Kriter > Dosya > Dosya / İran-ABD Savaşı |

İsrail’in ABD-İran Savaşındaki Rolü: Azmettirici mi, Taraf mı?


Şimdiye kadar İsrail’in tüm ikna çabalarına rağmen İran ile doğrudan yüzleşmeyi tercih etmeyen ABD’nin bugün neden bu kadar şahinleştiği ve sadece İran’ın nükleer programı değil diğer pek çok konuyu da İran’a dayatarak savaşa zorladığı, cevabı en çok aranan sorudur. ABD’deki tutum değişikliğinin yaklaşan ara seçimleri kazanmak için ihtiyaç duyulan bir başarı hikâyesi yazmak, ekonomik başarısızlıkları unutturmak ve Esptein dosyasının üzerini örtmek gibi bazı iç politika gerekçeleri olsa da, asıl sorumlu tahmin edileceği üzere İsrail’dir.

İsrail in ABD-İran Savaşındaki Rolü Azmettirici mi Taraf mı
(Dilara İrem Sancar / AA, 24 Haziran 2025)

22 Haziran 2025’te İran’ın Fordo ve Natanz nükleer tesislerini vurarak İsrail ile İran arasındaki 12 Gün savaşına son veren ABD’nin, son iki aydır gözünü yeniden İran’a diktiği ve bölgeye yaptığı askeri yığınak ile İran’ı vurmakla tehdit ederek, yeni bir nükleer anlaşmaya zorlaması tüm dünyada endişeyle karışık bir merakla takip edilmektedir.

Aslında ABD ile İran arasındaki gerilim ve tehdit dili yeni olmamakla birlikte, ABD’nin belki de ilk kez İran’ı tam bir teslimiyet anlaşmasına ikna etmek, bu mümkün olmazsa da kapsamlı bir saldırı gerçekleştirip rejimi değiştirerek yeni yönetimle yola devam etmek üzere bir güç projeksiyonu uyguladığı görülmektedir.

Haliyle şimdiye kadar İsrail’in tüm ikna çabalarına rağmen İran ile doğrudan yüzleşmeyi tercih etmeyen ABD’nin bugün neden bu kadar şahinleştiği ve sadece İran’ın nükleer programı değil diğer pek çok konuyu da İran’a dayatarak savaşa zorladığı ise cevabı en çok aranan sorudur. Bu sorunun cevabını bulmak için ABD’nin İran politikasındaki değişimin sebeplerine yakından bakmak icap etmektedir. ABD’deki tutum değişikliğinin yaklaşan ara seçimleri kazanmak için ihtiyaç duyulan bir başarı hikâyesi yazmak, ekonomik başarısızlıkları unutturmak ve Esptein dosyasının üzerini örtmek gibi bazı iç politika gerekçeleri olsa da, asıl sorumlu tahmin edileceği üzere İsrail’dir.

Dolayısıyla her ne kadar 28 Şubat sabahı yeniden patlak veren savaşın tarafları ABD ile İran gibi gözükse de, hem azmettirici olarak hem de savaşa yol açan saldırıyı başlatan ve bundan dolayı İran’ın hedefi olan İsrail’in, savaşın doğrudan tarafı olduğu değerlendirilmektedir. İsrail’in bu süreçteki rolünün daha iyi anlaşılabilmesi için de; önce ABD’nin 1979 sonrası İran ile ilişkilerine kısaca değinilecek, ardından İsrail’in ABD’nin İran politikasındaki değişimi nasıl kotardığı anlatılacak ve savaş çıktıktan sonra İsrail’in sürece ne kadar dâhil olacağı ile savaşa yönelik hazırlıklarının neler olduğu açıklanmaya çalışılacaktır.

 

ABD’nin 1979 Sonrası İran Politikası

İkinci Dünya Savaşı kurulan uluslararası sistemin majör aktörü olan ABD, hem petrol zengini hem de Sovyetler Birliği’ne sınır olan İran’a kayıtsız kalmamış, 1953’teki Musaddık darbesiyle 1979’a kadar sürecek yönetimi belirlemiş ve en yakın müttefiki olmuştur. Ancak 1979’daki İslam Devrimi sonrası Humeyni’nin yürürlüğe koyduğu, “Ne Doğu ne Batı, yalnızca İslam Cumhuriyeti” şiarıyla Batı kampından ve ABD’den uzaklaşan İran, ABD’yi de “büyük şeytan” olarak tanımlamıştır.

