Siyasal rejimlerin istikrarı, anayasal düzenin normatif gücü ile toplumsal meşruiyetin derinliği arasındaki ilişkinin niteliği üzerinden değerlendirilir. Bir anayasanın varlığı, kurumsal mimarinin ayrıntılı biçimde inşa edilmiş olması veya kuvvetler ayrılığı prensibinin hukuki metinlerde açık biçimde tanımlanması tek başına rejim güvenliği üretmez. Rejimlerin gerçek dayanıklılığı kriz anlarında toplumsal aktörlerin meşruiyet kaynağına ilişkin tutumlarında açığa çıkar. Darbeler bu bağlamda devletin kurumsal sürekliliğini hedef alan güç mücadeleleri olmanın ötesinde egemenliğin kim tarafından kullanılacağı sorusunu zor yoluyla cevaplandırma girişimleridir.
Siyaset bilimi literatüründe darbe, devlet aygıtı içinde örgütlü bir grubun anayasal ve hukuksal prosedürleri askıya alarak yürütme erkini zor kullanımı veya zor tehdidi yoluyla ele geçirme girişimi olarak tanımlanır. Bu bağlamda darbeler, iktidarın el değiştirmesinin ötesinde siyasal meşruiyetin kurumsal zeminden koparak güç ilişkileri üzerinden yeniden inşa edilmesini ifade eder. Darbe çalışmaları bu tür müdahalelerin özellikle kurumsallaşma düzeyi düşük, sivil siyasal aktörlerin uzlaşma kapasitesinin zayıf ve devlet içi güç merkezlerinin parçalı olduğu rejimlerde daha yüksek ihtimalle ortaya çıktığını göstermektedir. Siyasal kurumların yeterince kökleşmediği sistemlerde iktidar mücadeleleri seçim, parlamento veya hukuk mekanizmaları yerine doğrudan güç kullanımına yönelebilmektedir.
Askeri vesayet tartışmaları, ordunun dış tehditlere karşı güvenliği sağlayan bir kurum olmanın ötesine geçerek siyasal alan üzerinde denetleyici ve yönlendirici bir rol üstlenmesinin demokratik süreçleri zayıflattığını ortaya koymaktadır. Ordunun kendisini rejimin nihai koruyucusu ya da ideolojik sınırlarının belirleyicisi olarak konumlandırması, seçilmiş sivil otoritelerin karar alma kapasitesini sınırlar ve demokratik hesap verebilirliği aşındırır. Böyle bir yapıda, askeri kurum siyasete müdahale edebilecek meşru bir aktör olarak algılanmaya başlar. Bu durum demokratik konsolidasyonun önündeki temel yapısal engellerden biri hâline gelir.
Demokratik kırılganlık analizleri, rejim karşıtı veya sistem dışı aktörlerin kurumsal veto kapasitesinin kriz dönemlerinde belirleyici olduğunu vurgular. Ekonomik krizler, toplumsal kutuplaşma, yönetim zafiyeti veya meşruiyet kaybı gibi durumlar, siyasal sistemin kırılganlığını artırarak antidemokratik müdahaleler için uygun bir zemin oluşturabilir. Devletin temel kurumları arasında koordinasyonun bozulduğu ve toplumsal uzlaşının zayıfladığı dönemlerde darbeler, daha geniş çaplı bir rejim krizinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle modern literatür, darbeleri bireysel aktörlerin iradesinden çok kurumsal zayıflıklar, güç dengeleri ve rejim yapısındaki kırılganlıklar üzerinden açıklamaktadır.
Türk siyasi tarihi bu teorik çerçeveler açısından incelendiğinde demokratik temsil ile vesayetçi güç odakları arasındaki gerilimin süreklilik taşıdığı görülmektedir. Osmanlı modernleşmesinden itibaren askeri ve bürokratik elitlerin devletin kurucu ve koruyucu aktörleri olarak konumlanması, siyasal meşruiyetin toplumsal tabandan çok devlet merkezli biçimde inşa edilmesine yol açmıştır. Cumhuriyet döneminde bu yapı kurumsal süreklilik kazanmış, çok partili hayata geçiş sonrasında ise seçimle oluşan siyasal meşruiyet ile vesayetçi müdahale geleneği arasında yapısal çatışma ortaya çıkmıştır.
