İran tarihi; savaşlar, çatışmalar ve mücadelelerle yoğrulmuş bir geçmişe sahiptir. Bu savaş ve mücadeleler, sadece siyasi ve askeri sonuçlarla sınırlı kalmamış, İran halkının kolektif hafızasında derin izler bırakarak kültürel kimlik ve ulusal değerlerinin hatta gündelik hayatlarının şekillenmesinde etkili olmuştur. Uluslararası aktörler, dış müdaheleler, emperyalist saldırılar ve istilalar, İran devleti ve halkının savaş ve düşman algısında başat rol ifa etmiş, bu durum günümüze kadar devam etmiştir. Özellikle ABD ve İsrail, uzun yıllardır hem siyasi söylemlerde hem de toplumsal bellekte tehdit olarak kodlanmıştır.
Bu tarihi arka planla birlikte 7 Ekim 2023’te İsrail’in Gazze’ye yönelik başlattığı yoğun saldırılar, İran ile İsrail ve onun hamisi konumundaki ABD arasındaki gerilimi farklı bir boyuta taşıdı. İran’ın HAMAS’a verdiği destekle birlikte yürüttüğü nükleer faaliyetler, İsrail tarafından doğrudan tehdit olarak algılandı ve 13 Haziran’da geniş çaplı bir operasyonla İran hedef alındı. İsrail’in “Yükselen Aslan” adıyla İran’ın üst düzey askeri kademesine, bilim adamlarına, askeri ve nükleer tesislerine karşı başlattığı saldırılar, İran kamuoyunda çok yönlü ve farklı tepkilerin ortaya çıkmasına neden oldu.
Yaklaşık yarım asır önce İran’da halkın çoğunluğunun desteğiyle İslam devrimi gerçekleşti. Bu süre zarfında sekiz yıllık İran-Irak Savaşı başta olmak üzere ülkenin atlattığı birçok badirede, halk bu desteğini devam ettirdi. Ancak 2000’lerin başından itibaren halkın tutumunda değişimler yaşanmaya başladı. Siyasi baskılar, beklenen sosyal ve kültürel reformların gerçekleşmemesi, yaptırımlar ve kötü yönetim gibi nedenlerin ortaya çıkardığı ekonomik krizler ve toplumsal gerilimler, halkın yönetime olan destek ve güveninin azalmasının başlıca sebepleri olarak zikredilebilir. Bu bağlamda, 2009’daki Cumhurbaşkanlığı seçimleri, halkın rejime olan desteğinde bir kırılma noktası oluşturmaktadır.
Gençlere yönelik sosyal ve siyasi reform vaatleriyle öne çıkan Mir Hüseyin Musevi, yakaladığı büyük kitle desteğine rağmen seçimleri Mahmut Ahmedinejad karşısında kaybetmiş, kendisi ve çoğunluğu ülkenin genç kesiminden oluşan destekçileri tarafından seçimlerde hile yapıldığı iddiasıyla protestolar düzenlenmişti. Bir yıldan fazla süren bu protestolar, hükümet tarafından şiddetle bastırılmış, müdahaleler esnasında hayatını kaybedenler olmuştu. O tarihten itibaren İranlıların hatırı sayılır bir kesimi, seçimlere olan güvenlerini ve ülkede gerçekleşmesini umdukları reformlara yönelik umutlarını yitirmişti. Ardından 2017, 2019 ve 2023’te çeşitli nedenlerle gerçekleşen toplumsal protestolar da yine sert yöntemlerle bastırılmış, yüzlerce protestocu, kolluk güçlerinin müdahalesi sonucu yaralanmış veya hayatını kaybetmişti.