Bu tarihten itibaren ABD’nin yaptırımlarına ve ambargolarına maruz kalan İran, bir taraftan yeni rejimini kurumsallaştırmaya çalışırken diğer taraftan da İsrail’in nükleer silaha sahip olduğunun ortaya çıkmasıyla nükleer çalışmalara başlamıştır. Ancak İran’ın nükleer programı 2003’te ifşa olmuş ve bu tarihten itibaren de İsrail’in ABD ile İran’ı karşı karşıya getirme ve İran’ın parçalanması veya en kötü ihtimalle rejiminin değişmesine yönelik ısrarlı takibi başlamıştır.

Ancak İsrail’in tüm itirazlarına rağmen Obama, 2015’te İran ile nükleer anlaşma imzalamış ve bu sayede İran ile ABD ve AB arasında kısa süreli de olsa bir bahar havası yaşanmıştır. Fakat İsrail’in ısrarlı talebi üzerine Trump’ın 2018’de bu anlaşmadan çıkmasıyla bahar dönemi sona ermiştir. Buna rağmen ABD’nin İran ile doğrudan yüzleşmek yerine sadece İran’ın vekil güçlerini koordine eden Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani’yi öldürmeyi tercih ettiği görülmüştür.

Trump ikinci dönemine başlarken de İran ile müzakereye açık olduğu mesajını vermiş ve 2018’de çıktığı nükleer anlaşmadan daha iyi şartlarda bir anlaşma yapmak istediğini açıklamıştır. Hatta bu açıklamaların akabinde taraflar arasında müzakereler başlamış ve 12 Gün savaşının başladığı tarihe kadar beş tur görüşme yapılmıştır.

ABD uçakları İsrail'de
İran'a yönelik muhtemel ABD saldırısı tartışılırken ABD ordusuna ait yakıt ikmal uçakları, İsrail'in Ben Gurion Havalimanı'nda görüntülendi. (Gideon Markowicz / AA, 25 Şubat 2026)

 

İsrail ABD’nin İran’a Yönelik Pozisyonunu Nasıl Değiştirdi?

ABD ile İran arasındaki tüm gerilime rağmen doğrudan bir savaşın tarafı olmak istemedikleri önceki bölümde anlatılmıştı. Aslında bunun arka planında İran’ın bölgede kurmuş olduğu vekil güçler mimarisi sayesinde, olduğundan daha güçlü görünmesi ve ABD’nin de İran’a saldırmanın maliyetini tam olarak kestirememesi yatmaktaydı. Dolayısıyla İran’ın Irak kadar kolay bir lokma olmayacağı tahmin ediliyor, büyük bedellerin ödeneceği ve belki de başarısız olunacak bir maceraya girilmek istenmiyordu.

Ancak İsrail’in 7 Ekim 2023’ten sonra, sözde HAMAS’ı ortadan kaldırmak bahanesiyle başlattığı Gazze’ye yönelik saldırıların, İran’ın bölgedeki vekil güçlerini zayıflatmak ve mümkünse ortadan kaldırmak için Lübnan, Suriye ve Yemen’e doğru genişlemesiyle bölgedeki dinamikler değişmiştir. Hizbullah’a çok büyük zayiat verdirilmesi, Suriye’de Esad rejiminin devrilmesiyle İran’ın denklem dışında kalması ve Husiler’in de İran’a destek veremeyecek hale getirilmesiyle İran’ın vekil güçlere dayalı güvenlik mimarisi çökmüştür. İsrail’in İran’a yönelik giriştiği yıpratma savaşında başarılı olduğunu düşünerek 1 Nisan 2024’te Şam’daki İran konsolosluğunu vurması, o zamana kadar vekil aktörler üzerinden devam eden gerginlikte dönüm noktası olmuştur. Zira bu tarihten sonra taraflar ilk kez birbirlerini doğrudan hedef almışlardır.

Dolayısıyla süreci çok yakından takip eden ve misilleme süreçlerinde İsrail’e hava savunma desteği sağlayan ABD de, İran’ın vurulabileceğini ve yüksek bir maliyet ödenmeyeceğini görmüştür. Zaten Trump’ın tam da İran ile nükleer müzakereler devam ederken İsrail’e, İran’a saldırması için yeşil ışık yakması da bu yüzdendir. Kaldı ki İsrail, 12 Gün savaşının ilk iki gününde göstermiş olduğu performans ile İran’ın iddia edildiği kadar güçlü olmadığını bir kere daha ispatlamış ve bugünlerde sıklıkla duyduğumuz İran’a yönelik saldırı tehditlerinin alt yapısını oluşturmuştur. Nihayetinde İran, balistik füze saldırılarıyla savaştaki durumu dengeliyor gibi gözükmüş olsa da, ABD’nin müdahalesiyle savaş sona erdirilmiştir. Hem de ABD, İran’ı vurmasına rağmen savaşın dışında kaldığı gibi, İran da buna göstermelik bir misillemeyle karşılık vererek ABD ile savaşmak istemediğini göstermiştir.