Bu tarihsel arka plan dikkate alındığında 15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan darbe teşebbüsü münferit bir güvenlik hadisesi olarak değerlendirilemez. Söz konusu olay Türkiye’de iki asra yaklaşan müdahale geleneğinin kritik bir eşiği ve demokratik meşruiyetin toplumsal savunusunun tarihsel dönüm noktası niteliğindedir. Hadisenin özgünlüğü girişimin ölçeğinde, şiddet düzeyinde ve karşısında oluşan toplumsal reaksiyonun mahiyetinde ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’de darbelerin sosyolojik kökenlerini anlamak için Cumhuriyet öncesi siyasi yapıya bakmak gerekir. Osmanlı İmparatorluğu’nun klasik döneminde, merkezi otorite güçlü görünmekle birlikte iktidar ilişkileri; saray bürokrasisi, askeri elitler ve taşra güç odakları arasındaki denge üzerinden şekillenmiştir. Modernleşme süreciyle birlikte askeri reformların devlet dönüşümünün merkezine yerleşmesi, ordunun siyasal ağırlığını belirgin biçimde artırmıştır.
1876’da Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi Osmanlı devlet elitlerinin iktidar transferine müdahale kapasitesinin açık göstergelerinden biridir. 1908 sonrasında İttihat ve Terakki’nin kurduğu güç mimarisi ise asker-siyaset ilişkilerinin kurumsal iç içeliğini derinleştirmiştir. Böylece askeri elitlerin, devletin yönünü tayin etme hakkına sahip olduğu yönündeki zihniyet kökleşmiştir.
Cumhuriyet’in kuruluşunda ordunun merkezi rolü, bu tarihsel mirası sona erdirmediği gibi yeni bir meşruiyet zemini kazandırmıştır. Kurucu kadroların askeri geçmişi, ordunun rejimin bekasına ilişkin özel bir sorumluluk taşıdığı düşüncesini beslemiştir. Bu anlayış ilerleyen dönemlerde, demokratik siyasetin belirli sınırlar içinde tutulması gerektiğini savunan vesayetçi zihniyetin kurumsal temelini oluşturmuştur.
1950 seçimleriyle Türkiye’de iktidarın el değiştirmesi demokratik temsil açısından tarihi bir ilerleme anlamına gelmiştir. Ancak bu geçiş vesayetçi refleksleri ortadan kaldırmamıştır. 27 Mayıs 1960 darbesi, bu gerçeğin en net göstergesidir.
27 Mayıs, seçilmiş, demokratik, meşru iktidarın yani milletin tecelli eden iradesinin silahlı güç tarafından devrilmesini ifade eder. Müdahale sonrasında Başbakan Adnan Menderes’in ve iki bakanının idam edilmesi, millet iradesine yönelmiş bir cezalandırmadır. Bu olay, Türk demokrasisinin kolektif hafızasında derin bir kırılmadır. Darbenin en önemli etkilerinden biri askeri müdahalenin meşru bir siyasal araç olarak normalleştirilmesidir. Darbe kadar korkunç ve iğrenç bir hadise ise bu facianın bayram ilan edilmesi ve yıllarca kutlanmasıdır…
1961 sonrası anayasal düzen, askeri ve bürokratik kurumlara sistem üzerinde veto kapasitesi tanımıştır. Böylece görünürde demokratik, özünde vesayet mekanizmalarıyla çevrelenmiş hibrit bir yapı oluşmuştur.
12 Mart 1971 muhtırası, doğrudan yönetime el koymaksızın siyasal alanın zor yoluyla yeniden yapılandırılabileceğini göstermiştir. Parlamentonun açık kalması, müdahalenin sivil karakter taşıdığı anlamına gelmemektedir zira siyasal karar alma süreçleri askeri baskı altında şekillenmiştir.
12 Eylül 1980 darbesi ise Türkiye’nin toplumsal ve kurumsal dokusunu köklü biçimde dönüştürmüştür. Parlamento kapatılmış, partiler tasfiye edilmiş, temel hak ve özgürlükler askıya alınmıştır. Bu dönem devlet şiddetinin kurumsal ölçekte yoğunlaştığı bir evredir. Gözaltılar, işkenceler, yasaklar ve ağır baskı iklimi, toplumsal hafızada derin travmalar üretmiştir.
