Palantir şirketi tarafından yayınlanan “Teknolojik Cumhuriyet” manifestosu, yeni tartışmaları beraberinde getirdi. Çünkü yayınlanan manifesto, alelade bir şirket vizyonu olmanın ötesinde içinde yaşadığımız asrın yeni hâkimiyet rejiminin, dijital bir kolonizasyonun aleni beyannamesi olarak da okunabilir. Peter Thiel ve Alex Karp imzalı bu metin, yapay zekâyı salt teknik bir enstrüman olmaktan çıkarıp doğrudan doğruya jeopolitik tahakkümün asli unsuru hâline getirmektedir. Yazılım endüstrisinin Amerikan Birleşik Devletleri’ne karşı taşıdığı o meşhur “ahlaki borç” söylemi, teknolojinin artık nötr bir saha değil, siyasi ve askeri seferberlik zemini, yani bir nevi dijital cephe olarak telakki edildiğini göstermektedir.
Esasında burada gördüğümüz manzara, klasik sömürgeciliğin dijital çağdaki bir yeniden üretimidir. Dün, medeniyet götürme iddiasıyla meşruiyet devşiren emperyal akıl, bugün güvenlik gerekçeleri ve algoritmik üstünlük mefhumları üzerinden kendisini yeniden tahkim etmektedir. Geçmişte “beyaz adamın yükü” retoriği, nasıl hiyerarşik bir dünya nizamı inşa ettiyse, bugünün yapay zekâ merkezli teknoloji dili de benzer bir epistemik tahakküm üretmektedir. Bazı kültürlerin “ilerlemeye daha yatkın” bazı toplumların ise “sevk ve idare edilmeye muhtaç” olduğu fikri, aleni şekilde manifestoda yer aldığına göre, bu zihniyetin yıkıldığını ya da geride kaldığını söylemek güç. O zaman artık yalnızca askeri sahada ya da diplomatik masalarda değil, doğrudan algoritmaların karar mimarisinde ve kod satırlarında da mücadele zorunluluğu doğmaktadır.
Algoritmik Etiğin Tasfiyesi
Palantir manifestosunda en dikkat çekici husus, yıllardır evrensellik, şeffaflık, insanlığın ortak çıkarı gibi maskelerin ardına gizlenen tikel oligark menfaatlerin, artık saklama ihtiyacı duyulmadan ilan edilmesidir. Teknoloji devleri, uzunca bir müddet kendilerini hudut aşan, ideolojiler üstü ve insanlığın hayrına hizmet eden yapılar olarak takdim ederlerken bu manifestoyla beraber maskenin düştüğünü görüyoruz. Manifestoda yer alan çağrı, diğer şirketleri de benzer bir tutum sergilemeye davet ederken; yapay zekâyı bir silah haline getirmeyi, Batılı toplumun âli çıkarlarını korumayı ve teknolojiyi zayıfların üzerinde tahakküm kurma aracı haline getirmeyi vadediyor.
Evrenselcilik söylemi de aslında pazarı genişletme ve altyapısal nüfuz için stratejik bir maske ve geçmiş kapitalist deneyimlerin bir yansımasından ibaret. Aslında tikel olan, kendisini evrensel göstererek diğer ülkelerin düzenleyici müdahalelerini de ilerlemeye direnç olarak yaftalamaya devam ediyor. Geçmişte merkantilist söylemlere karşı çıkan burjuva eliyle küreselleşen ticaret, bugün de özgürlük-güvenlik dengesine sığınarak ülkelerin meşru ve yasal düzenleme adımlarını sürekli olarak özgürlüğe darbe nidalarıyla savuşturmaya çalışıyor.
Bu Batı merkezli teknolojik paradigma; Gazze’de, İran’da insan canına kıyarken “kabul edilebilir hata payı” savunmalarına sığınıyor. Masumla mazlumu ayırt etmek yerine kodlar eliyle sistematik katliamlardan kaçınmıyor. Çocuklar, kadınlar, okuldakiler, hastanedekiler; kodlar gözünde yalnızca kabul edilebilir sayılara dönüşüyor. Manifestoda imzası bulunan Karp’ın “düşmanı korkutma” retoriğiyle örtüşen bu vahşet, teknolojinin zihinsel dünyasına işaret etmektedir. Yine manifestoda yer alan Thiel’in transhümanist vizyonu ve “insan ırkını güncelleme” tutkusu, bir başka kirli zihnin dışa vurumudur. Bu zihnin arka planında sürekli bir ast/üst ilişkisi, sürekli bir elit yaklaşım ve yönetme iddiasını görmek mümkündür. Zaten kendisi, bazı toplumların bazılarından üstün olduğunu doğrudan iddia ederek YZ eliyle tahakkümü oldukça makul görmektedir. Ancak bu yapay zekânın müstakil hatası değildir, yapay zekâyı suçlamak da yeterli değildir. Önemli olan arka plandaki algoritmanın dayandığı zihni görebilmek ve bu zihnin kirli dünyasının “bize” bakışını anlayabilmektedir. Genelde teknolojinin özelde ise yapay zekânın nötr bir alan değil, jeopolitik bir seferberlik zemini olduğunu görebilmektir mesele.
