Küresel sistem her geçen gün yeni bir krizle bünyesindeki ayrışmaları daha gözle görünür hale getirirken bunun uluslararası aktörlerin stratejilerinde bıraktığı etki, şüphesiz ki daha hassas hesaplamaların gerekliliğini gün yüzüne çıkarıyor. İran ile İsrail arasında Haziran boyunca yaşanan çatışmalar, bir yandan Ortadoğu’nun kırılgan jeopolitik dengelerini gözler önüne sererken, bu çatışmalar gölgesinde yürütülen diplomasi oyunları ve uluslararası aktörlerin kullandığı söylem dili aynı zamanda daha uzun vadeli stratejik yönelimleri de deşifre edebilecek bir nitelik taşıyor. Bu kapsamda, tansiyonun yükseldiği ilk dakikalardan ABD’nin direkt müdahil olduğu sürece kadar atacağı her adım dikkatle takip edilen Çin Halk Cumhuriyeti’nin stratejik dinginliği ve temkinli duruşu, incelemeye değer bir vaka olarak ön plana çıkmaktadır.
Uluslararası Toplumun Beklentisi ve Çin’e Bir Beden Büyük Biçilmiş Bir Rol
Son yıllarda dünyanın farklı noktalarında ortaya çıkan bölgesel çatışmalar, siyasi tıkanıklıklar ve küresel adaletsizlikler karşısında, uluslararası toplumun dikkatinin yalnızca Batı başkentlerine değil, Asya’nın doğu ucunda sessiz fakat etkili bir güç olarak yükselen Çin’e artan ilgi ve beklentiyle yöneldiği görülmektedir. Küresel Güney’in birçok aktörü için Çin’in artık yalnızca ekonomik bir partner değil, aynı zamanda siyasi özerklik, kalkınmacı devlet modeli ve Batı merkezli müdahaleciliğe karşı direnç noktası anlamına geldiği bilinen bir gerçeklik olarak dikkat çekmektedir. Bu duruşun getirdiği beklenti karşısında, uyuşmazlıkların çözümü konusunda uluslararası topluma reçeteler sunmakla yetinen ve müdahaleci bir aktör olmaktan imtina eden Çin’in, kendi dış politika karakteristiğini korumakla uluslararası toplumun beklentilerini karşılayamamak noktasında bir gerilim yaşamaya başladığı da gözlemlenmektedir. Dış politikasını egemenlik, toprak bütünlüğü ve barışçıl diyalog kavramlarıyla ören Çin’in bu yaklaşımı, özellikle çatışmaların küresel kamuoyunun vicdanında ciddi kırılmalar oluşturduğu durumlarda, “etkisiz tarafsızlık” ile “sorumlu küresel aktör” kimliği arasında sıkışmasına yol açmaktadır. Bütün bu çelişkili dinamiklerin iç içe geçtiği son örnek olan İran-İsrail çatışmasında, Çin, mevcut pozisyonunu muhafaza etme konusunda ısrarcı bir tutum sergilerken, diğer yandan da enerji güvenliği açısından bölgedeki istikrarı hayati görmesi ve stratejik çıkarlarına direkt müdahale edilmesi durumunda nasıl bir tepki vereceği ve uluslararası toplumun Çin'den daha proaktif bir aktör olmasını talep etme konusundaki ısrarının, Pekin’in dış politika davranışları üzerinde ne tür etkiler meydana getireceği önemli soru işaretleri arasında yer almaktadır.
Enerji Güvenliği ve Ekonomik Çok Taraflılık Denkleminde Çin-İran-İsrail İlişkileri
Dünyanın çarklarını döndüren bir ejderha için enerji, sürekli ve daimi bir ihtiyaçtır. Özellikle ucuz kaynaklara dayalı ve kesintisiz şekilde sağlanan enerji arzı, Çin’in üretim kapasitesinin sürdürülebilirliği açısından vazgeçilmez bir unsur niteliğindedir. Bu gerçeklik, enerji güvenliğini Çin’in bölgesel çatışmalara yaklaşımını şekillendiren başlıca faktörlerden biri haline getirmektedir. Nitekim Devlet Başkanı Şi Cinping’in ifadesiyle, Çin “kendi enerji kasesini elinde tutmak zorunda olan bir aktördür.”
Bu bağlamda, ithal ettiği petrolün yaklaşık yüzde 45’inin Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor olması, Çin açısından bu bölgedeki istikrarsızlıkları, doğrudan bir ulusal güvenlik meselesi haline getirmektedir. Bir de buna İran’ın ihraç ettiği petrolün yüzde 90’ının alıcısı konumundaki Çin eklendiği zaman, Tahran’daki statükonun korunması, yalnızca enerji arzının devamlılığı açısından değil aynı zamanda Pekin’in stratejik pragmatizmini sürdürebilmesi bakımından da yaşamsal önem taşımaktadır.
Bu bağlamda İran’ın, Çin’in enerji denkleminde yalnızca ekonomik bir tedarikçi değil, aynı zamanda jeopolitik bir ortak niteliği taşıdığını söylemek mümkündür. Uluslararası yaptırımlar altındaki İran, dünya piyasalarına kıyasla çok daha düşük fiyatlarla ve yüksek miktarlarda petrolü Çin’e tedarik etmekte, bu sevkiyatlar ise sıklıkla transponderleri kapalı “gölge filolar” aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Her ne kadar 2021’de imzalanan ve 25 yılı kapsayan Kapsamlı İş Birliği Programı, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığın kurumsal zeminini oluşturup özellikle İran petrolünün uzun vadeli ve indirimli şekilde Çin'e satılmasına yönelik mevzuatsal altyapıyı pekiştirmiş olsa da ürettiğinin çok az bir kısmını satmasına izin verilen bir konjonktürde Çin, İran için kıymetli bir müşteri pozisyonundadır. Bu noktada Pekin ve Tahran arasındaki mutualist enerji ilişkisi, yalnızca ekonomik rasyonaliteye değil, aynı zamanda jeopolitik kaygılara da dayanmaktadır. İran, Çin’in asrın projesi olarak lanse ettiği Kuşak-Yol Girişimi'nin Batı Asya ayağında merkezi bir konuma sahiptir. Çin’in Orta ve Güney koridorlar üzerinden geliştirdiği lojistik güzergahlar, İran’ı aşan kara ve demir yolu hatlarını da kapsamaktadır. Dolayısıyla, Tahran’daki statükonun muhafazası, Pekin açısından yalnızca enerji tedariki bakımından değil, aynı zamanda lojistik süreklilik ve bölgesel nüfuz kapasitesi açısından da stratejik bir gerekliliktir.
Çerçevenin diğer tarafına bakıldığı zaman, düşünülenin aksine İsrail-Çin ilişkileri, İran kadar hayati noktalarda düğümlenmemiş olsa da çok yönlü ekonomik iş birliği alanlarına sahiptir. Özellikle Çinli şirketlerin İsrail’in teknoloji ve inovasyon ekosistemine yaptığı yatırımlar neticesinde altyapı projeleri, liman işletmeleri ve telekomünikasyon gibi kritik altyapı sektörlerinde elde ettiği konum, iki ülke ilişkilerini farklı bir stratejik eksene yöneltmiştir. Öyle ki Çin’in küresel bazdaki liman projelerine olan ilgisi İsrail’de de kendini göstermiş ve bu açıdan Tel Aviv, Çin’in Doğu Akdeniz’deki stratejik deniz yollarına erişimi açısından önemli bir paydaşı haline gelmiştir. Dolayısıyla enerji ve stratejik yatırımlar ekseninde ilerleyen İran-Çin-İsrail üçgeninde her ne kadar terazide İran ağır gelse de İsrail’in de Çin için tamamen yok sayılamayacak bir aktör olduğunu eklemek önemlidir.
Tüm bu bilgiler ışığında İran-İsrail arasında yaşanan çatışmaların Çin’i daha saldırgan ve müdahaleci bir dış politik duruş sergilemeye yönelteceği yönündeki beklentiler, Pekin tarafından yanıtsız bırakılırken, süreç diplomatik düzlemde üretilen reçetelerle temkinli biçimde yürütülmeye çalışılmıştır. Buna istinaden Çin Devlet Başkanı Şi Cinping dört maddelik bir çözüm önerisinde bulunurken Dışişleri Bakanı Wang Yi hem İsrail’in eylemlerini uluslararası hukuka aykırı bulduğu gerekçesiyle kınamış hem de arabuluculuk çabalarını sürdürmek amacıyla her iki tarafla temas kurmuştur. Benzer bir tutum, Rusya, Çin ve Pakistan’ın çağrısıyla toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi oturumunda da tekrarlanmıştır. Çin’in Daimi Temsilcisi, uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi, derhal ateşkes ilan edilmesi ve sivillerin güvenliğinin sağlanması gerektiğini vurgulayarak Pekin’in “barışçıl diyalog”, “egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı” ve “dengede kalma” ilkelerine dayalı uzun vadeli dış politika karakterini somutlaştırmıştır. Bu tutum, Çin’in küresel krizlerde sorumluluk üstlenme iddiası ile stratejik temkinliliğini bir arada yürütme arayışının en net göstergelerinden biridir.
Yeni Bir Yönelim mi, Mevcut Karakteristiğin Sürdürülmesi mi?
Tüm bu gelişmeler karşısında bir gerçeklik dikkat çekmektedir; İran–İsrail gerilimi, Çin’in dış politikasında uzun süredir var olan temel ikilemleri yeniden görünür kılmıştır. Müdahaleci olmayan tarafsızlık anlayışı, barışçıl diyalog vurgusu ve egemenlik hassasiyetine dayalı dış politika refleksleri, Pekin’in küresel krizlere yönelik tutumunu şekillendirmeye devam etmektedir. Ancak artan beklentiler, enerji güvenliği öncelikleri ve küresel kamuoyunun talepleri, Çin’i zamanla daha fazla sorumluluk üstlenmek zorunda bırakacağını hissettirmektedir. Bu bağlamda Çin, küresel sistemdeki krizlerin yükselişe geçtiği bir ortamda atacağı adım merakla takip edilen aktör pozisyonuna yaklaştıkça, bu uyuşmazlıklar karşısında bir yandan stratejik temkinliliğini korurken, diğer yandan da “sessiz güç” olarak gördüğü pozisyonunu daha aktif bir denge politikası ile güncellemek durumunda kalacağı bir sürece doğru istemli veya istemsiz olarak ilerlemektedir. İran-İsrail çatışması, bu dönüşüm sürecinde sadece bir örnek değil aynı zamanda Pekin’in küresel güç mimarisi içinde nasıl bir rol oynamayı tercih edeceğine dair önemli ipuçları sunmaktadır.