Darbe sonrası inşa edilen siyasi düzen; güvenlikçi devlet anlayışını kurumsallaştırmış, sivil toplumun ve demokratik siyasetin hareket alanını sınırlandırmıştır. Bu durum Türkiye’de demokrasinin uzun yıllar tam konsolidasyona ulaşamamasının temel nedenlerinden biri olmuştur.
1997’de yaşanan 28 Şubat postmodern darbesi/süreci, darbelerin yöntemsel dönüşümüne işaret eden kritik bir kırılma noktasıdır. Klasik askeri müdahalelerde görülen doğrudan yönetime el koyma pratiği yerine medya, sermaye, yargı ve bürokrasi üzerinden siyasal iktidarın hareket alanının daraltıldığı daha dolaylı bir müdahale modeli ortaya çıkmıştır. Bu süreç, modern darbelerin tank ve silahlı kuvvet unsurlarıyla birlikte toplumsal algıyı şekillendiren ve kurumsal baskı üreten hibrit araçlarla da gerçekleştirilebildiğini göstermiştir. Askeri güç, görünür baskı unsuru olmayı sürdürürken meşruiyet üretiminde medya söylemleri, bürokratik mekanizmalar ve ekonomik aktörlerin etkisi belirgin biçimde artmıştır.
Bu vesayetçi reflekslerin devamı, 2007’deki 27 Nisan e-muhtırası ile dijital çağda farklı bir biçimde ortaya çıkmıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin internet sitesi üzerinden yayımlanan bildiri, askeri müdahale geleneğinin dijitalleşmiş bir versiyonudur. Ancak bu girişimin önceki müdahalelerden farklı olarak siyasal karşılık bulmaması, Hükümetin muhtırayı reddi, kararlı ve tavizsiz duruşu, sivil siyasetin ve demokratik meşruiyetin geçmiş dönemlere kıyasla daha dirençli hâle geldiğini göstermiştir. Buna rağmen vesayet kültürü tamamen ortadan kalkmamış aksine, müdahale biçimleri daha karmaşık ve çok katmanlı hâle gelmiştir.
2010’lara gelindiğinde, siyasal müdahale girişimlerinin askeri alanın dışına taşarak yargı, güvenlik bürokrasisi ve medya ekseninde yoğunlaştığı görülmüştür. 2012’de Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı’nın ifadeye çağrılması devletin kritik güvenlik kurumları üzerinde yargısal araçlar yoluyla baskı kurulmasına yönelik önemli bir kırılma olarak değerlendirilmiştir. Bu hadise, yürütme organı ile devletin stratejik güvenlik birimleri arasındaki komuta ve koordinasyon zincirini zorlayabilecek bir gelişme olarak kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştır.
2013’te yaşanan Gezi Parkı şiddet eylemleri ise Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde önemli bir toplumsal kırılma olarak öne çıkmıştır. Başlangıçta çevresel hassasiyetlerle ortaya çıktığı düşünülen protestolar, kısa sürede ülke çapında siyasal bir mobilizasyona ve seçilmiş meşru hükümete yönelik darbe girişimine dönüşmüştür. Bu süreç, modern rejim krizlerinde sokak hareketlerinin de siyasal güç mücadelesinin önemli araçlarından biri hâline geldiğini göstermiştir.
Aynı yılın sonunda yaşanan 17–25 Aralık hadiseleri, demokratik siyasete, milletin seçtiği hükümete darbe girişiminin yargı ve emniyet bürokrasisi üzerinden yürütülebileceğini ortaya koymuştur. Kurgusal ve dış kaynak destekli bu operasyonlar, yargısal ve bürokratik araçlarla hükümeti zayıflatmaya ve ortadan kaldırmaya yönelik organize bir müdahale girişimi olarak belirginleşmiştir… Bu gelişmeler, çağdaş darbelerin salt askeri müdahale biçiminde olmayıp kurumsal meşruiyet alanlarında da yürütülen çok katmanlı operasyonlar şeklinde de tezahür edebileceğini göstermiştir.