Altın, döviz ve konut fiyatlarının kontrolsüz yükselişi, muhalif seslere yönelik artan baskı politikası, hicaba riayet etmeyen kadınlara yönelik Ahlak Polisi uygulaması -ki bu nedenle müdahaleye uğrayan ve gözaltındayken hayatını kaybeden Mehsa Emini olayı nedeniyle ülke çapındaki gösteriler, bu uygulamaya yönelik biriken öfkenin patlamasıydı- Telegram, X (Twitter) ve Facebook gibi sosyal medya mecralarının erişime kapatılması, Devrim Muhafızlarının 2020’de füzeyle sehven Tahran yakınlarında düşürdüğü ve 176 kişinin hayatını kaybettiği İran yolcularını taşıyan Ukrayna uçağı hadisesi gibi birçok olay, halkın müesses nizamla arasında derin bir uçuruma neden oldu. Elbette, tüm bu süreçlerde yönetimle bağını hiçbir surette koparmayan, gerek iç politikada gerekse bölgesel ve küresel politika ve stratejilerinde onu gönülden destekleyen sadık bir kesim varlığını koruyageldi.
İsrail’in İran’daki İç Çekişme ve Siyasal Farklılıklardan Yararlanma Çabası
Bu konuya, muhalifler ve reformistler arasındaki nüansa işaret ederek başlamak yararlı olacaktır. Çünkü İran’da muhalif kesim ile reformist kesim arasında önemli farklar bulunmaktadır. Burada sözü edilen muhalifler, İslam Cumhuriyetine temelden karşı çıkanlardır. Reformistler ise düzenin aynı ilkelerle devam etmesi gerektiğini ancak birçok alanda güncelliğini yitirmiş demode norm ve kodlarla hareket etmek yerine günümüzün ve zamanın koşullarına uygun politikaların benimsenmesi ve uygulanması gerektiğini savunanlardır. Bu bağlamda, “Reformist” tanımlamasının İran’da sadece belli bir siyasi kitlenin kendini tanımlamak için seçtiği bir isim olduğunun ve halk nezdinde çok da bir karşılığının olmadığının altını çizmek gerekir. Örneğin, önemli bir reformist figür olarak öne çıkan Hasan Ruhani’nin cumhurbaşkanlığı döneminin, büyük umut ve beklentilerle ona oy veren geniş kitleler tarafından başarısız olarak değerlendirilmesi ve yaşanan hayal kırıklığı ve umutsuzluk, muhalif kesimler ile reformist siyasi aktörler arasındaki güvensizliği oldukça artırmıştır.
Geldiğimiz noktada, İran toplumundaki ideolojik ayrışmanın artık net ve agresif bir şekilde görünür hale geldiğinden bahsetmek mümkündür; rejimi destekleyenler ve rejime karşı olanlar. Yukarıda da bahsedildiği üzere her durum ve şartta rejim yanlısı tutum sergileyen kitle, dış politika süreçlerinde de rejime sonuna kadar destek sağlamaktadır. Bu politikalar arasında İran’ın İslam Devrimi’nden bu yana bölge ülkelerinde yürüttüğü mezhepsel genişleme, devrim ideolojisinin başka ülkelere ihracı ve askeri proxy güçlere sahip olmak gibi amaç ve hedefler de yer almaktadır.
Karşı tarafta yer alanlar yani muhalifler ise özellikle İran’ın en başından itibaren Hizbullah güçlerine ve Filistin direniş güçlerine sağladığı çok yönlü desteğe, Arap Baharı sürecinde Suriye’de Beşşar Esad rejiminin ayakta kalması ve yine Yemen ve Irak’taki milis gruplar için harcadığı milyarlarca dolar bütçeye yönelik sert eleştirilerde bulunmuş, İran halkının mali kaynaklarının söz konusu güçlere aktarılmasına şiddetle itiraz etmişlerdir ki bu itirazı 2009’da vuku bulan olayların ardından popülerlik kazanan “Ne Gazze, Ne Lübnan, Canım İran’a Feda” sloganıyla dile getirmişlerdir. İran’ın kendi içinde birçok ekonomik problemle boğuşurken milyarlarca dolarlık bütçenin başka ülkelere aktarılmasının kabul edilemez olduğunu düşünen muhaliflere karşın rejim yanlıları, söz konusu harcamaların devrimin ve ülkenin bekası için bir gereklilik ve zorunluluk olduğuna aksi takdirde savaşın İran topraklarına taşınacağı ve ulusal güvenliği tehlikeye atacağına dair düşüncelerini savunmuşlardır. İran’ın; Irak, Suriye, Filistin, Lübnan’a yönelik politikaları ve hatta İsrail ve ABD düşmanlığı üzerine kurulu dış politikası, bu iki kesim arasında tartışılan konu olarak günümüze kadar süregelmiştir.
