7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da toplanan 36. NATO Zirvesi, Rusya-Ukrayna Savaşı, savunma harcamaları veya Avrupa güvenliği gibi ana temaların yanında, NATO’nun mücavir bölgelere yönelik politikaları bağlamında da kritik gündemlere ev sahipliği yaptı. Bu kapsamda Zirve, ittifakın güney kanadını oluşturan Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerin yeniden tanımlandığı bir platform olarak da görülebilir. NATO’nun ABD-İran Savaşı ile stratejik bir belirsizlik sarmalına giren Körfez ülkeleriyle ilişkileri bu zirvede özellikle gündeme alınmıştır.
Ankara’da gerçekleştirilen zirve, 2004 İstanbul Zirvesi’nde Körfez ülkeleri ile başlatılan İstanbul İşbirliği Girişimi’nin (İİG) 22 yıl sonra yeniden stratejik önem kazandığını göstermektedir. Hatırlanacağı gibi 2004 İstanbul Zirvesi'nde başlatılan İstanbul İşbirliği Girişimi, NATO’nun Körfez ülkeleriyle kurumsal temasının başlangıç noktasını oluşturmuştu. Ancak aradan geçen 22 yıl boyunca bu girişim, beklenen dönüştürücü etkiyi gösterememiştir. Ankara Zirvesi’nin bu denklemi yeniden canlandırma potansiyeli hem sembolik hem de stratejik bakımdan değerlendirilmeyi hak etmektedir.
İİG’nin kuruluşundaki temel amaç, NATO’nun Ortadoğu ve Körfez bölgesindeki güvenlik mimarisine kapsayıcı ve paylaşımcı bir biçimde dâhil olmak suretiyle katkıda bulunmasıydı. Özellikle Körfez ülkelerinin güvenlik sağlamada dışa bağımlı olmaları ve kırılgan bir yapı arz etmeleri, bu girişimin arka planındaki gerekçelerdi. Ancak 2004’te bu girişime 6 Körfez ülkesinden 4’ü katılmış ve bu nedenle tam bir kapsayıcılık sağlanamamıştı. Ancak NATO, İİG’ye katılan Katar, Bahreyn, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne zamanla diğer Körfez ülkelerinin de katılabileceğini ümit ederek bu girişime yatırımını sürdürdü.
Gelinen noktada, bu girişimin üyeliğinin hâlâ dört ülkeyle sınırlı kalması ve Suudi Arabistan ile Umman’ın girişimin dışında kalmayı sürdürmesi, hem sembolik bir eksiklik hem de yapısal bir zafiyet olarak değerlendirilebilir. Basra Körfez jeopolitiği ve Hürmüz Boğazı’nın güvenliği söz konusu olduğunda en kritik ülkelerden olan Suudi Arabistan ve Umman’ın İİG’ye dâhil olmaması, bu girişimin bugüne kadar “sınırlı etkili” bir çerçeve olarak kalmasının başlıca nedeni olarak gösterilebilir. Nitekim bu durum, Körfez ülkelerinin kendi aralarındaki farklılaşan güvenlik algıları ve dış angajmanlarının NATO ile iş birliğinde oluşturabileceği sınırlılıkları da ortaya koymaktadır. Dolayısıyla İİG’nin beklenen gelişme trendini gösterememesi, yalnızca NATO’nun bölgesel önceliklerindeki dalgalanmalarla değil, Körfez ülkelerinin farklılaşan yaklaşımlarıyla da açıklanabilir.
Kriz Gölgesinde NATO-Körfez İş Birliği
Körfez jeopolitiği açısından bakıldığında 2026 Ankara Zirvesi’ni 2004 İstanbul Zirvesi’nden ayıran temel unsurun, toplantının gerçekleştiği konjonktür olduğu söylenebilir. İstanbul Zirvesi, NATO’nun tarihindeki en büyük genişleme dalgasını izleyen ve nispeten iyimser bir küresel konjonktürde düzenlenmişti. Ankara Zirvesi ise ABD ile İran arasında aylarca süren savaşın Körfez ülkelerini doğrudan etkilediği ve güvenliklerini ciddi biçimde tehdit ettiği belirsiz bir jeopolitik ortamda toplanmıştır. Bu durum, İİG’nin bu yılki oturumunu, önceki yılların rutin diplomatik temaslarından somut biçimde ayırmıştır.
Bu bağlamda NATO dışişleri bakanları ve Körfez ülkelerinden gelen temsilciler, zirve marjında düzenlenen toplantıda bir araya gelmişlerdir. Toplantıda Körfez bölgesinde yaşanan çatışmanın ortaya çıkardığı güvenlik sınamaları karşısında iş birliğinin güçlendirilmesi hususunda mutabakata varılmıştır. Bu yaklaşım, girişimin söylemsel bir iş birliği bağlamının ötesine geçerek artık kriz yönetimi eksenli bir işleve evrilme eğiliminde olabileceğine dair işaret olarak değerlendirilebilir. Bu noktada dikkat çekici bir husus ise, Avrupalı müttefiklerin söylemindeki değişimdir. Körfez’in istikrarının artık yalnızca bölgesel bir mesele değil, doğrudan Avrupa güvenliğinin ve enerji arz güvenliğinin bir parçası olarak çerçevelenmesi, İİG’nin stratejik ağırlığını artıran bir söylem kayması olarak okunabilir. Bu kayış, İttifak içinde uzun süredir tartışılan “360 derece güvenlik” yaklaşımının Körfez özelinde somutlaşmasına da işaret etmektedir.