2014’te kamuoyuna yansıyan MİT tırları olayı, devletin güvenlik ve dış politika operasyonlarının ifşa edilmesi üzerinden yeni bir darbe girişimi ve uluslararası darbe girişimi alanı oluşturmuştur. Bu olay, devlet sırrı niteliğindeki operasyonel faaliyetlerin kamuoyuna taşınmasının ulusal güvenlik ve siyasal istikrar üzerindeki etkilerini gündeme getirmiştir. Siyasal literatürde bu tür gelişmeler, devletin stratejik kapasitesini zayıflatabilecek hibrit müdahale araçları arasında değerlendirilmektedir.
Bunların yanında, kamuoyuna yansıyan veya resmi kayıtlara tam olarak geçmeyen çok sayıda toplantı, planlama faaliyeti ve müdahale girişimi iddiası da vesayet reflekslerinin farklı dönemlerde canlı kaldığını göstermektedir. Çeşitli medya tartışmalarında, kapalı çevrelerde yürütülen senaryo çalışmaları, kriz planlamaları ve hükümet dışı güç odaklarının siyasal denklemi etkileme çabaları sıkça gündeme gelmiştir. Her ne kadar bu girişimlerin tamamı somut sonuç üretmemiş olsa da devlet-toplum-siyaset ilişkilerindeki kırılganlıkları görünür kılmıştır.
Bu kronolojik süreç, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsüne giden zemini anlamak açısından önemlidir. Türkiye’de müdahale biçimleri doğrudan askeri darbeden e-muhtıraya, yargısal operasyonlardan medya manipülasyonuna, sokak mobilizasyonundan bürokratik sabotaja kadar sürekli biçim değiştirmiştir. Bu dönüşüm, modern darbelerin silahlı güç kullanımıyla birlikte bilgi akışı, algı yönetimi, kurumsal sabotaj ve psikolojik üstünlük mücadelesiyle şekillendiğini ortaya koymaktadır. 15 Temmuz ise bu uzun dönüşümün en sert ve en görünür aşaması olarak ortaya çıkmıştır.
15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan darbe teşebbüsü, Türkiye’deki önceki müdahalelerden çok daha yüksek bir şiddet kapasitesi sergilemiştir. Devletin anayasal kurumları doğrudan hedefe konmuş, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi hedef alınmış, Türkiye Büyük Millet Meclisi bombalanmış, emniyet tesisleri saldırıya uğramış ve sivillere ağır silahlarla ateş açılmıştır. Bu durum, darbeci kalkışmanın mahiyetini klasik askeri müdahalenin ötesine taşımaktadır. Burada amaç; meşru, seçilmiş, sivil siyasal iktidarın el değiştirmesiyle sınırlı kalmamış ve devletin komuta, karar alma ve meşruiyet zincirinin bütünüyle kırılması hedeflenmiştir.
Bu darbe girişiminin öncekilerden ayırt edici yönü, devlet kurumları içerisinde uzun yıllar boyunca örgütlenen ve kökü dışarıda bir casusluk yapılanması olan Fetullahçı terör örgütünün (FETÖ) en belirleyici rolü üstlenmiş olmasıdır. Bu yapı; hiyerarşik örgütlenmesi, gizlilik esasına dayalı kadrolaşma stratejisi ve devletin kritik kurumlarına sızma kapasitesiyle darbe teşebbüsünün planlama ve icra boyutunda etkili olmuştur. Bu yönüyle 15 Temmuz salt askeri unsurların giriştiği bir müdahale değil devletin içinden organize edilen ve dış bağlantıları aşikâr çok katmanlı bir kalkışmadır.
Darbe çalışmalarında başarı ihtimali çoğu zaman psikolojik üstünlüğün hızlı biçimde kurulmasına bağlıdır. Darbeciler belirsizlik üretir, iletişim kanallarını keser ve toplumsal teslimiyet beklentisi oluşturur. 15 Temmuz’da ise bu mekanizma beklenen sonucu vermemiştir.
Seçilmiş sivil siyasal liderliğin iletişim kanallarını açık tutabilmesi, milletin iradesinin sarsılmaz temsilcisi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ekranlara çıkarak millete seslenişi ve akabinde meydanlarda milletle buluşması, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin seçilmiş siyasi iradeye açık desteği ve darbecilerin karşısında yer alması, devlet kurumlarının tümüyle işlevsiz hâle gelmemesi ve toplumsal direncin kısa sürede örgütlenmesi, darbecilerin psikolojik üstünlük kurmasını engellemiştir. Bu nedenle girişim, klasik darbe senaryolarında görülen hızlı meşruiyet üretimi ve kontrol sağlama aşamalarını tamamlayamamıştır.
