Kriter > Dosya > Dosya / Bölgesel Siyaset |

Pakistan Perspektifinden Ankara-İslamabad-Riyad İttifakı: Stratejik Yükselişin İmtihanı


Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan anlaşması gelişmeleri, Pakistan için bir taraftan stratejik özerklik diğer taraftan bir beka meselesi olarak yorumlanıyor. Bu açıdan İslamabad’ın Ankara ve Riyad ile şekillenen üçlü stratejik iş birliği, Pakistan için sadece bir dış politika hamlesi değil, aynı zamanda ekonomik kırılganlıklar içindeki bir ülkenin jeopolitik önemini yeniden tesis etme çabası olarak değerlendirilebilir. Bu ittifak, Pakistan’a askeri prestijini ekonomik ve diplomatik kazanca dönüştürme, bölgesel etkisini genişletme ve çok kutuplu bir dünyada hayati bir denge unsuru olma fırsatı sunuyor.

Pakistan Perspektifinden Ankara-İslamabad-Riyad İttifakı Stratejik Yükselişin İmtihanı
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkmenistan'ın başkenti Aşkabat'ta düzenlenen Uluslararası Barış ve Güven Forumu'na katıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, burada Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'i kabul etti. (TCCB / Murat Çetinmühürdar / AA, 12 Aralık 2025)

21. yüzyılın ilk çeyreğinde küresel sistemin tek kutupluluktan çok merkezli bir yapıya evrilmesi, orta ölçekli güçleri, geleneksel ittifak yapılarını sorgulamaya ve daha esnek, çıkar odaklı iş birliği modelleri geliştirmeye zorluyor. Rusya’nın Ukrayna’da, Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki devam eden iddialarının yanında, 2026’nın ABD’nin Venezuela operasyonuyla başlaması, büyük güçler siyasetinde “etki alanı” tartışmalarını, tüm şiddetiyle dış politika gündeminin merkezine dâhil etmiş durumda. Kuşkusuz bu yeni durum, en fazla orta ölçekli güçlerin politikalarını etkileyecekken, bu yeni dönemde riskten kaçınmanın ötesinde davranış üretmeleri gerekliliği her geçen gün daha fazla kendini gösteriyor.

Böyle bir gerekliliğin ortasında son günlerde gündeme oturan Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan anlaşması gelişmeleri, küresel bir ilgi alanı haline gelmişken; söz konusu iş birliği, anlaşmanın taraflarından biri olan Pakistan için bir taraftan stratejik özerklik diğer taraftan bir beka meselesi olarak yorumlanıyor. Bu açıdan İslamabad’ın Ankara ve Riyad ile şekillenen üçlü stratejik iş birliği, Pakistan için sadece bir dış politika hamlesi değil, aynı zamanda ekonomik kırılganlıklar içindeki bir ülkenin jeopolitik önemini yeniden tesis etme çabası olarak değerlendirilebilir. Bu ittifak, Pakistan’a askeri prestijini ekonomik ve diplomatik kazanca dönüştürme, bölgesel etkisini genişletme ve çok kutuplu bir dünyada hayati bir denge unsuru olma fırsatı sunuyor. Ancak bu fırsat yapısı, beraberinde derin imtihanlar ve ikilemleri de beraberinde getiriyor.

 

Savunma Sanayii: Ekonomik Can Simidi mi, Gerçekçi Olmayan Bir Umut mu?

Pakistan’ın son dönemdeki en büyük özgüven kaynağı, şüphesiz savunma sanayiindeki, özellikle de hava kuvvetleri alanındaki görünür başarısıdır. JF-17 Thunder gibi milli projeler ve Hint hava sahasına düzenlediği başarılı operasyon (Şubat 2019), Pakistan’ın teknolojik yetkinliği konusunda uluslararası bir algı oluşturdu. Bu algı, bugün gündeme gelen iş birliği coğrafyasında Pakistan için milyar dolarlık sipariş haberlerine zemin hazırladı: Azerbaycan’a 1.6 milyar dolar, Libya’ya 4 milyar dolar ve Suudi Arabistan’a yönelik benzer büyüklükte anlaşmalar gündeme geldi. Pakistan Savunma Bakanı’nın, bu gelirler sayesinde altı ay içinde IMF’ye ihtiyaç duyulmayacağı yönündeki iddiası, kamuoyunda büyük bir heyecan doğurdu.

