Kriter > Dosya > Dosya / Savaşın Bölgesel Etkileri |

ABD’nin “Müttefikleri”: Japonya, Almanya ve Güney Kore


Japonya, Almanya ve Güney Kore, ABD’nin hegemonik düzeniyle ilişkileri bakımından çarpıcı biçimde benzerdir. Her üç ülke de kendi devlet aklıyla değil, ABD menşeli dış güvenlik garantisi ekseninde biçimlenen bir egemenlik anlayışıyla yönetilmektedir. Her üç ülkede de bu bağımlılığı meşrulaştıran ve yeniden üreten siyasi elitler desteklenmiş; bu yapıya meydan okuyanlar ise marjinalleştirilmiş ya da bizzat sisteme entegre edilmeye çalışılarak etkisizleştirilmiştir.

ABD nin Müttefikleri Japonya Almanya ve Güney Kore
ABD Başkanı Donald Trump ile Japonya Başbakanı Sanae Takaichi (Kiyoshi Ota / POOL / AA, 28 Eylül 2025)

Geçtiğimiz günlerde dünya kamuoyuna yayılan bir dizi fotoğraf, bilinen ama fazla dillendirilmek istenmeyen bir gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi. Başbakan Sanae Takaichi’nin ABD ziyareti, Japonya’da çok tartışılan görüntülere sahne oldu. Beyaz Saray’ın resmi internet sitesinde paylaşılan karelerde, Takaichi’nin Devlet Yemek Salonu’nda dans ettiği anların ilk sırada yer alması, ülkede şok etkisi doğurdu.

Ancak esas mesele, dans görüntüleri değil ziyaret boyunca Japon heyetinin sergilediği psikolojik teslimiyetti. Trump, İran operasyonuyla ilgili müttefiklerine önceden haber vermemesini savunurken, “Sürpriz konusunda Japonya’dan daha iyisini kim bilebilir?” diyerek İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın ABD donanmasına yaptığı baskın hava saldırısı olan Pearl Harbor’a gönderme yaptı. Bu alaycı tavır karşısında Takaichi’nin sessiz kalması eleştiri konusu oldu. Takaichi’nin, şehirlerine atom bombası atmış bir ülkenin lideri için “Dünya çapında barışı sağlayabilecek tek kişi” nitelendirmesini yapması, Japon halkı tarafından onur kırıcı bir durum olarak değerlendirildi. Yaşananlar aslında tek başına bir diplomatik nezaketsizliğin ya da bireysel bir basiretsizliğin ürünü değildir. Bunlar, 1945’ten bu yana ilmek ilmek örülmüş bir bağımlılık ilişkisinin güncel bir olayla görünür hâle gelmesidir.

 

Mağlubiyetten “Müttefik”liğe

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte ABD, hegemon güç sıfatıyla hem Japonya hem de Almanya üzerinde köklü bir yeniden yapılandırma süreci başlattı. Bu süreç, demokratikleşme ve ekonomik kalkınma desteği olarak formülleştirildi. Gerçekte ise her iki ülke üzerinde, sömürgeciliğin en rafine biçimlerini bile geride bırakacak nitelikte yapısal bir denetim mekanizması kuruldu.

Japonya örneğine bakıldığında manzara çarpıcıdır. 1947’de ABD denetiminde hazırlanan anayasa, Japonya’nın silahlı kuvvetler bulundurma ve savaş ilan etme hakkını elinden aldı. Bu, kuramsal düzlemde Japon halkına barış yanlısı bir düzenlemeymiş gibi sunuldu. Ancak pratikte Japonya’yı, savunmasını tamamen ABD’ye devretmek ve her siyasi krizde Washington’dan onay almak durumunda kalan bir devlete dönüştürdü. Bugün Japonya topraklarında 50 bini aşkın ABD askeri ve yaklaşık elli üs bulunmaktadır. Bu askeri varlık, müttefik bir ülkede ortak çıkarlar gereği konuşlandırılmış kuvvetleri değil, bir patronun kendi çıkar alanını güvence altına almak için yerleştirdiği teminat kuvvetini andırmaktadır.

Almanya’nın durumu da özünde farklı değildir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında dört büyük güç tarafından bölünen Almanya, NATO şemsiyesi altında Batı Almanya olarak yeniden örgütlenirken bu yeniden örgütlenmenin her adımı, Washington’ın onayına tâbi kılındı. Bugün bile Almanya’da yaklaşık 35 bin Amerikan askeri bulunmaktadır. Bu bakımdan Almanya’nın da Japonya’dan pek aşağı kalır yanı yoktur. Almanya’nın zamanında Rusya ile doğal gaz boru hattı inşa etme çabasının (Nord Stream projesi) ABD baskılarıyla sekteye uğratılması, bu gerçeği gözler önüne sermiştir. Nord Stream boru hattının 2022’de bir sabotajla patlatılması, bu denklemin ne denli sert ve acımasız işlediğini de çıplak biçimde ortaya koymuştur.