Ancak İsrail, Trump’ın savaşı bitiren “İran’ın nükleer tesislerinin tamamen imha edildiğine” yönelik sözlerine rağmen İran’a yeniden saldırmak konusunda kendisini bağlamamış ve İran’ın yeniden nükleer çalışmalara başlaması halinde tekrar saldıracağını açıklamıştır. Aslında İran tarafından yapılan açıklamalarda, ABD saldırısının nükleer tesisleri tamamen ortadan kaldırmadığı ve bu tesislerin yeniden onarılacağının ifade edilmesi de İsrail’in ekmeğine yağ sürmüştür. Bu sayede Trump üzerindeki baskısını devam ettiren Netanyahu, yılın sonuna kadar yaptığı Beyaz Saray ziyaretlerinde İran’ı birinci gündem konusu yaparak, Trump’ı İran’a saldırmak konusunda ikna etmeye çalışmıştır. Başlarda bu konuda çok da istekli görünmeyen Trump’ın, İran’dan gelen açıklamaların yanı sıra yılın son günlerinde İran’da patlak veren protestolardan sonra tavrını değiştirdiği ve artık İran’ı vurmakla tehdit etmeye başladığı görülmüştür.

Dolayısıyla Trump’ın İran’a yönelik söylemlerindeki değişimin en önemli sebebi, 12 Gün savaşından sonra İran’ın iddia edildiği kadar güçlü olmadığını düşünmesi ve buna bağlı olarak İran’a saldırmasının kendisine çok büyük bir maliyet yüklemeyeceğini hesap etmiş olmasıdır. Bununla birlikte İsrail’den ve Yahudi lobisinden yoğun baskı alması ve önümüzdeki ara seçimlerde ihtiyaç duyacağı Yahudi lobisinin desteğini kaybetmek istememesi de sebepler arasındadır. Buna yakın çevresindeki İsrail yanlısı kişilerin telkinleri ve Venezuela’ya yönelik operasyonda elde edilen kolay başarı da eklenince, Trump İran’a yönelik tehditlerde seviye yükseltip rejim değişikliğinden bahseder hale gelmiştir.

Tüm bu sürecin kaçınılmaz sonucu olarak da bölgeye büyük bir askeri güç yığılmış ve İran’a iki alternatif sunulmuştur. İran ya şartsız-koşulsuz olarak tam teslimiyet anlamına gelen anlaşmayı kabul edecek, ya da zor kullanılarak ve gerekirse rejim değiştirilerek anlaşma kabul ettirilecektir. Yani İran her halükarda kendisine dayatılan anlaşmayı kabul edecektir. Aradaki nüans ise bunun kanlı mı yoksa kansız mı olacağıdır.

 

İsrail Savaşa Ne Kadar ve Nasıl Müdahil Olacaktır?

Daha önce de belirtildiği üzere ABD’nin İran ile savaşmasını isteyen, bunun için yıllardır lobi/baskı yapan ve Trump’ın İran’a yönelik tavrını değiştiren aktör olan İsrail, ABD’nin saldırması halinde İran tarafından vurulacağı açıklanan ilk hedeflerden biriydi.

Tüm dünya ilk vuruşun ABD tarafından yapılacağını ve ardından İsrail’in sürece müdahil olacağını beklerken, İsrail 28 Şubat sabahı bir fırsat istihbaratını değerlendirerek İran dini lideri Hamaney’in ikamet ettiği yerleşkeye saldırı gerçekleştirerek savaşı başlatmış ve bu hareketiyle sadece azmettirici olmakla kalmamış, bizzat savaşı çıkaran taraf olmuştur.

Ancak İran’ın verdiği karşılığı tam olarak hesap edemeyen İsrail, İran’ın fırlattığı füzelerle belki de tarihindeki en büyük ve en yıkıcı saldırıya muhatap olmuştur. İran’ın elindeki balistik ve hipersonik füze stoku tam olarak bilinmediği ve 12 Gün savaşından sonra ne gibi ilave imkân ve kabiliyetlere sahip olduğu tahmin edilemediği için, bu saldırıların daha ne kadar devam edeceği ve İsrail’de ne gibi bir etki oluşturacağı tam olarak kestirilememektedir.