Söz konusu tartışma ve ayrılıklara vakıf olan ve İran’daki her muhalif hareketi yakından takip eden İsrail istihbarat güçleri, yıllarca bu fay hatları üzerinde manevra yapmış; muhalif grupları İran dışında yayın yapan televizyon-radyo kanalları ve sosyal medya üzerinden etkilemeye çalışıp, antik İran’a dayandırdığı tarihi argümanlarla Yahudilerin ve İran halkının kadim dostluğuna vurgu yaparak İsrail’in, her daim İranlıların yanında olduğunu ve İslami yönetime karşı mücadelede onlarla aynı safta yer aldığını belirtmişlerdir. Nitekim İran’a gerçekleştirdiği son saldırılarında da kurtarıcı rolüne bürünerek, İran halkının refah, gelişmişlik ve özgürlüğe ulaşmasının önündeki en büyük engelin İslam Cumhuriyeti olduğunu dolayısıyla İran’a saldırılarının sadece güvenlik gerekçesiyle olmadığını, rejimi ortadan kaldırmak suretiyle İran halkına bir tür özgürlük ve refah hediyesi olduğu söylemini geliştirerek iç muhalefetten faydalanmaya çalışmış ve saldırılarını meşrulaştırma çabası içerisine girmiştir.
İran Halkının Tutumu Nasıl Olmuştur?
Öncelikle şunu söylemek gerekir ki İranlılar vatanlarına gönülden bağlı, milliyetçi insanlar olarak öne çıkmaktadırlar. Ülkelerinin geçmişine, tarihi ve kültürel değerlerine oldukça önem veren ve bunu gerek bireysel sohbetlerinde gerekse en üst düzey ve uluslararası platformlarda vurgulayan ve öne çıkaran bir millettirler. İç meselelerinde her ne kadar fikir ayrılığı ve çatışma yaşasalar da tarih boyunca dış-yabancı unsurlara karşı birleşme ve ulusal değerlerini müdafaa etme ve koruma becerisini çoğunlukla gösterebilmişlerdir. Bundan dolayıdır ki İsrail, İran İslam Cumhuriyeti aleyhine propaganda yaparken rejimi, İrani değerlere sahip olmayan dolayısıyla milli değil, dini-İslami bir rejim olarak tanımlamak ve suçlamak suretiyle İranlıları gayrimilli olan bu yönetime karşı eyleme ve dönüşüme teşvik etmektedir.
13 Haziran’dan bu yana sosyal medya üzerinden İran içinde neler yaşandığına bakıldığında özellikle muhalif kesimin kendi içinde bir bölünme yaşadığı açıkça görülmektedir. Bir kısmı, tek öncelikli hedeflerinin İslam rejiminden kurtulmak olduğu ve bunun nasıl ve kim tarafından gerçekleştirileceğinin önemli olmadığı fikrini hararetli bir şekilde savunurken, bir kısmı da yine aynı öncelikli hedefi dile getirmekle birlikte bunun dış güçler vasıtasıyla hele ki İsrail gibi mazisi kan ve vahşetle dolu bir gücün desteğiyle gerçekleşmesinin milli onurla bağdaşmayacağını, bunun aşağılayıcı, ilkesizlik ve vatan hainliği olarak değerlendirileceği fikrini savunmaktadırlar. Aşırı muhalifler tarafından “Gri Kitle” veya “Gizli Mollaseverler” olarak adlandırılan bu grup, İranlıların, kendi kaderlerini kendilerinin belirlemesi gerektiğini dile getirerek düşman karşısında milli birlik ve dayanışmanın gerekliliğine vurgu yapmaktadırlar. İslam Devrimi’nden bu yana yaşanan bu büyük kırılma noktasında, rejim karşıtlarından bazılarının dillendirdiği “amaca giden her yol mübah değildir” söylemi, muhalif cenahta oluşan fikir ayrılığının işaretidir.
