Filistin topraklarında 20 yılı aşkındır süren İsrail terörü nedeniyle süregelen insanlık krizi karşısında, devletlerin ve uluslararası kurumların yapısal kısıtlarla malul tutumları sivil toplum kuruluşlarının özgün bir eylem planı geliştirmesini zorunlu kılmıştır. Bu bağlamda Küresel Sumud Filosu, şiddet içermeyen sivil inisiyatif geleneğini deniz boyutuna taşıyan ve 2006’dan bu yana işgalci İsrail rejiminin uluslararası hukuku çiğneyerek uyguladığı abluka altında yaşayan 2,8 milyonluk Filistinli sivile ulaşmayı hem pratik hem de sembolik düzeyde hedefleyen küresel bir koalisyon olarak öne çıkmaktadır. Nitekim Küresel Sumud Filosu’nun amacı, Gazze’ye insani yardım taşıma girişimleriyle İsrail’in uluslararası hukuku çiğneme kapasitesini görünür kılmak ve meşruiyet krizini derinleştirmektir. Mayıs 2026’daki misyonla birlikte bu girişim niteliksel bir dönüşüm geçirmiş, yedi uluslararası koalisyonun tek çatı altında birleşmesiyle hem kapsam hem de eylem bakımından daha önce görülmemiş bir boyuta ulaşmıştır.
Küresel Sumud Filosu’nun Arka Planı
Sumud, köken itibarıyla Filistin direniş kültüründe “sabit durma, yerde kök salma” anlamını taşıyan ve pasif itaate değil, kolektif dayanışmaya yaslanan bir varoluş biçimini ifade eder. Deniz misyonları bağlamında ise kavram, felsefi bir çerçevenin ötesine geçerek somut bir eylem repertuarına dönüşmüştür. Misyonun iki temel işlevi, birbiriyle hiyerarşik bir ilişki içindedir. Bunlardan ilki Gazze’ye uygulanan ablukayı fiilen kırmaktır. 20 yılı aşkın süredir devam eden hukuksuz ablukayla dünyanın en büyük açık hava hapishanesi hâline getirilen Gazze’nin bu baskıdan kurtarılması, temel motivasyonlardan biri olmuştur. İkinci olarak, Küresel Sumud Filosu, İsrail’in bu ablukayı sürdürmek için başvurduğu araçları uluslararası kamuoyuna teşhir etmeyi hedeflemiştir. Uluslararası hukuk açısından tartışmaya mahal vermeyecek derecede ihlallere varan İsrail saldırganlığı, Yunanistan ve Girit açıklarına, uluslararası sulara kadar yayılmıştır. Bu anlamda siyonist rejimin 100 yıldır Filistinlilere uyguladığı etnik temizlik, işgal, ilhak ve yerleşimci terörü uluslararası kamuoyunun bir kez daha gündemine gelmiştir.
Küresel Sumud Filosu’nun dayandığı temel noktayı ve arka planı anlamak için şiddetsiz sivil eylemlerin kendine özgü işleyiş biçimine dikkat çekmek gerekmektedir. Bu anlamda, devletlerden bağımsız sivil toplumun inisiyatifi olan girişimlerin pratik başarıdan ziyade, başarısız olsalar dahi ortaya çıkardıkları teşhir kapasitesi, belirleyici siyasi işlev görmektedir. Başka bir deyişle, her engelleme girişimi karşı tarafı orantısız bir güç kullanımına zorlamakta ve bu durum, misyonun siyasi maliyetini zamanla artıran kümülatif bir baskı mekanizması oluşturmaktadır. Küresel Sumud Filosu’nun benimsediği strateji tam da bu mantıkla örtüşmektedir. Nitekim filo için ablukayı kırmak değil, ablukayı göstermek öncelikli hedef hâline gelmiştir. Asıl amacın hukuksuz ablukayı kırma olduğu bilinse de pratikte İsrail terörüne karşı somut bir askeri duruş sergilenmemesi nedeniyle filonun ablukayı kıramayacağı tahmin edilmiştir. Küresel Sumud Filosu yönetim kurulu üyelerinin basına yaptığı açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, filonun birinci amacı olan ablukayı kırma amacının hayata geçirilme ihtimali, yapısal olarak zaten sınırlıdır. Nitekim devletlerin fiziksel güvencesi olmaksızın sivil teknelerin kalıcı bir koridor açması mümkün görünmemektedir. Bununla birlikte, filonun ikinci amacı, özellikle 2026 Bahar Misyonunda İsrail’in uyguladığı yoğun şiddetin küresel medyaya yansımasıyla birlikte beklenmedik biçimde sonuç üretmiştir. Söz konusu dinamiğin kalıcılığı ise büyük ölçüde katılım kitlesinin genişliğine ve sivil toplum ağlarının dayanışma kapasitesine bağlıdır.