 

Egemenlik Yanılsaması: Ekonomik Mucizeden İtaatkâr Büyümeye

Her iki ülkenin savaş sonrası ekonomik yükselişi, bağımlılık ilişkisinin bir nevi örtüsüdür. Japonya’nın ekonomik mucizesi ve Almanya’nın “Wirtschaftswunder”i, bu ülkelerin içinde bulundukları yapısal kısıtlara rağmen değil, tam da o kısıtların sağladığı güvenceler sayesinde gerçekleşmiştir. ABD’nin açık pazarı, bu ülkelerin ihracatına geniş bir alan tanımış; Sovyet tehdidine karşı oluşturulan güvenlik şemsiyesi ise söz konusu devletlerin savunma harcamalarını asgari düzeyde tutmasına imkân vererek kaynakları sanayi yatırımlarına yönlendirmelerine olanak sağlamıştır.

Bu bir bağış değil, bir alışveriştir. Karşılığında Japonya ve Almanya, stratejik önemi haiz kararları bağımsız olarak almaktan vazgeçmiş, kendi ulusal çıkarlarını zaman zaman Washington’ın küresel hesaplarının gerisinde bırakmış, zaman zaman da ağır ekonomik bedellere sebep olan politikalara rıza göstermek zorunda kalmıştır. Japonya’nın 1980’lerin sonunda ABD baskısıyla imzaladığı Plaza Anlaşması, bu rızanın faturasının ne kadar ağır olabileceğini göstermiştir. Japonya başbakanının başına gelenler de uzun yıllar boyunca sistematik biçimde üretilmiş bu yarı-kolonyal bağımlılığın sonucudur.

Tokyo'da ABD görüşmesine protesto
Japonya'nın başkenti Tokyo'da, ABD Başkanı Donald Trump ile Japonya Başbakanı Takaiçi Sanae'nin Washington'da gerçekleştirdiği görüşmenin ardından Başbakan Takaiçi ve Amerika'nın İran'a müdahalesine karşı protesto gösterisi düzenlendi. Gösteri sırasında polis bölgede güvenlik önlemleri alırken, pankartlar taşıyan göstericiler slogan attı. (Jakup Porzycki / AA, 20 Mart 2026)

 

Vitrin Demokrasisi: Güney Kore Nasıl Parlatıldı?

Japonya ve Almanya’nın ardından burada değinmemiz gereken bir diğer ülke de Güney Kore’dir. Açıkçası, Güney Kore’nin de bu ülkelerden aşağı kalır bir yanı yoktur. 1950-53 Kore Savaşı, Soğuk Savaş’ın ilk büyük vekâlet savaşıydı. Kuzey’de Sovyet ve Çin destekli bir komünist rejim, Güney’de ise ABD destekli bir otoriter hükümet bulunmaktaydı. Savaşın sona ermesiyle birlikte Güney Kore, Batı blokunun bölgedeki en ileri karakolu hâline getirilmiştir. Komünizmin güneye inmesini engelleyen tampon işlevi, Güney Kore’nin iç politikasında ne yaşanırsa yaşansın uluslararası arenada demokratik ve özgür dünyanın temsilcisi olarak sunulması sonucunu doğurmuştur.

Oysa Güney Kore’nin yakın siyasi tarihi, bu temsille alenen çelişir. 1961’den 1979’a dek Park Chung-hee askeri cuntası ülkeyi yönetmiş; sol eğilimleri, sendikaları ve muhalefeti sistematik biçimde bastırmıştır. 1979’da suikastla öldürülmesinin ardından yine bir askeri darbe yaşanmış, Chun Doo-hwan 1980’de Gwangju katliamını gerçekleştirmiştir. Bu katliam, Batı’da büyük oranda görmezden gelinmiş, ABD yönetimi süreci örtbas etmekte belirleyici bir rol oynamıştır.

Tüm bu kirli geçmişe rağmen bugün Güney Kore, Batı tarafından Asya demokrasisinin başarı hikâyesi olarak sunulmaya devam etmektedir.