Böylelikle toplumsal davranış kalıpları önceki darbelerde görülen pasif kabullenme çizgisinden ayrılmıştır. Sivil direniş literatürü, kitlesel halk mobilizasyonunun darbe süreçlerinde kritik kırılma doğurduğunu ve sivil katılım arttıkça zor kullanımıyla iktidar konsolidasyonunun zorlaştığını ortaya koymaktadır. 15 Temmuz gecesi Türkiye’de gözlenen olgu, bu teorik çerçeveyle uyumludur. Toplumun farklı sosyolojik kesimleri, ideolojik ayrışmalarını geri plana iterek anayasal meşruiyet lehine pozisyon almıştır. Bu durum, kolektif eylem teorileri açısından yüksek önemdedir.
1960, 1971 ve 1980 müdahalelerinde geniş halk kitlelerinin pasif kaldığı bilinmektedir. 2016’da ortaya çıkan tablo ise tarihsel kopuş anlamına gelmektedir. Toplum ilk defa darbe karşısında aktif direnç göstermiştir. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi, soyut anayasal norm olmaktan çıkmış, toplumsal davranışa dönüşmüştür.
Darbe girişimlerinin başarısında siyasal elitlerin davranışı belirleyici değişkenlerden biridir. Siyasi liderliğin dağılması kurumsal çözülme üretir ve darbecilere meşruiyet alanı açar. 15 Temmuz’da bunun tersi gerçekleşmiştir. Seçilmiş yöneticilerin geri çekilmemesi, devlet kurumlarının önemli bölümünün anayasal düzene bağlı kalması ve farklı siyasi aktörlerin darbe karşıtı tutum sergilemesi, meşruiyet boşluğunun oluşmasını engellemiştir.
Demokrasinin kurumsallaşması, aktörlerin demokratik oyun kurallarını tek meşru çerçeve olarak kabul etmesine bağlıdır. Darbe gecesi ortaya çıkan siyasal tutum, bu normatif içselleştirmenin güçlü göstergelerinden biri olarak okunabilir.
Zafer kavramı, tarih yazımında çoğunlukla savaşlar üzerinden ele alınır. Oysa milletlerin siyasal egemenliklerini korudukları kritik kırılmalar da tarihsel zafer kategorisinde değerlendirilir. 15 Temmuz’un bu bağlamda milli zafer olarak tanımlanması, güçlü kavramsal temellere sahiptir. Çünkü korunmuş olan unsur hükümet değişiminden ibaret değildir. Korunan yapı anayasal meşruiyet, halk egemenliği ve demokratik temsil düzenidir.
Bu bağlamda Çanakkale Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşı ile doğrudan analoji kurmak tarihsel açıdan dikkatli yapılmalıdır ancak ortak zemin açıktır, topyekûn varoluşun savunulması. 15 Temmuz’da tehdit karşımıza dış işgal biçiminde ortaya çıkmamıştır. Tehdit, egemenliğin içeriden bizden sandıklarımızca dışarı adına gasp edilmesi şeklinde tezahür etmiştir. Bu gaspa vatan sathında milli direnişle izin verilmemiştir.
15 Temmuz’un onuncu yılında tarihsel perspektif daha berrak hâle gelmektedir. Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in askeri müdahalelerine uzanan çizgi Türkiye’de vesayetçi siyasal kültürün sürekliliğini göstermektedir. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan bu sürekliliğin farklı tezahürleridir.
15 Temmuz bu çizgide yapısal kırılmadır... Bu hadise, darbenin kaçınılmaz bir kader olduğu yönündeki tarihsel kabulleri sarsmıştır. Milli direnç, siyasal kararlılık ve kurumsal bağlılık birleşerek darbeci müdahaleyi başarısızlığa uğratmıştır. Bu nedenle 15 Temmuz, engellenmiş bir darbe teşebbüsü şeklinde tanımlanarak açıklanamaz. Olayın tarihsel anlamı daha derindir.15 Temmuz, demokratik meşruiyetin toplumsal savunusu, millet iradesinin ve hâkimiyetinin vesayetçi güç karşısındaki tarihsel tahkimidir.