2026 Bahar Misyonu ve Uluslararası Yankısı
2026 Bahar Misyonu, önceki filolarla karşılaştırıldığında hem örgütsel yapı hem de maruz kalınan şiddetin yoğunluğu bakımından belirgin biçimde farklılaşmaktadır. Önceki misyonlarda İsrail’in müdahalesindeki görece zayıflık, koalisyon aktörlerinin daha fazla gemi ile daha yüksek başarı şansına dayanarak güç birliğine gitmesini teşvik etmiştir. Yedi uluslararası deniz misyonu koalisyonunun tek çatı altında toplanması, bu stratejinin bir çıktısı olarak görülebilir. Ancak İsrail de söz konusu hazırlığa denk bir karşı kapasite geliştirmiş; sonuç olarak, önceki misyonların tamamında gözlemlenen şiddetin çok üstünde bir yoğunluk, tek bir müdahalede tezahür etmiştir. Bu suretle 2026 Bahar Misyonu hem Küresel Sumud Filosu’nun tarihinde hem de İsrail’in sivil misyonlara yönelik müdahale pratiğinde bir kırılma noktası olarak kayıt altına girmiştir. Uluslararası sularda gerçekleştirilen saldırılar -ilki Gazze’ye yaklaşık 660 deniz milindeyken, sonrakileri 100 ila 250 mil arasında değişen mesafelerde- hem boyut hem de yasal statü itibarıyla emsal teşkil eden ihlaller olarak tarihe geçmiştir. Bu saldırıların ardından yaşanan ve kamuoyuna yansıyan işkence görüntüleri, Netanyahu hükümetiyle Batı arasındaki (özellikle Amerika Birleşik Devletleri) ilişkilerde yeni bir gerilim odağı doğurmuş; pratik düzlemde filo katılımcılarının gözaltı sürelerinin kısalmasına zemin hazırlamıştır. Söz konusu gelişme, uluslararası sivil kamuoyunun sembolik ama ölçülebilir bir baskı aracına dönüşebildiğini somut biçimde ortaya koymaktadır.
Bununla birlikte, Küresel Sumud Filosu’nun girişimi sonrası, İsrail şiddetinde ve siyonizme karşı somut adım atılması noktasında yapısal bir dönüşümden söz etmek erkendir. Devletler ve uluslararası kuruluşlar, tepkilerini yalnızca somut işkence görüntülerine ve açık hukuk ihlallerine münhasır kılmış, filo misyonunu meşrulaştıracak ya da koruyacak kurumsal bir zemin oluşturmaktan kaçınmıştır. Dahası, İsrail’in uyguladığı ablukanın hukuksuzluğu, yerleşimci terörü ve İsrail’in ateşkese rağmen Lübnan ve Filistin’de sivilleri hedef alan saldırıları gündeme dahi gelmemiştir. Bu tablo, uluslararası sistemin mevcut işleyiş mantığının ve bir anlamda yaşadığı krizin yansıması olarak görülebilir. Mevcut küresel düzen ve hukuki kurumlar, İsrail’e istisnai bir konum atfetmekte, siyonist otoriterliğe boyun eğerek sistemin daha da aşınmasına yol açmaktadır. Nitekim devletler, İsrail nedeniyle bölgenin birçok noktasında fiilen yaşanan krizlere ve çatışmalara değil, görsel olarak dolaşıma giren ve iç kamuoylarında tepki oluşturan belgelere yanıt vermektedir. Küresel Sumud Filosu, bu bağlamda, hâlâ devlet güvencesinden yoksun, yalnızca sivil iradeye dayanan bir yapı olarak faaliyetini sürdürmektedir. Bu noktada Küresel Sumud Filosu’nun kurumsal olarak devletler tarafından benimsenmemiş olması, ablukayı kırmak için yapılan her girişime karşı İsrail’in yapacağı her yeni saldırıyı kamuoyu nezdinde daha görünür kılmakta ve misyonun sembolik sermayesini artırmaktadır.
Gelecek Misyonlar Üzerine
Filo yönetimi açısından Gazze’de ilan edilen ateşkes, misyonun stratejik mantığını ya da pratik kapsamını değiştiren bir etken olarak değerlendirilmemektedir. Nitekim İsrail ateşkeslere rağmen saldırılarına keyfi biçimde devam etmektedir. Dolayısıyla mevcut durum, bir çatışmanın gerçek anlamda sona ermesini değil soykırımın daha sistematik ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşturulmasını ifade etmektedir. Abluka fiilen sürmekte, insani yardıma erişim kısıtlı kalmaya devam etmekte ve Gazze’deki siviller yaşam koşullarının köklü biçimde iyileştiğine dair herhangi bir göstergeden yoksun bulunmaktadır.
Gazze’deki hukuksuz ablukanın, Batı Şeria’daki yerleşimci terörünün ve Suriye, Irak, İran, Yemen, Suriye, Tunus’a kadar yayılan İsrail saldırganlığının önüne geçilmesi adına herhangi bir adım atılmamasının yanında, mezkûr süreçlerde siyonist rejimi güçlendirecek adımlar atılmıştır. Örneğin, Birleşmiş Milletler’i bypass eden, Trump’ın merkezinde bireysel olarak var olduğu Barış Konseyi ve bu kurumun ürünü olan Filistinlileri temsil etmeyen teknokrat yönetim bu minvalde okunabilir. Mezkûr girişimler, Gazze halkı ve Küresel Sumud Filosu tarafından muhatap alınmamaktadır. ABD’nin orkestra ettiği bu oluşumlar, Küresel Sumud Filosu’nu kamuoyu önünde meşrulaştırmak bir yana, terörize etmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla abluka sorunu ateşkes çerçevesinin dışında özerk bir mesele olarak ele alınmakta, siyasi konjonktürden bağımsız biçimde varlığını sürdürmektedir. Bu perspektiften bakıldığında bir sonraki misyonun planlaması kaçınılmaz bir büyüme eğilimi izlemektedir. Her misyon bir öncekinden daha geniş katılımcı tabanı ve daha fazla tekneyle Gazze’ye doğru yola çıkmaktadır. Maruz kalınan İsrail şiddetinin derinleşmesi ise paradoksal biçimde filo için bir meşruiyet kaynağı işlevi görmektedir; zira her müdahale girişimi yeni katılımcıları harekete geçirmekte, yeni sivil toplum ağlarını devreye sokmakta ve İsrail’in Batılı müttefiklerini söylem üretmeye zorlamaktadır. Özellikle uluslararası sulardaki saldırıların insan hakları örgütlerinin mobilizasyonunu hızlandırması, Küresel Sumud Filosu’nun orta vadeli stratejik kazanımı oluşturmaktadır. Sivil toplum kuruluşlarının artan dayanışması ve halk katılımının yükselmesi, filo için maddi kapasitenin ötesinde sembolik ve meşruiyet temelli bir güç rezervi anlamına gelmektedir.
Sonuç olarak, Küresel Sumud Filosu, içinde faaliyet gösterdiği yapısal kısıtları bilinçli biçimde dönüştürmeye çalışan özgün bir sivil eylemlilik örneği sunmaktadır. Pratik başarı ölçütleriyle değerlendirildiğinde, ablukayı kırma kapasitesi sınırlı kalmaya devam ediyor. Ancak İsrail’e dair üretilen meşruiyetin erozyona uğraması, siyonizme karşı kamuoyu baskısının artması ve uluslararası dayanışma ağlarının genişletilmesi bakımından her misyon, bir önceki misyonun üzerine kümülatif bir birikim inşa etmektedir. Bu birikimin ne zaman ve hangi koşullarda yapısal bir kırılmaya dönüşeceği hem sivil direniş pratiği hem de Ortadoğu siyasal düzeni açısından belirleyici bir soru olmayı sürdürmektedir.
