13 Haziran’da başlayan İsrail-İran savaşından birkaç saat önce Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Hizbullah’ın dönüşen pozisyonu üzerinden mevcut aşamanın önceki aşamadan tamamen farklı bir zihniyetle ele alınması çağrısında bulunmuştu. Bu açıklama, bir anlamda Hizbullah’ın yeniden yapılanma sürecinde güvenlik ve savunma stratejisinde farklı bir yol haritası çizeceği anlamını taşıdı. Naim Kasım’ın açıklamalarından birkaç saat sonra İsrail’in İran’a yönelik başlattığı saldırıyla gözler Hizbullah’a çevrildi ancak örgütün ABD ve İsrail’i sert bir dille kınadığı ancak müdahale etmeyeceğine dair takındığı net tavır, yeni yol haritasının ana hatlarının çizilmeye başlandığını gösterdi.
Savaşın sonuna kadar Hizbullah tarafından zaman zaman yüksek perdeden gelen söylemler, Güney Lübnan cephesinde bir hareketlenme başladığına dair yorumlara sebep olsa da Naim Kasım’ın İsrail’le anlaşma imzaladığı 26 Kasım 2024’ten bugüne bir denge arayışı içinde olduğu ve örgütün toplumsal dinamikleri çerçevesinde meşruiyet zeminini aşındırmamaya çalıştığı biliniyor. Bu kapsamda öne çıkan soru ise Hizbullah’ın İran’la olan ideolojik ve siyasi ilişkisinde, ayrıca Lübnan içinde sarsılan pozisyonunda nasıl bir stratejik gelecek hedeflediğine yönelik olmaktadır. İran’ın aldığı sarsıcı darbe, Hizbullah için kritik bir önem taşımakla birlikte örgütün savaşa yönelik belirleyeceği her aksiyonun Lübnan’daki siyasi ve toplumsal reaksiyonun da şekillenmesinde rol oynayacağı açıktır. Dolayısıyla İran ve İsrail arasında süren “12 gün savaşı”, Hizbullah dinamiğini anlama ölçütünde ilk önemli çıkış noktasını teşkil etmektedir.
Lübnan Cephesi ve Hizbullah’ın Stratejik Tavrı
Savaş süresince Hizbullah’ın en dikkat ettiği hususlardan biri, genelde Lübnan toplumunun özelde de Şii toplumunun gerilime karşı verdiği reaksiyon oldu. Bu noktada uzun bir süredir İsrail saldırganlığıyla başa çıkmaya çalışan Lübnanlıların ilk günlerdeki tepkisi ve siyasi karar alıcıların Lübnan’ın güvenliğinin öncelenmesini içeren net ifadeleri, Hizbullah’ın ulusal güvenlik kapsamında itibarını zedelemeyecek adımlar atmasını gerektirdi. İran’ın kendisini koruyabilecek güçte olduğunu ve kimseye ihtiyacı olmadığını içeren beyanatların Hizbullah’ın resmi kanallarından yayınlanması, örgütün pozisyonunun daha da belirginleşmesine yol açarken, savaşta yeni bir cephe açmayacakları da netleşti. Naim Kasım’ın ilk günlerde takındığı bu az gerilimli tavır ise Lübnan cephesinin Hizbullah’la yapılan güç mücadelesinde el yükseltmesinin önünü açtı. Bu çerçevede Lübnan Güçleri Partisi lideri Samir Caca’nın “Cumhurbaşkanı Joseph Avn çok yumuşak bir yaklaşımla kendi hızında hareket etmeyi tercih ediyor ve biz buna karşı değiliz. Ancak her şeyin bir sınırı ve son tarihi var.” sözleriyle Hizbullah’a kendince yıl sonuna kadar mühlet vermesi, Dürzi lider Velid Canbolat’ın da “Artık silahları teslim etmenin zamanı geldi.” şeklindeki çıkışı, Hizbullah’ın içinde bulunduğu ikilemin Lübnan’daki yansımasını göstermesi açısından kayda değer göstergeler oldu.
Hizbullah’ın İran’a olan desteği karşısında sert tepkiyi veren isimlerden biri de örgütün kurucuları arasında yer alıp 1991’de ayrıldıktan sonra muhalif olan Subhi Tufeyli'den geldi. Savaşın ikinci gününde İran’ı Müslümanların birliğini ve gücünü güçlendirmeyen bütün tutumlarını yeniden gözden geçirmesi için uyaran Tufeyli’nin daha dikkat çeken açıklaması ise Türkiye’ye yönelik oldu. Türkiye’nin her zaman olduğu gibi bu alanda da öncü olması çağrısını yapan Subhi Tufeyli, savaşın sonunda ise İran’ın ve Lübnan’daki İran destekçilerinin ülkede yalnızca fitne yaydıklarını, Lübnan’a da büyük hasar verdiklerini ifade ederek, İran’ın büyük bir hezimete uğraması üzerinden Hizbullah’ın da yenildiği mesajını verdi.
Bu anlamda Naim Kasım’ın 20 Haziran’da İran’ın bağımsızlığına vurgu yapıp, tarafsız olmadıklarını dile getirmesinin, Lübnan içinde ses getirmediğinin altını çizmek gerekmektedir. Nitekim Hizbullah’ın uzun vadede İsrail’le karşı karşıya gelmek istemeyeceğine ve söz konusu İran dahi olsa yeni bir cephe açmayacağına dair kanaatin yalnızca siyasi arenada değil Şiiler dahil olmak üzere Lübnan toplumunun tümünde hakim olduğu açıktır. Diğer taraftan Hizbullah’ın 8 Ekim 2023’te “Gazze’ye destek” cephesi açmasına rağmen 26 Kasım 2024’te imzalanan ateşkese kadar İsrail’le gerçek anlamda savaşmayarak Lübnan’ı uzak tuttuğunu göstermesi dahi Lübnanlıları memnun etmemiştir. Böyle bir durumda Hizbullah, Nasrallah’la yükselen “Şii çatısı altında Lübnan ulusçuluğu” savunusunu kaybetmiştir. Askeri yenilgiler ve Lübnan’da siyasi kliklerin örgütün aleyhine değişmeye başlaması nedeniyle de Hizbullah toparlanmak adına, siyasi meşruiyete daha fazla yönelerek Şii temsiliyetindeki gücünü muhafaza etme eğilimine gitmiştir.
Böyle bir ortamda 12 günlük savaşın uzaması halinde Hizbullah’ın İsrail’e karşı söylemi aşan bir aksiyon almasının Hizbullah’ın parlamento gücünü de eritmeye başlayacak olan en kritik eşik olması, Naim Kasım’ın yukarıda ifade edilen farklı zihniyet arayışını ortaya koymaktadır. Nitekim İran-İsrail Savaşı’nın Hizbullah nedeniyle Lübnan’ın egemenliğini tehlikeye atması ihtimali, dahası güneyde yaşayan Şiilerin İsrail saldırılarına maruz kalmaları devam ederken yeniden büyük bir göç krizinin yaşanacak olması durumu, Hizbullah’ın siyasi parti olarak Şii temsilciliğini sorgulatacak, bu sorgulatma yalnızca siyasi tansiyonu yükseltmekle kalmayacak, kısa süre içinde toplumsal gerilim de belirginleşmeye başlayacaktı. Böylesi bir riskin varlığı ise silah teslimi noktasında Hizbullah’ın açık tutmaya çalıştığı tüm kapıları kapatacaktı. Bu nedenledir ki, Hizbullah’ın İran-İsrail gerilimine dahil olmaması bir tercih değil bir zorunluluğu doğurmuştur. Bununla birlikte alınan kararın sonucunda savaşa girmeyen ama 24 Haziran’da İran-İsrail ateşkesiyle birlikte İran’ın ilan ettiği zaferine katılan Hizbullah, motivasyonunu kaybetmediğini göstermeye çalışarak ateşkesin hemen sonrasında silah tesliminin beklendiği kadar kolay olmayacağı açıklamasıyla muhaliflere psikolojik üstünlüğü korudukları mesajını vermiştir.
İdeolojik Bağlar Ne Kadar Önemli?
İsrail’in İran karşısında operasyonel kazanımları savaşın sonundaki tabloyla daha net bir şekilde ortaya çıkarken, stratejik hedef kapsamında rejim değişikliğine yol açacak bir başarıya ulaşılmamış olması, Hizbullah ve Şii toplumu açısından çok kritik bir eşiğin aşılması anlamını taşıdı. Hizbullah’ın İran Devrim Rehberliği çizgisine bağlılığını sürdürmesi bağlamında Naim Kasım’ın Ayetullah Hamaney’e yönelik düzenlenmesi muhtemel bir suikastta sessiz kalınmayacağını söylemesi, Hasan Nasrallah’ın ölümünü kabul etmekte zorlanan Şii toplumunun kırılganlığının daha fazla artmaması adına atılması gereken bir adım olarak görüldü. Nitekim savaşın ilk günlerinde Şiilerin Hamaney’e yükledikleri “Haydar-ı Kerrar’ın torunu” misyonu, Nasrallah’ın boşluğunun doldurulmaya çalışıldığının işareti olmuştur. Dolayısıyla Velayet-i Fakih’in İsrail tarafından öldürülmesi ihtimalinin getireceği travmatik duruma karşı Hizbullah söylem düzeyinde de olsa gerilime dahil olmak durumunda kalmıştır.
Diğer taraftan Hamaney’in öldürülmesi durumunda İran’daki rejimin çökmeyeceği bilinse de 1979 İran İslam Devrimiyle birlikte İran-Lübnan arasında kurulan köklü ilişkilerin sarsılacağı kaygısı, Lübnanlı Şiiler arasında yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu köklü ilişkilerin siyasi olmakla birlikte kültürel ve finansal ayağının da baskın olması, İran rejiminin otoritesini kaybetmesi karşısındaki endişelerin artmasında rol oynamaktadır. Bunun yanı sıra, Hamaney dönemiyle birlikte Hizbullah’ın Lübnan’da yükselişi ve İran’ın maddi manevi sunduğu destek, İran’a eğitime giden Lübnanlı Şiilerin Velayet-i Fakih’e olan ideolojik bağlılıklarının derinleşmesi, ayrıca Lübnan siyasetinde Şiilere yönelik izolasyonun tam anlamıyla kırılmaması, İran ve Lübnan arasındaki köprülerin sağlamlaştırılmasında rol oynamıştır. Bu nedenle de İsrail’in Hizbullah’a yönelik operasyonlarına benzer şekilde İran’ın askeri üslerini vurması, üst düzey komutanlarını hedef alması ve istihbarat başarısını göstermesi, Lübnanlı Şiilerin İran’ın stratejik yenilgisinden kaçınılmaz olarak etkilenmelerine yol açmıştır. Halihazırda İran’ın İsrail tehdidine karşı kendi sınırları çerçevesinde bir güvenlik politikası takip etmeye başlayacağı açık olsa da diplomatik açıdan gerek Lübnan devletinin gerekse de İran rejiminin ilişkilerinin devamlılığı, Lübnan Şiileri tarafından dikkatlice takip edilmektedir.
Son tahlilde, 24 Haziran’da son bulan ancak yankısı devam eden İran-İsrail Savaşı’nın Hizbullah için de önemli bir sınav olduğu ve kendi önceliklerinin belirleyici olduğu açığa çıkmıştır. İlerleyen süreçte, İran-Hizbullah ilişkileri daha kırılgan bir yapıya bürünmeye yüz tutacak olsa da ideolojik bağların korunması, her iki taraf için de önemini muhafazaya devam edecektir. Bununla birlikte Hizbullah, Lübnan içindeki meşruiyetinin daha da fazla zedelenmemesi adına İran’la daha dengeli olacak ancak Lübnan içinde daha fazla ittifak kurma stratejisi takip edecektir. Son savaşla birlikte bölgesel denklemin değişmesi karşısında Hizbullah’ın belirleyeceği yeni hedefler, Lübnan’daki izolasyonunun kırılması için de önem arz etmektedir.