Güney Kore’nin bu ayrıcalıklı uluslararası algısının ne denli temelsiz olduğu, son yıllarda birbiri ardına patlayan skandallarla daha da belirgin hale gelmiştir. 2016’da dönemin devlet başkanı Park Geun-hye, büyük şirketlerden milyonlarca dolar rüşvet alarak devlet kararlarını etkilediği gerekçesiyle görevden uzaklaştırılmış ve yargılanmıştır. Söz konusu skandal, kurumsal-siyasi ilişkilerin çürümüşlüğünü gözler önüne sererken; Samsung Grubu başkanının tutuklanması, iş dünyası-siyaset ilişkilerinin iç içeliğini de açığa çıkarmıştır. Ne var ki bu skandallar, sırf açığa çıkarılabilmiş olması bakımından bile Batı kamuoyunda Güney Kore’nin demokrasisinin ve hukuka bağlılığının ne kadar güçlü olduğunu kanıtlayan örnekler olarak sunulmuştur. Cumhurbaşkanının yargılanması, hesap verebilirlik mekanizmalarının işlediğinin kanıtı olarak gösterilmiştir.

Aralık 2024’te ise Güney Kore Cumhurbaşkanı Yoon Suk-yeol, muhalefet partilerini devlet karşıtı güçlerin temsilcisi şeklinde niteleyerek sıkıyönetim ilan etmişti. Bu adım, saatler içinde parlamento tarafından geçersiz sayılmış ve cumhurbaşkanı görevden uzaklaştırılmıştı. Yaşanan bu gelişmeler, konsolide demokrasi olarak sunulan bir ülkede bir liderin nasıl bu denli bir otokrasiye yeltenebileceği sorusunu kaçınılmaz kılmaktadır. Öte yandan, tüm bunlara rağmen ne hikmettir ki uluslararası kuruluşların demokrasi endekslerinde Güney Kore’nin üst sıralardaki konumu değişmemektedir. Zira Kuzey Kore ile kurulan varoluşsal zıtlık, Güney Kore’yi Batı için vazgeçilemez kılmakta; bu vazgeçilmezlik ise zayıflıkların perdelenmesine yönelik sistematik bir vitrin çalışmasını beraberinde getirmektedir.

 

Müttefiklerin Yük Paylaşımı

Hülasa; Japonya, Almanya ve Güney Kore, ABD’nin hegemonik düzeniyle ilişkileri bakımından çarpıcı biçimde benzerdir. Her üç ülke de kendi devlet aklıyla değil, ABD menşeli dış güvenlik garantisi ekseninde biçimlenen bir egemenlik anlayışıyla yönetilmektedir. Her üç ülkede de bu bağımlılığı meşrulaştıran ve yeniden üreten siyasi elitler desteklenmiş; bu yapıya meydan okuyanlar ise marjinalleştirilmiş ya da bizzat sisteme entegre edilmeye çalışılarak etkisizleştirilmiştir.

Bu ülkelerin son zamanlarda artan savunma harcamaları da bu bağımlılık ilişkisinin yeni bir dönemine işaret etmektedir. 2026 başında yayımlanan ve “Yük Paylaşımı” (Burden Sharing) doktrine dayanan ABD Ulusal Savunma Stratejisi, Washington’ın artık müttefiklerinin tüm güvenlik faturalarını ödemeyeceğini ilan etmiştir. Bu doktrine göre müttefikler, savunma harcamalarında GSYH’nin yüzde 5’i gibi yeni ve çok daha yüksek bir eşiği hedeflemek durumundadır. Bu yük paylaşımı baskısı, Japonya, Almanya ve Güney Kore’de rekor savunma bütçelerinin onaylanmasına yol açmış; bu bütçe artışları, bu ülkelerin ABD’nin bölgedeki askeri yükünü hafifleten alt-yüklenici rollerini pekiştirmeyi hedeflemiştir. Öte yandan, artan savunma harcamalarının başlıca tedarikçisi de yine ABD olmuştur. Japonya’nın 2026 bütçesinde yer alan 9 trilyon yenlik (58 milyar dolar) rekor tahsisat; Amerikan Tomahawk füzeleri, hipersonik füzeler ve insansız savunma sistemlerine ayrılmıştır.

 

Sonuç

Son kertede bu ülkelerin, kendi iç dinamikleriyle önemli demokratik ve ekonomik kazanımlar elde etmiş olmalarını yadsımamak gerekir. Ancak, bu ülkelerin uluslararası statülerinin salt bu kazanımların sonucu olduğu bir yanılsamasıdır. Almanya’nın kendi enerji politikasını bağımsız belirleyememesi, Japonya’nın kendi toprağında konuşlanan kuvvetler üzerinde çok sınırlı yetkilere sahip olması, Güney Kore’nin yaşadığı siyasi krizlere rağmen olduğundan parlak bir demokrasi vitrini olarak sunulması; bunların tümü aynı ilişkinin farklı sonuçlarıdır. Günümüzün en köklü egemenlik yanılsaması şudur: Müttefik olmak ile bağımlı ya da yarı-sömürge olmak arasındaki çizgi, hegemon gücün kendi çıkarları doğrultusunda istediği gibi çizebileceği belirsiz bir hattır.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası