Hollanda Özgürlük Partisi, 2000’lerin başında Türkiye’nin AB üyelik başvurusu ile ikiz kulelerin yıkılışı sonrası Müslümanlara karşı açılan Haçlı seferlerinin bir karışımı olan politik ortamda doğdu. Her ne kadar parti, Geert Wilders tarafından 2006’da kurulduysa da 2002’de Hollanda’nın ikinci büyük şehri olan Rotterdam’da Pim Fortuyn’un kurduğu Pim Fortuyn Listesi (LPF) partisinin mirasını olduğu gibi devralmıştır. Wilders’in muhafazakar-liberal Özgürlükçü Demokratik Halk Partisi’nden (VVD) 2004’teki ayrılışının arkasında, partisinin Türkiye’nin AB tam üyelik başvurusuna karşı olmayışı vardı.
Kodlanmış Düşmanlık
17. yüzyılın liberal fikirlerinin yeşerdiği Hollanda’da, 21. yüzyılın başında popülizm ve ırkçılık karışımı dışlayıcı partinin kurulması, özgürlük fikrinin, kaybeden toplumlarda klişeden ibaret olduğunu da göstermiştir. Hollanda Özgürlük Partisi, kazanırken serbest pazar, bireysel haklar ve özgürlük yanlısı olanların, kaybederken aydınlanmanın evrensellik iddiasını hemen bir kenara bıraktıklarının bir örneği olarak gelişti. Başlangıçta çok da belirgin olmayan kaybedenlerin homurtularını Pim Fortuyn, politik hayata aktararak duyulabilir hale getirmişti. Wilders, fakir “Henk ve İngrid”in haklarının, “Ali ve Fatima” tarafından gasp edilmesine karşı durduğunu iddia ederek henüz sesleri cılız olan toplumsal homurtuları politikleştirmiştir. Böylece düşmanı da kodlayarak tarafını netleştirmiş oldu. Bu tür popülist söylemler, bir taraftan kimlik inşa edici olurken diğer taraftan da aidiyete işaret etmektedir.
Kamusal görevlerde başörtüsü ve kamusal alanlarda burka yasağı üzerinden yürüyen Müslümanlara yönelik dışlayıcı tutumlar, suç unsurları barındırmaya başlayınca hedefe sosyolojik bir toplumsallık olarak Müslümanlar değil bir şiddet kitabı olarak tanımlanan Kuran ve İslam kondu. Böylece partinin özgürlük ve hak iddiası, Yahudi-Hristiyan kültürel değerlerinin öncelenmesine verildi. Politik olarak düşmanlaştırılan İslami değerler ile ekonomik olarak meşrulaştırılan Henk ve İngrid’in hakları, partinin ana omurgasını oluşturmaktadır. AB ve mülteci karşıtlığı ise partinin varoluş değil gelişim imkanı olmuştur.
Wilders’in partisinin gelişimi de devamlılık arz etmemektedir. İki ileri bir geri şeklinde ilerleyen parti, son seçimlerde oy kaybetse de yüzde 5’lerden gelerek yüzde 15’lerin üstünde tutunmuştur. Koalisyonlara dayalı Hollanda siyasetinde “LPF etkisi” politik kaos anlamını taşımaktadır. Her ne kadar Wilders, kaostan kaçınmaya çalışsa da politik anlayışı Hollanda siyasetinde kolay kabul edilebilir olmadığından koalisyon kaoslarının da müsebbibi olarak zaman zaman oy kaybetmektedir. Yine de Almanya ve Fransa’dan farklı olarak Hollanda siyasetinde Wilders’in iktidardan bir politik duvarla tam olarak dışlanması söz konusu değildir. Nitekim 2023 seçimleri sonrasındaki koalisyonda Wilders’in başbakanlığı kabullenilmemiş olmasına rağmen bakanlar kuruluna beş üyesi girmiştir.