Rejimi destekleyen kitle açısından ise son yıllarda yaşananların onlar için büyük bir hayal kırıklığı, sarsıcı ve travmatik bir durum oluşturduğu söylenebilir. Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, İran nükleer programının kilit ismi Muhsin Fahrizade’nin ve HAMAS’in siyasi lideri İsmail Heniyye’nin İran içinde terör yoluyla katledilmesi, Nasrallah’ın öldürülmesi ve İsrail’in, İran’ın Şam büyükelçiliğine yaptığı saldırıya İran’ın verdiği yetersiz cevaptan sonra, İsrail tarafından yapılan son saldırıların büyüklüğü ve oluşturduğu derin tahribatın yeni bir travmatik etki bıraktığından bahsetmek mümkündür.
İsrail’in ilk saldırı dalgasında Genelkurmay Başkanı, Devrim Muhafızları Genel Komutanı ve Devrim Muhafızları Hava ve Uzay Komutanı’nın öldürülmesi, tüm kırmızı çizgilerin aşıldığı anlamına geliyordu. Buna ek olarak hem ilk gece hem de operasyon boyunca tüm nükleer tesislerin, askeri üslerin ve ana devlet binalarının vurulması, İsrail’in artık yapmadığı tek bir hamleyi gösteriyordu. O da dini lider Ali Hamaney’in ortadan kaldırılmasıydı. Yaşananları büyük bir öfke ve üzüntüyle karşılayan rejim destekçileri, intikam sloganlarıyla düşman İsrail’e unutamayacağı tarihi bir cevap verilmesi hususunda sonucu ne olursa olsun cesur, kararlı ve ısrarlı bir duruş sergilemekten çekinmediler.
İran’ın günler boyunca art arda sürdürdüğü füze saldırıları, her ne kadar hem İran halkı hem de dünya müslümanları için kısmen tatmin edici ve gönül rahatlatıcı olsa da bu saldırıların İsrail’in oluşturduğu tahribata kıyasla oldukça zayıf ve yetersiz kaldığı ortadadır. Ezcümle İran’daki rejim destekçileri her ne kadar bunun farkında olsalar da farkında oldukları bir şey daha var ki o da taraflar arasındaki asimetrik güç dengesidir. İran semalarının günlerce İsrail savaş jetlerinin rahatça manevra yapabileceği bir alana dönüşmesi ve Mossad istihbarat elemanlarının İran toprakları içerisinde operasyon yapma güç ve kabiliyetinin İran halkının toplumsal psikolojisinde nasıl bir çöküş ve travma bıraktığını anlamak mümkündür.
Tüm bu yaşananlar birlikte değerlendirildiğinde, İsrail saldırılarının İran muhalefetini ikiye böldüğü görülmektedir. İster rejim yanlısı ister bölünen muhalefet, hepsinin milli refleksle hareket ettikleri ortak noktalarının vatanseverlik, toplumsal dayanışma ve milli bağımsızlık olduğu dikkat çekmektedir. Ülkelerinin karşı karşıya olduğu dış tehdit karşısında iç meseleleri ve fikir ayrılıklarını ikinci plana atarak birlik ve dayanışma içerisinde olabilme iradesi, İran halkının tarih boyunca dış müdahalelere karşı gösterdiği direniş ve aidiyet duygusunun en net tezahürlerinden bir diğeridir. İdeolojik farklılıklarına rağmen halk, İsrail’in umduğu gibi fırsatı bir ganimet olarak görmedi ve sokaklara inmedi. Tüm bunlar, İran’da değişimin dış müdahaleyle değil, halkın kendi dinamikleriyle gerçekleşeceğine işaret etmektedir. İsrail’in yürüttüğü çok yönlü savaş taktiği, İran’ın iç çekişmelerini ve kırılganlıklarını ortaya çıkardı ama onları istediği şekilde yönlendiremedi. İran’ın artık eskisi gibi olmayacağı da muhakkaktır. Halk söz sahibi olmak ve daha fazla belirleyici rol üstlenmek isteyecektir ancak bunun nasıl şekilleneceğini ise zaman gösterecektir.