Ancak analistler bu iyimserliği temkinli karşılıyor. Büyük savunma projelerinin teslimatı ve ödemelerin tam akışı 5-10 yıl gibi uzun vadeler alabilir; bu da kısa vadeli döviz krizi ve cari açık sorununa acil bir çözüm değildir. Yine de, bu anlaşmaların sembolik önemi İslamabad için çok büyük. Pakistan’ı, silah ithal eden değil, ihraç eden bir ülke konumuna yükseltiyor ve Türkiye ile teknoloji transferi ve ortak üretim (özellikle insansız hava araçları alanında) için kapı aralıyor. Üçlü modelde, Türkiye’nin ileri dron teknolojisi, Pakistan’ın JF-17 platformu ve insan gücünün, Suudi Arabistan’ın finansmanı ile birleşerek, Batı’ya bağımlılığı azaltan yeni bir savunma sanayii ekosistemi potansiyeli taşıdığı savunuluyor.

 

Jeopolitik Denge Sanatı ve “İslam NATO’su” Yorumları

Pakistan için bu ittifak, geleneksel olarak sıkıştığı Hint-Çin denkleminden çıkıp, Afro-Avrasya’nın daha geniş sahnesine açılma anlamına geliyor. Libya, Somali ve Sudan’daki “askeri diplomasi” hamleleri, Türkiye’nin stratejik gölgesinde de olsa, Pakistan’ın projeksiyon gücünü artırıyor. Bu durum, İslamabad’a, özellikle Taliban yönetimindeki Afganistan ve Orta Asya Cumhuriyetleri nezdinde, Hindistan’a kıyasla rekabet avantajı sağlıyor. Bu açıdan ABD Başkanı Trump’ın İran’a yönelik yüzde 25’lik ek gümrük vergisinin, Afganistan’ın İran üzerinden ticaretini zorlaştırırken, Pakistan’ı daha şimdiden alternatif bir transit ve pazar olarak öne çıkardığı örnek gösteriliyor. Hindistan’ın İran üzerinden Orta Asya’ya uzanan Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru’na (NSTC) yönelik yatırımları, bu nedenle risk altında görülüyor.

Fakat Pakistan’ın önündeki en büyük sınav, hassas dengeleri gözetmek. Bir yanda Çin ile stratejik derinliği ve Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru CPEC projesi, diğer yanda geleneksel olarak kendini güçlü hissettiği Körfez’de, artık Suudi Arabistan ile BAE arasındaki rekabette taraf seçmek zorunda kalabileceği tartışılıyor. Bu doğrultuda Pakistan’ın Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır ile yakınlaşmasının, BAE ve onun müttefiki İsrail ile ilişkilerini test edeceği düşünülüyor. Bu noktada, bir “İslam NATO’su” fikri, geniş kesimler için büyük bir heyecan uyandırmış olsa da, bazıları için bu fikir kısa süreli bir perspektiften gerçekçi görünmüyor. Bunun sebebinin ise pek çok İslam ülkesinin enerji güvenliği ve askeri ihtiyaçları nedeniyle ABD ile köklü bağlara sahip olması gösteriliyor. Dolayısıyla ittifakın ilk etapta esnek ve belirli çıkar alanlarına odaklı bir iş birliği modeli olacağı, katı ve kapsayıcı bir askeri pakt olmayabileceği öngörülüyor.

