aldığı bir mektup kamuoyuyla paylaşılmış, mektupta, PKK’nın ve ona bağlı tüm yapıların faaliyetlerine son verilmesi ve kendilerini feshetmeleri gerektiği ifade edilmiştir. Bu açıklamanın ardından, 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde gerçekleştirilen 12. PKK Kongresi’nde örgütün resmen feshedildiği ilan edilmiştir. Bu gelişme, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ve siyasal yaşamında önemli bir dönüm noktası olarak kayda geçmiştir.
Sürecin başlaması ve PKK’nın resmen silah bırakması, Türk siyaseti açısından çok boyutlu sonuçlar doğurmuştur. Bu sonuçların başında, uzun yıllardır Türkiye'nin karşı karşıya olduğu en büyük güvenlik sorunlarından biri olan terör meselesinin sona erdirilmesine yönelik somut bir iradenin ortaya çıkması gelmektedir. Fakat sürecin başarıya ulaşması ve kalıcı hale gelmesi, sadece örgütün silah bırakmasıyla sınırlı değildir. Gerek siyasi aktörlerin tavrı gerekse sivil toplumun, medyanın ve entelektüel çevrelerin katkısı, sürecin sürdürülebilirliğini doğrudan etkileyecek unsurlar arasında yer almaktadır.
Sürece ilişkin siyasi partilerin tutumu, süreci hangi bakış açısıyla ve parametreler ekseninde ele aldıklarını bize göstermektedir. DEM Parti, süreci “yeni bir çözüm süreci” olarak tanımlamakta ve bu bağlamda sürecin ana aktörlerinden biri olmayı hedeflemektedir. Parti, Kürt toplumunu temsilen merkezi bir siyasi güç olma iddiasını güçlendirmek istemektedir. Bu yüzden sürecin ana aktörlerinden biri gibi kendini göstermekte ve bu konuda manipülatif bir tavır sergilemektedir.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ise sürece temkinli destek vermektedir. CHP, sürecin nihai hedeflerini olumlu karşılasa da özellikle uygulamada şeffaflık ve demokratik denetim mekanizmalarının işletilmesini talep etmektedir. Bu tutum, sürece tamamen muhalif olmayan ancak süreci kayıtsız şartsız desteklemeyen bir pozisyonu yansıtmaktadır. Sürece destek veren partiler arasında yer alan Saadet Partisi ise farklı bir tutum sergilemektedir. Genel Başkan Mahmut Arıkan, süreci "Yaşanabilir Bir Türkiye" vizyonunun bir parçası olarak değerlendirdiklerini ifade etmiştir. Arıkan, PKK’nın silah bırakmasını ve kendini feshetmesini olumlu karşıladıklarını belirtmiş, ancak bu sürecin sağlıklı bir şekilde ilerlemesi için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) aktif bir rol üstlenmesi gerektiğinin altını çizmiştir. Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli de benzer bir çağrıda bulunarak, TBMM bünyesinde bir komisyon kurulması gerektiğini savunmuştur.
İYİ Parti, Zafer Partisi ve Anahtar Parti gibi milliyetçi çizgideki partiler ise sürece açık şekilde muhalefet etmektedir. Bu partiler, süreci “ihanet” veya “bölücülüğe teslimiyet” olarak tanımlamakta, Abdullah Öcalan’ın sürece dahil edilmesini sert biçimde eleştirmektedir. Bu tutum, söz konusu partilerin ideolojik pozisyonlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Ancak bu partilerin sürece dair yapıcı ve alternatif bir çözüm önerisi geliştirememeleri, yaptıkları eleştirilerin açıklama konumunda kalmasına yol açmaktadır. Mevcut sürecin işleyişinde problem olarak gördükleri kısımları ve sürecin nasıl işlemesi gerektiği ile ilgili önerileri dile getirmekten ziyade sert bir karşı çıkış politikası izlemektedirler.