İran’ın İsrail’e fırlattığı füzeler dışında, bölgedeki vekil aktörleri marifetiyle eskisi gibi bir tehdit oluşturması ise düşük bir ihtimal olarak gözükmektedir. Zira İsrail’in Hizbullah üzerindeki baskısı devam etmekte olup, her ne kadar Hizbullah’tan İran’ın destekleneceği yönünde bir açıklama gelmiş olsa da, İsrail’e saldırı imkânlarının çok sınırlı olduğu bilinmektedir. Ayrıca bölgede İran’a tâbi olduğu düşünülen diğer Şii vekil güçlerin de benzer sorunlar nedeniyle İran’ı kollamak veya İran’ın düşmanlarına saldırı gerçekleştirmek imkânından uzak olduğu tahmin edilmektedir.

 

İsrail’deki Hazırlıklar

İran’dan gelen, ABD’nin saldırması halinde bölgedeki ABD gemileri ve üslerinin yanı sıra İsrail’in de hedef alınacağına yönelik açıklamalara, “İran’ın kendilerini vurması halinde çok büyük bir bedel ödeyeceğini” söyleyerek caydırmaya çalışan İsrail, başlarda bu kadar hevesli olduğu savaşın dışında kalmaya ve maliyeti tamamen ABD’ye yüklemeye çalışsa da, Trump’ın yeniden İran ile müzakerelere başlaması nedeniyle işini şansa bırakmamak için inisiyatif alarak savaşı başlatmıştır. Savaşın öncesinde 12 Gün Savaşı’nda eksilen hava savunma füzelerinin tedarikleri tamamlayan İsrail, eldeki mevcut hava savunma sistemlerini de takviye ederek, başta kritik tesisler ve askeri üsler olmak üzere ülkenin muhtelif yerlerinde konuşlandırmıştır. 12 Gün savaşında vurulan yerlerdeki kritik altyapının onarıldığı, sığınakların elden geçirildiği ve muhtelif yerlere seyyar sığınakların yerleştirildiği de takip edilmiştir.

İsrail’de savaşın başlamasından hemen birkaç gün önce İran’ın muhtemel misillemesine karşılık olarak acil yardım birimleri, sivil savunma teşkilatı ve iç cephe komutanlığı birimlerine savaşa hazır olma emri verilmiştir. Buna rağmen şimdiye kadar orduyu takviye etmek amacıyla yedek askerlerin göreve çağrıldığına yönelik herhangi bir habere rastlanılmamıştır. Ancak savaş patladıktan sonra 100 bin yedek askerin silah altına alınacağı açıklanmıştır. Hazırlıkların böyle sınırlı kalması İsrail’in, ordusunun hazırlık durumuna ve ABD’nin savunma şemsiyesine güvendiği şeklinde yorumlanmıştır.

Sonuç olarak, İsrail’in 2003’ten beri ABD nezdinde sürdürdüğü lobi çalışmaları ve yapılan baskılar sonuç vermiş, ABD ile İran karşı karşıya getirilmiştir. İsrail’in 12 Gün savaşında İran’ın savunma altyapısını önemli ölçüde çökerttiği yetmiyormuş gibi, bir de ABD’nin bölgeye devasa askeri güç yığması elini ziyadesiyle rahatlatmıştır. Zaten İran’ın da savunma bakımından çok daha kırılgan olduğu ve bu açığını saldırı maksatlı füzelerle kapatmaya çalıştığı görülmektedir. Ancak tekraren belirtmek gerekir ki, savaş başladıktan sonra İran’ın misilleme hakkını kullanarak elindeki füzelerle ABD ve İsrail hedeflerinin yanı sıra Körfez ülkelerini de vurmasına rağmen halen ABD ve İsrail’in hava saldırılarına engel olmadığı görülmektedir. Bu durum ise İran’ın savaşı daha ne kadar sürdürebileceği konusunda tereddütlere yol açmaktadır.

Savaş çıkmadan önce ortaya atılan tüm senaryolara ve ihtimallere rağmen savaş çıktıktan sonra tamamen farklı bir durum ortaya çıkmıştır. İsrail ve ABD’nin gerçekleştirdiği ilk saldırıda dini lideri Hamaney ile pek çok üst düzey komutanını kaybeden İran, buna rağmen ayakta kalmış ve kısa sürede toparlanıp karşılık vererek düşmanını şaşırtmıştır. Ancak İran’da bir rejim değişikliğini kafasına koyan İsrail ve onun peşine takılan ABD’de de henüz tüm kartlarını oynamıştır. Dolayısıyla savaşın uzun ve çetrefilli geçeceği, daha fazla hava gücüne ve füzeye sahip olan tarafın avantaj sağlayacağı değerlendirilmektedir.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası