İran ile İsrail arasında uzun yıllardır devam eden gölge çatışmalar, 13 Haziran 2025’te İsrail’in İran’a yönelik başlattığı geniş çaplı saldırılarla yeni bir boyuta evirildi. Nisan 2024’teki çatışma tiyatrosundan farklı biçimde, iki ülke arasındaki gerilim, bu sefer doğrudan bir askeri krize dönüştü. Ve bu kriz de Körfez ülkelerinde büyük bir güvenlik endişesi oluşturdu. Nitekim İsrail-İran arasındaki çatışma, yalnızca bölgedeki jeopolitik dinamikleri değil, aynı zamanda Körfez’in güvenlik stratejilerini de derinden etkiliyordu. İsrail’in Suriye’deki İran destekli milisleri 8 Aralık 2024’e kadar defalarca hedef alıp vurması, İsrail’in İran’ın Şam Büyükelçiliği’ne düzenlediği saldırı, 13 Haziran 2025 sonrası iki aktör arasındaki süreklilik arz eden fakat İsrail lehine asimetrik sonuçlar doğuran çatışmalar, Körfez ülkeleri için hep bir uyarı niteliğindeydi. Bu olayların hemen ardından Körfez ülkelerinin hem İran’la hem de İsrail’le olan ilişkilerini dengeleme çabaları daha da önemli hale geldi. Körfez ülkeleri, ABD ve İsrail ile olan güvenlik iş birliklerini sürdürürken, aynı zamanda İran’la olan diplomatik ilişkilerini de güçlendirmeye çalıştı. Bu durum, bölgenin güvenlik paradigmasını karmaşıklaştıran bir güvenlik paradoksu oluşturdu.
Körfez’in Güvenlik Mimarisindeki Kırılganlıklar
Körfez ülkelerinin güvenlik mimarisi, büyük ölçüde ABD ve Batılı müttefiklerinin sağladığı askeri destek ve savunma iş birliklerine dayanıyor. Bu ülkeler, tarihi olarak Mısır, Irak ve cari olarak da İran’ın doğrudan ya da vekiller üzerinden dolaylı bölgesel tehditlerine karşı ABD’nin sağladığı güvenlik şemsiyesi altında hareket etmekte, aynı zamanda ABD müttefiki birçok aktör doğrudan ve dolaylı (İsrail) savunma alanında iş birliği yapmaktadır. Ancak bu durum, birkaç önemli güvenlik kırılganlığına yol açmaktadır. İlk olarak, Körfez ülkelerinin ABD üslerine olan bağımlılığı, onları İran’a karşı savunmasız hale getirmektedir. Ayrıca Ortadoğu’da örüntü halinde istikrarsızlık üreten ABD ile iş birliği yapmak, Körfez’i İran’ın karşısında konuşlandırıyor. ABD’yi büyük şeytan/düşman olarak kodlayan İran karşısında ABD’nin bölge politikalarına askeri üs ve toprak erişimi sağlayarak olanak sağlayan Körfez ülkeleri, rejim güvenliğine en büyük tehdit olarak İran’ı görüyor.
Öte yandan ABD’nin Körfez’in muhtelif noktalarındaki askeri varlığı, İran tarafından hedef alınabileceği gibi, aynı zamanda bölgedeki diğer aktörlerin de tepkisini çekiyor. İran, ABD üslerine yönelik saldırılarını açıkça tehdit olarak dile getirmiştir ve bunun ilk örneği, 23 Haziran 2025’te Katar’daki El-Udeyd Hava Üssü’ne yönelik gerçekleştirilen füze saldırısıdır. Saldırı, can kaybı olmadan geçiştirilmiş olsa da Körfez’in güvenlik şemsiyesinin zayıf noktalarını ortaya koymuştur. Bu tür saldırılar, Körfez ülkelerinin ABD ile olan güvenlik ilişkilerinin ne kadar kırılgan olduğunu göstermektedir. 2019’da Husilerin Suudi Arabistan’ın en önemli gelir kaynağı olan petrol üretim tesislerini vurmasına da cılız tepki veren Trump’ın ve ABD yönetimlerinin, Körfez’in güvenlik beklentilerini karşılamadığı rahatlıkla ifade edilebilir.
Bununla birlikte İran’ın, Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdidi, Körfez için bir diğer büyük güvenlik riski oluşturmaktadır. Hürmüz Boğazı, dünya petrol ticaretinin önemli bir kısmının geçtiği bir güzergâh olup, Körfez ülkelerinin enerji ihracatını hayati şekilde etkilemektedir. İran’ın bu güzergahı kapatma tehdidi, yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda ekonomik açıdan da büyük bir tehdide yol açmaktadır. Hürmüz Boğazı’nın kapanması, bölgedeki enerji yollarının güvenliğini doğrudan etkileyebilir ve Körfez ülkelerinin ekonomik çıkarlarını tehdit edebilir. Bu tehdit, Körfez ülkelerinin İran ile olan ilişkilerini daha da karmaşık hale getirmekte ve bölgesel güvenliği büyük ölçüde etkilemektedir.
Katar’ın Güvenlik Paradoksu
Katar, Körfez’in güvenlik mimarisindeki bu paradoksu en iyi şekilde yansıtan ülke olarak öne çıkmaktadır. Katar, ABD ile güçlü askeri bağlara sahip olup, aynı zamanda bölgedeki en büyük ABD askeri üssü olan El-Udeyd Hava Üssü’ne ev sahipliği yapmaktadır. Ama aynı Katar diğer yandan, diplomatik bir arabulucu olarak da önemli bir rol üstlenmektedir. Özellikle, HAMAS ile olan ilişkileri, Gazze’deki insani durumu uluslararası düzeyde dile getirmek için kritik bir aktör haline getirmiştir. Bu duruş, Katar’ı İran-İsrail çatışmasında paradoksal bir konumda bırakmaktadır. Katar, İran ile diyalog kurarken aynı zamanda İsrail’in askeri saldırılarını kınamaktadır. Örneğin, İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını “egemenliğe açık bir ihlal” olarak tanımlayan Katar, aynı zamanda ABD’nin askeri varlığını barındıran bir ülke olarak, bu çelişkili tutumun bir yansımasıdır.
Katar, 2025’teki İran füze saldırısının ardından, ülkesine yönelik bir tehdit altında olduğunu beyan etmiştir ancak füze savunma sistemlerinin etkili bir şekilde devreye girmesiyle ciddi bir zarar meydana gelmemiştir. Katar, bu olayda İran’a tepki gösterirken, bölgesel istikrarı koruma vurgusu yapmıştır. Bu durum, Katar’ın bölgesel istikrar için arabuluculuk rolünü sürdürmeye çalışırken, aynı zamanda güvenlik kırılganlıklarını azaltmaya yönelik çabalarını yansıtmaktadır. Bu ikili yaklaşım, Katar’ı Körfez’in güvenlik mimarisindeki en önemli oyunculardan biri haline getirmiştir. Bununla birlikte, Katar’ın bu dengeyi sürdürmesi her zaman mümkün olmayabilir; çünkü ABD ile güvenlik bağları, bölgesel diplomasiyi karmaşık hale getirebilir.
Körfez Ülkelerinin Stratejik İkilemleri ve Çözüm Arayışları
Körfez ülkeleri, İran-İsrail çatışmasının tırmanmasını önlemek için çeşitli diplomatik çabalar içindedir. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Umman gibi ülkeler, İran ile ilişkileri daha da derinleştirerek bölgedeki gerilimi azaltma yönünde adımlar atmaktadır. Bu diplomatik açılım, Çin’in Mart 2023’teki arabuluculuğuyla Suudi Arabistan ve İran arasında sağlanan uzlaşıyla somutlaşmıştır. Bununla birlikte, Körfez ülkelerinin güvenlik stratejilerindeki bu esneklik, aynı zamanda bir risk oluşturuyor. Zira, bu ülkeler hem Batılı müttefiklerinin hem de İran’ın baskılarına aynı anda maruz kalmaktadırlar. Körfez ülkeleri, güvenlik garantilerini sağlamak için ABD ve Batı ile olan iş birliklerine dayansa da bu durum, bölgedeki gerilimi artıran bir faktör haline gelebilir.
Körfez ülkeleri, savaşın bölgelerine sıçramaması için çaba sarf etmeye devam ederken, güvenlik iş birlikleri açısından da bölgesel istikrarı sağlamaya çalışıyorlar. Ancak bu çabalar, bir yandan İran ile sürdürdükleri iletişim, diğer yandan İsrail ile sürdürülen örtülü ve/veya açık ilişkiler arasında sürekli bir denge kurma çabası gerektirmektedir. Körfez ülkeleri, bu dengeyi koruyarak, bölgesel bir savaşın patlak vermesini engellemeyi hedefliyorlar. Ancak, bu karmaşık güvenlik mimarisi ve stratejik ikilemler, Körfez’in uzun vadeli güvenliği için bir belirsizlik oluşturmaktadır.
Sonuç
İran-İsrail çatışmasının Körfez’e yansıması, bu bölge için büyük bir güvenlik sınavı niteliğindedir. Körfez ülkeleri, hem İran ile diplomatik ilişkileri sürdürmekte, hem de ABD ile olan güvenlik bağlarını güçlendirmektedir. Katar’ın özel durumu, Körfez’in güvenlik mimarisindeki çelişkileri ve stratejik ikilemleri gözler önüne sermektedir. Katar, hem ABD ve İsrail ile olan askeri ilişkilerini sürdürmekte hem de İran ile olan diplomatik bağlarını güçlendirmeye çalışmaktadır. Bu durum, Körfez ülkelerinin bölgesel gerilimi tırmandırmamak ve istikrarı sağlamak için gösterdikleri çabaları daha da zorlaştırmaktadır. Ancak Körfez’in bu stratejik dengeleme çabaları, bölgesel güvenlik için bir umut ışığı sunmakta, aynı zamanda savaşın önlenmesi için önemli bir diplomatik araç olarak işlev görmektedir. Körfez ülkeleri, savaşın patlak vermesini engellemek ve bölgesel istikrarı sağlamak için hem güvenlik şemsiyesi altında kalmak hem de diplomatik ilişkilerini sürdürmek zorundadırlar.