Sol Partilerden Sürece İdeolojik Bakışı
Türk solunun sürece yaklaşımı ise daha farklı ve çok katmanlı bir yapı arz etmektedir. PKK’nın tarihsel olarak sosyalist bir ideolojiye sahip olması ve Kürt meselesini sınıfsal ve devrimci bir çerçevede tanımlaması, sol partilerin sürece olan ilgisini daha da artırmıştır. Ancak bu ilgi, destek anlamına gelmemekte; tersine, süreci hem içerik hem de uygulayıcı aktörler açısından ciddi biçimde eleştirmelerine neden olmaktadır.
Türkiye İşçi Partisi (TİP), PKK’nın silah bırakmasını savunmakla birlikte sürecin aktörlerinden birinin Cumhur İttifakı olmasını sert biçimde eleştirmektedir. Bu nedenle sürecin mevcut iktidar değiştikten sonra gerçekleşmesini daha uygun bulmaktadır. SOL Parti de sürece, TİP'e benzer bir perspektiften yaklaşmakta ve iktidarın sürecin bir aktörü olmasından ötürü eleştirilerini dile getirmektedir. Türkiye Komünist Partisi (TKP) ise Terörsüz Türkiye sürecini sermaye sınıflarının çıkarlarına hizmet eden, emperyalist müdahalelerle şekillenen ve emekçi halkın gerçek ihtiyaçlarını göz ardı eden bir süreç olarak görmektedir. TKP, süreçteki aktörlerin farklı ideolojik ve sınıfsal eğilimlerinin zamanla gerilimlere yol açabileceğini ifade etmektedir. Ayrıca, sürecin dinsel bir zemine oturtulmasına da karşı çıkmaktadır. TKP’nin, Türk-Kürt kardeşliği bağlamında toplumun bir arada tutulmasında İslam’ın rolünü reddetmesi, ya içinde yaşadığı toplumu yeterince tanımamasından ya da bu bağa bilinçli olarak karşı çıkmasından kaynaklanmaktadır. Her üç sosyalist sol partinin sürece ideolojik olarak yaklaştıkları görülmektedir. Ayrıca her üç parti de dünyanın içine girdiği yeni atmosferi göz ardı etmekte ve süreci yalnızca seçim odaklı yorumlamaktadır.
Türk solunun sürece dair bu eleştirilerinde bazı sınırlılıklar da göze çarpmaktadır. Her şeyden önce, sürecin yalnızca iç siyaset bağlamında değerlendirilmesi, gelişen küresel jeopolitik dinamiklerin göz ardı edilmesine yol açmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’nin attığı adımlar, sadece iç güvenliğe değil aynı zamanda bölgesel istikrara ve uluslararası pozisyonlanmasına da yöneliktir. Sol partilerin bu yönelimi yeterince dikkate almaması, eleştirilerini eksik kılmaktadır.
Bir diğer sınırlılık, sol partilerin eleştirilerinin çoğunlukla reaksiyoner olmasıdır. Sürecin eksikliklerine ve risklerine dikkat çekilse de bu partilerin çoğu kapsamlı ve uygulanabilir bir alternatif çözüm önerisi sunmamaktadır. Bu durum solun sürece etkili bir müdahil olmasını engellemekte ve kamuoyu nezdinde sürecin dışında kalan bir aktör olarak algılanmasına neden olmaktadır.
Türkiye, yaklaşık yarım asırlık sorununu çözme konusunda önemli bir adım atmıştır. Bu sürecin işleyişi konusunda muhalif partilerin yapıcı eleştirilerinin her zaman önemli bir konumda yer alması gerekmektedir. Ayrıca PKK’nın silah bırakması ve kendini feshetmesi, sürecin başlangıcı olarak görülmeli ve bu adımın kalıcı olması için örgütle ilişkili tüm yapıların da tasfiye edilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, sürecin suistimali veya örgütün başka yapılar altında yeniden faaliyete geçmesi riski doğabilir. Türkiye, süreci kendi inisiyatifiyle ve dış müdahaleye kapalı şekilde yürütmek istemektedir. Öcalan’ın çağrısı yalnızca PKK’yı değil Suriye’deki uzantısı PYD’yi de kapsamaktadır. Silahların Türkiye’nin denetiminde imha edilmesi ya da teslimi, silahlı mücadeleye dönüş riskini ortadan kaldırmak açısından zorunludur. Sürecin bütüncül ve kararlı bir şekilde yönetilmesi önem taşımaktadır.