Sorgulanamaz Olmanın Özgürlüğü
Her ne kadar adı Özgürlük Partisi olsa da parti içi demokrasi açısından Wilders’in partisi hiç de liberal değildir. Sağ liberallerin milletvekili olan Wilders, partiyi kurduğunda iki üyesi vardı; kendisi ve bağış toplamak için kurduğu vakfı. Demokratik olarak yapılanmak zorunda olan politik parti geleneğinin dışında Hollanda siyaseti böylesi oluşumlara da seçimlere girme hakkı tanımaktadır. Wilders bu tür bir parti oluşumunu istenmeyen kişilerin partiyi ele geçirmesini önleme olarak meşrulaştırmaya çalışsa da zamanla parti içi demokrasi eksikliğinden şikayetle ayrılan önemli isimler olmuştur. Milletvekillerini de tek başına belirleyen Wilders ise antidemokratik durumdan pek de şikayetçi değildir. Partinin devlet yardımından yararlanması için en az bin üyesinin olma şartı karşılanmadığından Wilders, bağışlarla partiyi finanse etmektedir. Devlet yardımı almadığı için de diğer partiler gibi gelir-giderlerini kamuoyu ile paylaşmak zorunda değildir. Parti yapısı ve gelirleri konusundaki ayrıcalıklı konumu gereği Wilders, bir taraftan partilerin devlet yardımı almaması gerektiği gibi popülist politikalarını savunabilirken diğer taraftan da hesap vermeden iç ve dış kaynaklardan bağış toplayabilmektedir. Böylesi bir parti konstrüksiyonu Wilders’i tek karar alıcı ve tartışılmaz lider kılmaktadır.
Partinin toplumsallaşmaması, Wilders’i otobanlardaki hız limitlerinin artırılması ya da kapalı mekanlarda sigara içilmesine izin verilmesi gibi popülist politikalar izlese de halka mahkum kılmamaktadır. O nedenle popülerliğini toplumsal sempatisine değil medyatik çıkışlarına borçludur. Medyanın olağandışına ilgisini kullanmayı bilen Wilders, aşırı söylemleri ile popülerliğini tazelemektedir. Faslılara karşı nefret söylemleri dolayısıyla yargılanma Wilders’i pişman etse de başörtülülerden kafa vergisi alınması gibi popüler temalar medyanın gereğinden fazla dikkatini çekmekte ve Wilders’i gündemde tutmaktadır.
Wilders, Hollanda’nın 17. yüzyılda İspanya’dan koparak özgürlüğünü ilan etmesiyle günümüzdeki elitlere karşı özgürlük mücadelesini bir tutmaktadır. Popülist partilerin çoğunda olduğu gibi küresel politikaların ekonomik elitlerine karşı yereldeki sıradan insanların haklarını korumak Wilders için de politik bir söylem oluşturmaktadır. Bir anlamda övünç duyulan bağımsızlık savaşını elitlere karşı mücadele olarak geleceğe dair bir umut meselesine dönüştürmektedir. Popülizmin en ideolojik yanı da bu karşıtlıklardan doğmaktadır. Yukarıdaki elitlere karşı buradaki sıradan halk karşıtlığı, popülist ideolojinin ana damarını oluşturmaktadır.
Antisemitizm ve Korku Politikaları
Elit karşıtlığı polemiksel olarak göçmen, Müslüman ya da mülteci karşıtlığına da dönüşmektedir. Popülist çözüm stratejisi ise direk demokrasi olarak gösterilmektedir. Bir nevi parlamentolar tarafından manipüle edilen halkın iradesine karşı direkt demokrasi adres olarak gösterilmektedir. Popülist stratejiler, Hollanda gibi seçim sisteminin çok küçük etnik, lokal ya da tek temalı partilere bile izin verdiği yerde halkın sesinin homojenliğine inanmaktadır. Üç ya da dört partili koalisyonlarla yönetilen ve ondan fazla partinin temsil edildiği Hollanda siyasetinde direkt demokrasinin homojen bir ses vermesi, maalesef popülistlerin zannettiği kadar kolay değildir.
Avrupa popülist partileri ile örtüşen diğer bir yanı da antisemitizmden özenle sakınırken Müslüman karşıtlığını politik söylemlerinin merkezine koymasıdır. Gazze soykırımı için yapılan gösterilere karşı tutumu Wilders’i kendiliğinden semitik yapmamaktadır. Wilders bir taraftan seçici bir şekilde sol görüşlü ve Müslüman göçmenlere yakın Yahudilere karşı dururken diğer taraftan da tarihsel bağlamdan tamamen kopuk şekilde antisemitizmi bir Müslüman suçu olarak kodlamaya çalışmaktadır. Bu nedenle Wilders için antisemitizm, araçsallaşarak Müslüman karşıtlığının temeline konulmaktadır.
Partinin destekleri daha ziyade hayal kırıklığı yaşayan orta yaşlılar ve yaşlılardan gelmektedir. Fortuyn’un gençlerden aldığı desteği Wilders devam ettirememiştir. AB politikaları ve göçmenler içinde kaybolmaktan endişeli kesimler, Wilders’e kulak kabartmaktadır. Ancak Wilders’e güç kazandıran toplumdaki korkuları tetikleyen provokasyonlardır. “Fitne” filmini internette yayarak elde edilmeye çalışılan da, Faslılar hakkındaki nefret söylemleri de ya da Kuran, başörtüsü ve Müslüman karşıtlığı da toplumu korkularından yakalayarak kutuplaştırma gayretine matuftur.
Avrupa popülist partilerinin Müslüman ve göçmenlere karşı korku politikasından beslenmesi, aslında göçmenleri, solcuları, sosyal demokratları, yeşilleri, cinsiyetçileri ve liberalleri de popülist politikalardan korkuya sürüklemektedir. Bu nedenle Wilders’in partisi yükseldiği kadar karşı blok da politikleşmektedir. Seçimlere katılım oranlarının artmasına yol açan bu durum, Avrupa siyasetinde kozların henüz paylaşılamadığının da göstergesini oluşturmaktadır.
Wilders, son seçimler öncesinde rakamlar kendisini doğrulamasa da polemikleştirdiği “mülteci tsunamisine” karşı 10 maddelik eylem planı kabul edilmediği için hükümetten çekilmiştir. Partinin kurulduğu dönemlerde de tsunami ifadesinin muhatabı Müslümanlardı. Wilders iş birlikçi gözüktükçe yönetim sorumluluğu almasında beis görmeyen seçmenler, yıkıcı siyaseti hissettiklerinde geri dönebilmektedir. Ancak nihai olarak bakıldığında kurulduğundaki desteğinin daha üstünde bir siyasal desteği de halen korumaktadır. Wilders kazandıkça sol ve liberaller değil muhafazakarlar kaybetmektedir. Zira kültürel ve sosyal olarak mülteci ve Müslüman karşıtlığı üzerine kurulan polemikler, ekonomik olarak refah kaybının önlenmesi üzerine kurulanları çoğu zaman bastırmaktadır.
PVV, Müslüman karşıtlığı ile politik hayata katılmış olsa da toplumdaki AB karşısındaki egemenlik kaybı, küresel ekonomik iktidar karşısında refah azalması ve göçmenler karşısında değer yitimi hissinden oldukça beslenmektedir. Tarihsel köklerini ise Hollanda’nın İspanya’ya karşı 17. yüzyılda yürüttüğü bağımsızlık mücadelesinde bulmaktadır. Özgürlük ve halk iradesi, bağımsızlık mücadelesinin iki önemli kavramıydı. Bu nedenle vatanseverlerin kullandığı anlamda özgürlük, liberal özgürlük anlamında bir hak mücadelesi değil, bağımsızlık anlamında elitlere, Müslümanlara ve küresel ekonomik iktidara karşı verilen bir savaştır. Wilders’in parti yapısının demokratik bir mücadeleye zemin oluşturmaması da bu nedenle sorun oluşturmamaktadır. Özgürlük, tahakküm altına alınmaya her daim müsait bir halk iradesiyle alakalı olduğundan tarihteki düşmanların yerini günümüzdeki düşmanlar kolaylıkla alabilmektedir. Bu nedenle tarihsel bir hikaye kolayca umut taşıyıcısı olan gelecek tasavvuruna dönüşebilmektedir.
Hollanda siyasetinde Wilders, demokratik olmamakla suçlanmış olsa da liderlik niteliklerinin öne çıkması partisini güçlendirmektedir. Nasyonal sosyalizm ve faşizm gibi karanlık bir geçmişe dayanmaması, politik tarzının şiddet içermeden polemiksel oluşu ve sıradan Hollandalılarla benzer özelliklere sahip olan otantikliği Wilders’in siyasette şeytanlaştırılmasını önlemektedir. Hollanda’da yaşayan göçmenlerin tepkisini çekse de siyasetçilerin kategorik olarak dışlamasına maruz kalmamaktadır.
Wilders’in partisinin en önemli açmazı siyasal hayatının kendisine bağlı olmasıdır. Daha milliyetçi partiler olmasına rağmen liderlik yeteneği Wilders’i Hollanda popülizminin en ciddi temsilcisi olarak tutmaktadır. Ancak kurumsallaşamayan partisinin kendisinden sonra bir geleceği bulunmamaktadır. Fakat milliyetçi popülist çizgiyi takip edecek partiler ve seçmen halen mevcuttur. Sermayenin politikadan güçlü olduğu Hollanda’da, AB ve küresel sermaye ile entegrasyon yanlısı olanlar halen çoğunluğu oluşturmaktadır. Küresel sermayenin alt sınıf taşıyıcıları olan göçmenleri de düşünürsek Hollanda otantizminin siyasetteki varlığı iktidarı oluşturacak koalisyon ağırlığına sahip değildir.