Aslında ortaya çıkan teknoloji şirket orijinli her krizde yeni bir kirli çamaşır sepetini görüyoruz, ancak yine de meselenin ne kadar büyük olduğunu idrak edemiyoruz. Palantir manifestosunun yankıları devam ederken Elon Musk’ın OpenAI’ye karşı 2026’da açtığı dava bir başka çalkantıyı gündeme getirmiştir. Musk, şirketin “insanlık yararına” misyonundan saparak kâr odaklı bir tiranlığa evrildiğini savunurken, kendi YZ şirketi xAI, transhümanist şüphelisi Neuralink, milyonlarca insanın enerji ihtiyacını tek kalemde sömüren SolarCity gibi şirketlerinin çabalarını göz ardı etmektedir. Tek başına enerji, uzay, küresel internet, akıllı araç, yapay zekâ, tıp gibi alanlarda hâkim şirketlere sahipken başka şirketlerin hegemonya çabalarından dem vurmaktadır. Ancak Musk’ın haklı olduğu nokta, insanlık için çalışacağı iddiasıyla yola çıkan OpenAI’nin, savaşlarda YZ’yi bir silah haline getirmeye katkı sunmaya başlamasıdır.

Epistemik Özgürleşme ve Değere Dayalı Teknoloji
Batı dünyası; bu manifestolar, davalar, ifşalar eliyle zihniyetini tekrar tekrar açığa vururken Türkiye gündeminde iki ismin bu anlayışa karşı çıkan görüşlerinin gündem olması, bu yazıya da vesile oldu aslında. Selçuk Bayraktar’ın, Palantir manifestosuna karşı ortaya koyduğu teknolojinin ahlaki, vicdani ve insan onurunu merkeze alan bir vizyonla geliştirilmesi gereği vurgusu ve teknolojinin arkasındaki zihni sorgulayan yaklaşımı bu açıdan oldukça değerli. Diğer taraftan Esra Albayrak’ın World Decolonization Forum’daki hitabı, sömürgeci zihniyetin sorgulanması adına kıymetliydi. Bu zihniyetin, işgal ettiği dünyaya “ismini silmek, dilini silmek ve kendini efendileştirmek” üçlemesiyle hâkim olduğunu hatırlatan bu hitap, dijital çağdaki veri sömürüsü, dil hâkimiyeti ve algoritmik tahakküm üçlemesini de betimliyor aslında.
Tabii dijital çağın sömürgeciliği artık tanklarla değil, algoritmalarla icra edildiğinden mülhem, geniş alanlara ihtiyaç yok. Dijital yayın platformlarından sosyal medyaya, uygulamalardan teknolojik araçlara, işletim sistemlerinden yazılımlara her noktadan düşünce dünyamıza işgal hareketleri, gerek evimizde gerek cebimizde devam ediyor. Bu açık ama kapalı işgal; platform bağımlılığı, algoritmik yönlendirme, düşünce dünyasını biçimlendirme şekillerinde kendini gösteriyor. Bu sebeple dekolonizasyon mücadelesi devam ediyor, dijital dünyadaki bağımsızlık mücadelesi ihtiyacı günden güne büyüyor. Bir yanda teknoloji yarışında geri kalmama gayesi diğer yanda teknolojiyi insani değerlerle yoğurarak insanlığa hizmet gayesi. Dünyadaki mazlumların sığınağı, masumların sözcüsü, haklının ve hakkın savunucusu olmak gayesinin bir boyutunu da değere dayalı dijital alanın inşası oluşturuyor.
Teknolojide İnsan Merkezli İstikamet ve Türkiye
Bu küresel tablo karşısında Türkiye’nin önündeki tarihi vazife, algoritmik bağımsızlığı insan onuruyla harmanlayan yeni bir paradigma inşa etmek, Batı merkezli algoritmik hegemonyaya karşı kendi egemen yol haritasını çizmektir. Zihinsel düzlemde epistemik bağımsızlığı tesis etmenin bugünkü yolu, teknolojiyi inşa eden ve dijital alanı biçimlendiren düşünceleri ve duyguları özgünleştirebilmektir. Bunun yolu da ancak teknolojinin gelişim çizgisinde söz sahibi olmakla mümkündür.
İlk aşamada kurumsal düzeyde ulusal veri egemenliğini, denetim mekanizmalarını ve yerli yapay zekâ altyapılarını hızla güçlendirmek zorunluluktur. Bir yandan var olana karşı koruyucu tedbirler bir yandan geleceği şekillendirecek atılımları destekleyen adımlar önceliklerimizdendir. Fırsatları değerlendirirken algoritmik ön yargı, mahremiyet ihlali ve jeopolitik bağımlılık gibi riskleri göz ardı etmeden; bireyi, veri nesnesi olmaktan çıkarıp iradesi korunan bir özne hâline getirmek amaçlanmalıdır.
Basit kullanıcı sözleşmeleriyle korunduğumuzu zannederken bugün açıkça görüyoruz ki, bir güç unsuru olarak teknoloji ve teknolojiyi üretenlerin söylemi, küresel nüfuz inşasının stratejik bir aracı. Dolayısıyla ne sosyal medyanın ne büyük dil modellerinin ne elimizdeki telefonların ne veri toplayan diğer teknoloji unsurlarının masum olmadığını ve kime ne kadar hizmet ettiğini anlamaya çalışmalıyız. Bu tartışmalar, bugünkü algoritmaların sivil hakları ve yaşam hakkını sessizce tasfiye etmesine olanak sağlayabileceğini gözden kaçırmamalıyız. Aslında insanı bir veri setine indirgeyen bu anlayış karşısında yapılması gereken, algoritmik tahakküme karşı “bizim değerlerimizin” dâhil olduğu bir zihniyeti hâkim kılabilmek. Çocuklarımızı “kabul edilebilir kayıp” olarak kodlayan sistemlere karşı merhameti, ahlakı ve insan iradesini merkeze alan bir medeniyet hamlesi sadece milli değil küresel bir zorunluluk.