Öte yandan temsil açısından bakıldığında ise dikkat çeken bir hususun NATO ülkelerinin dışişleri bakanları toplantıya katılırken Körfez ülkelerinden sadece Kuveyt’in dışişleri bakanı düzeyinde katılım göstermiş olmasıdır. Toplantıya Katar’dan dışişlerinden sorumlu Devlet Bakanı el-Khulaifi, BAE’den savunmadan sorumlu Devlet Bakanı Muhammed bin Mübarek Fadıl el-Mazrui ve Bahreyn’den Dışişleri Bakanlığı İkili İlişkiler Genel Müdürü Şeyh Abdullah el-Halife’nin katılması, Körfez ülkelerinin, güçlü diplomatik mesajlar ve iş birliği söylemlerine rağmen, zirveden sınırlı bir beklenti içerisinde olduğunu ortaya koymaktadır.
Pozitif çıktılar açısından değerlendirildiğinde ise zirvede İİG kapsamında NATO ve Körfez ülkeleri arasında bazı somut adımların atılabileceğine dair müzakerelerin yapıldığı görülmüştür. Bu kapsamda Katar ile NATO arasında iki taraf arasındaki sivil ve askeri iş birliğini çerçeveleyecek bir ortaklık programı üzerinde mutabakata varılması ve Katar’da kurulması planlanan bölgesel bir barış destek operasyonları merkezinin kuruluş sürecinin son aşamaya yaklaşması, İİG’nin istişari bir platform olmanın ötesine geçme sürecinin somut adımları olarak değerlendirilebilir. Katar’dan zirveye katılan Devlet Bakanı el-Khulaifi yaptığı açıklamada, ülkesinin İİG’ye büyük önem atfettiğini ve somut çıktıları hayata geçirmeye hazır olduklarını vurgulamıştır. NATO ile iş birliğinde somut adımlar atan bir başka ülke olan ve İİG-NATO bölgesel merkezine ev sahipliği yapan Kuveyt, Ocak 2026’da Kuveyt-NATO Siyasi ve Güvenlik Diyaloğu Mekanizmasını hayata geçirmiştir. Ankara zirvesine katılan Kuveyt Dışişleri Bakanı Şeyh Cerrah Cabir el-Ahmed el-Sabah da yaptığı açıklamada, İİG Bakanlar Zirvesinin 2027’de Kuveyt’te düzenlenmesi önerisinde bulunmuştur.
NATO-Körfez İş Birliğinin Geleceği
Gelinen noktada NATO’nun Körfez ülkeleriyle yenilenen temaslarının mevcut krizlerin ürettiği geçici bir ivmenin ürünü mü olduğu yoksa kalıcı yapısal adımları hayata geçirmeyi amaçlayan bir sürecin sonucu mu olduğu belirsizliğini korumaktadır. İran savaşı sürecinde ABD’ye tam bağımlı güvenlik mekanizmasının işlevsizliğini fark eden Körfez ülkelerinin güvenlik arayışı süreci göz önünde bulundurulduğunda NATO’yu da yeni bir güvenlik sağlayıcı alternatif olarak değerlendirmek isteyecekleri söylenebilir. Öyle ki NATO üyesi ülkelerden ABD ve Türkiye ile hâlihazırda güçlü iş birlikleri yürüten Körfez ülkelerinin NATO ile kurumsal iş birliklerini somutlaştırma hedefi de olabilecektir. Ankara Zirvesi’nin ev sahibi olarak Türkiye’nin bu süreçteki rolü de dikkat çekmektedir. 2004 İstanbul Zirvesinde genişleme sürecinin ev sahibi konumundaki Türkiye, 2026’da hem coğrafi konumu hem de artan savunma sanayii kapasitesi nedeniyle İttifak’ın güney kanadında daha merkezi bir aktöre dönüşmüştür. Suriye’nin yeniden inşa sürecinin NATO’nun etki alanı ile Körfez sermayesi arasında bir köprü olarak konumlandırılma çabaları da bu merkezi rolün somut yansımalarından birisi olarak söylenebilir. Türkiye’nin savunma sanayii alanında kaydettiği gelişmeler ve askeri caydırıcılık anlamında hatırı sayılır bir aktör haline dönüşmesi, Körfez ülkeleri açısından Ankara’yı önemli bir güvenlik partneri haline getirmektedir.
Sonuç olarak, Ankara Zirvesi’nin Körfez ülkeleri açısından sınırlı ancak geleceğe dair olumlu yansımaları olmuştur. Zirvenin İstanbul İşbirliği Girişimi özelinde ortaya çıkardığı etkileşimler, 22 yıldır görece sınırlı gelişme kaydeden bir girişimin krizle birlikte yeniden anlam kazanabildiğini göstermektedir. Bu noktada en önemli soru işareti bu ivmenin kalıcı bir kurumsal mimariye dönüşüp dönüşmeyeceğine ilişkin ortaya çıkmaktadır. NATO-İİG diyaloğunun ABD-İran savaşının hazırladığı jeopolitik belirsizlik ortamının ürettiği dönemsel bir refleks olarak mı kalacağı tarafların gelecek süreçte atacakları somut adımlarla kendisini gösterecektir. Bu noktada belirleyici unsurlar arasında Suudi Arabistan ve Umman gibi kilit aktörlerin girişime dahil olup olmayacağı ve somutlaşan iş birliği programlarının uygulamaya ne ölçüde yansıtılacağı olacaktır. Dolayısıyla NATO’nun Körfez’deki geleceğinde en somut dinamiğin söylemsel dayanışmadan kurumsal iş birliğinde sürekliliğe geçişin başarılabilmesi olarak belirtilebilecektir.