 İlham Aliyev, JF-17C uçaklarını inceledi
Azerbaycan, Pakistan Havacılık Kompleksi (PAC) ve Çin Chengdu Aircraft Corporation (CAC) tarafından ortaklaşa geliştirilen JF-17C savaş uçakları aldı. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, JF-17C uçaklarını Bakü Haydar Aliyev Uluslararası Havalimanı'nda inceledi. (Azertac / AA, 25 Eylül 2024)

 

Nükleer Caydırıcılık ve Diplomatik Kilitleme Gücü

Pakistan’ın üçlü ittifaka sunduğu en kritik ve yeri doldurulamaz katkı, İslam dünyasının tek nükleer gücü olma vasfıyla sağladığı nükleer caydırıcılıktır. Pakistan halkı ve devleti için nükleer güç, sadece Hindistan’a karşı bir savunma aracı değil, aynı zamanda caydırıcılık bağlamında müttefiklerinin (Türkiye ve Suudi Arabistan) bölgesel krizlerde elini güçlendiren diplomatik bir kilitleme aracı olarak da işlev görüyor. Literatürdeki “genişletilmiş caydırıcılık” kavramına atıfla Pakistan’ın bu kapasitesinin, müttefiklerinin diplomatik manevra alanını genişletebileceği savunuluyor.

Nitekim İran’da yaşanan son toplumsal protesto olaylarında ABD’nin olası saldırısının önüne geçen caydırıcı hamlenin, bu üçlü ittifak olduğu savunuluyor. Birçok Pakistanlı analiste göre, Suudi Arabistan’ın hava sahasını kullandırmayı reddetmesi ve Türkiye’nin benzer bir uyarısı ile birlikte Pakistan’ın dâhil olduğu bu ortak duruş, ABD’yi geri adım atmaya zorlayan kritik faktörlerden biri oldu. Bu olayın, İslamabad için nükleer statüsünün, doğrudan kullanımın çok ötesinde, stratejik bir pazarlık ve caydırma aracı olduğunu gösterdiğine inanılıyor. Benzer şekilde, Doğu Akdeniz’deki gerilimlerde Pakistan’ın Türkiye’nin yanında yer alması, İsrail ve müttefikleri için “denklemi bozan” ve tırmanmayı sınırlayan bir denge unsuru olarak değerlendiriliyor. Pakistan’ın Mayıs 2025’te Hindistan’a karşı gösterdiği hava üstünlüğü ve elektronik harp başarısı da, konvansiyonel yeteneklerinin nükleer şemsiyeyi tamamlayıcı rolünü pekiştiriyor.

 

Sonuç: Prestij ve Kırılganlık Arasında Bir Yol

Pakistan için Türkiye-Suudi Arabistan ekseni, ekonomik sıkıntılarını hafifletmek, askeri kapasitesini ihraç etmek ve Hindistan’ı çevreleyen yeni bir jeopolitik mimaride kilit taşı olmak için tarihi bir fırsat görünümünde. Ancak bu yolun, derin bir denge sanatı gerektirdiği düşünülüyor: Çin ile Batı arasında, Suudi Arabistan ile BAE arasında ve de ittifakın gerektirdiği askeri angajman ile iç ekonomik istikrar ihtiyacı arasında. Bu açıdan başarı, Pakistan’ın bu dengeleri korurken, savunma sanayiindeki başarısını sürdürülebilir bir ekonomik kazanca ve nükleer statüsünü ise meşru bir diplomatik etki aracına dönüştürebilmesine bağlı olacaktır.

Üçlü ittifak, Pakistan’a uluslararası arenada yıllardır aradığı saygınlığı ve etkiyi sunabilir. Libya’ya JF-17 satışı, Somali’deki güvenlik anlaşması ve Sudan’daki potansiyel silah anlaşması, bunun somut adımlarıdır. Ancak bu şansı değerlendirmek, dış politikada olduğu kadar içeride de sağlam bir devlet aklı ve gerçekçi bir perspektif gerektiriyor. Pakistan, ekonomik zayıflığına rağmen askeri prestiji ve nükleer gücü sayesinde, Afro-Avrasya’nın yeni güvenlik mimarisinde kritik bir aktör haline gelmiş görünüyor. Bu konumun getirdiği fırsatları ve riskleri yönetmek, İslamabad’ın önümüzdeki dönemdeki en büyük stratejik imtihanı olacaktır.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası