YPG/SDG ile Şam hükümeti arasında entegrasyonu hedefleyen 10 Mart Mutabakatının nihai hale getirilmesi için yürütülen müzakereler, aradan geçen sürede henüz olumlu yönde bir ilerleme sergilemedi. ABD Büyükelçisi Tom Barack tarafından da desteklenen sürecin henüz tamamlanamamış olmasında, taraflar arasındaki bazı keskin görüş ayrılıkları büyük rol oynuyor. Tarafların kırmızı çizgileri incelendiğinde, temel anlaşmazlık noktası YPG/SDG’nin Suriye ordusuna dâhil olurken özerk yapısını koruyup koruyamayacağı hususunda yoğunlaşıyor. YPG/SDG kurumsal bütünlüğünü ve sahadaki varlığını tasfiye etmeden ayrı bir otonom yapı olarak ordu bünyesine katılmak isterken (Irak ve Sudan örneklerine benzer şekilde) Şam yönetimi ve Ankara ise örgütün mevcut yapısıyla Suriye ordusu içinde varlığını sürdürmesine karşı çıkıyorlar. Hem Şam hem de Ankara YPG/SDG’ye bağlı silahlı unsurların orduya katılan diğer silahlı gruplarda olduğu gibi ordu yapılanması içerisinde dağıtılarak Suriye ordusuna entegre edilmesi gerektiğinin altını çiziyor.
Güç Dengesinde Egemenlik Arayışı
YPG/SDG’nin bu husustaki çekincelerinin arkasında, Ahmed Şara ve liderliğindeki yönetimin Türkiye ile kurduğu yakın ilişkiler ve sahip olduğu devrimci-muhafazakâr siyasi kimlik önemli bir yer tutuyor. YPG/SDG, Esad rejimi yıkılıncaya kadar yaşanan süreçte tabanına hitap eden söylemini, Türkiye’yi ve Suriyeli muhalifleri şeytanlaştırmak üzerine inşa etmiştir. Ankara ve Suriyeli muhalifleri Baas rejiminden daha tehlikeli ve düşman olarak kodlayan örgütün haliyle bugün Şam’a yönelik yaklaşımında gözlemlenen menfi duruş, büyük ölçüde iç savaş sürecinde sarıldıkları söylemsel ve Baas rejimi ile ilişkilerin siyasal mirasından besleniyor. Buna ek olarak, Suriye ordusuna tam ve koşulsuz entegrasyonun YPG/SDG’nin sahadaki ve siyasal alandaki etkisini aşındırabileceği ihtimali de önemli bir tereddüt kaynağı. Suriye muhalefetinin sahada kazandığı askeri zafer, devrim sonrasında siyasal iktidarın inşasına zemin hazırlarken, yeniden yapılandırılan Suriye ordusu da olası iç isyanlara karşı güçlü bir caydırıcı unsur işlevi görmektedir.
Bu bağlamda YPG/SDG’nin askeri varlığından vazgeçmesi, örgütün uzun vadeli siyasal etkisi açısından rasyonel bir tercih olarak görülmeyebilir zira YPG/SDG Suriye sahasında -ABD’nin desteğiyle- etkin bir aktör konumuna gelirken siyasi kapasitesinden ziyade askeri kapasitesi ile ön plana çıkmıştır. Ayrıca mevcut Suriye ordusunun birçok bileşeninin aksine YPG/SDG, Esad rejimine karşı ortaya çıkarak silaha sarılan bir yapı değildi. Örgüt ilk günden itibaren rejimi devirmeyi hedefleyen bir siyasal hedefe sahip olmamıştı. Aksine, Suriye’nin kuzeyindeki pek çok bölgede —zaman zaman yaşanan küçük çaplı çatışmalara rağmen— YPG/SDG ile rejim güçleri arasında ortak askeri noktalar kurulmuş, siyasi temas kanalları da açık tutulmuştur. Bu nedenle YPG/SDG, Suriye devriminin bir aktörü ya da aktif destekçisi olmadığı için, devrim sonrasında şekillenecek yeni ordunun varlığını kendi siyasal geleceği açısından güvenceye dönüştürmekte zorlanacaktır.
Şam hükümeti açısından bakıldığında YPG/SDG'nin varlığı, devrimin en büyük ve ilk aşaması olan rejimin yıkılmasının ardından kurumların yeniden inşası ve ülke toprakları üzerinde tam kontrol sağlanması mücadelesinin önündeki en büyük engellerden biri. Zira SDG ile yaşanacak geniş çaplı bir çatışmanın askeri ve siyasi maliyetleri, Şam'ın yeni kazanmakta olduğu uluslararası meşruiyete zarar verebilir lakin öte yandan YPG/SDG’nin ülkenin kuzeydoğu kesiminde otorite olarak varlığını sürdürmesi de hem Şam’ın içerideki meşruiyetini sorgulatacak hem de petrol kaynaklarının kullanımı hususunda zaafa yol açan bir olgu olacak. Bu nedenle Şam hükümeti, YPG/SDG'nin entegrasyonunu ABD'nin arabuluculuğunda müzakereler yoluyla sağlamak istiyor. Ancak YPG/SDG'nin dağılmadan ordunun özerk bir parçası olma talebi, Irak'taki Haşdi Şabi ya da Sudan'daki RSF gibi olumsuz örnekleri akla getiriyor. Her iki ülkede de ordu içindeki özerk yapılar, merkezi hükümetin ve ordunun otoritesini sarsacak hamleler yaparak, merkezi idarenin “egemenliğini” tehdit edebilmektedir. Ahmed Şara, Suriye devlet başkanı olmadan önceki liderlik tecrübesinde (Nusra Cephesi ve HTŞ) dış aktörler ve diğer silahlı gruplarla ilişkilerinde müzakere ve pazarlığa önem veren bir profil sergilemiştir. Öte yandan örgüt içinde ve diğer aktörlerle ilişkilerinde “egemenliğine” karşı saldırı hissettiğinde ise sonuca odaklı askeri müdahaleler ve tasfiye süreçleri izlemiştir. İdlib’deki radikal grupların tasfiyeleri, Şara’nın bu yönteminin en net örnekleridir.
Mali Kaynak ve Destekler
YPG/SDG ile Şam arasındaki bir diğer sorun kaynağı da SDG kontrolündeki petrol sahalarının Şam'a devredilmesi ve gelirlerinin merkezi hükümetin kontrolüne geçmesi. YPG/SDG böyle bir senaryoda mali kaynaklarının azalacağını ve istese dahi özerk yapısını koruyamayacağını düşünüyor. Etana Syria tarafından yayınlanan bir rapora göre, SDG içinde maaş ödemelerinde birkaç aylık gecikmeler yaşanıyor ve SDG içindeki bazı Arap savaşçıların firar ettiği rapor ediliyor. ABD’nin maddi desteğinin kesilmesi ihtimalinde, YPG/SDG’nin maaş ödeme sorunu yaşaması ve bunun da kitlesel bir Arap aşiret savaşçısı kaybına yol açması oldukça olasıdır. Suriye’de DEAŞ’a karşı mücadele ile “meşruluk” zırhı kuşanan YPG/SDG, bu alandaki hâkimiyetini de Suriye hükümetine kaptırmıştır. Suriye’nin DEAŞ’a karşı Uluslararası Koalisyon’a katılma kararı alması ve Suriye ordu güçlerinin ABD kuvvetleri ile bir süredir DEAŞ’a karşı ortak operasyonlar düzenlemesi de YPG/SDG’nin orta vadede “siyasi ve mali” destek hususunda şüphelerinin yoğunlaşmasına yol açmıştır. Bu yoğun şüphe hissi, örgütü müzakerelere yönlendirmek yerine zamana oynamaya ve İsrail ile yakınlaşmaya yönlendirmiştir.
Türkiye ise YPG/SDG'nin otonom askeri varlığının sona ermesini ve Suriye'nin üniter yapısının korunmasını, bu süreçte kırmızı çizgileri olarak belirlemiş durumdadır. Ankara, Suriye sahasında devrimden bu yana ABD ile yakaladığı sağlıklı frekansı, iş birliği ve diyalog fırsatı olarak görmektedir. Ankara'nın hem Gazze müzakerelerinde hem de Ukrayna-Rusya görüşmelerinde arabulucu ve çözüm odaklı bir aktör olarak oynadığı rol, onu son dönemde ABD için güvenilir bir diplomatik ortak olarak konumlandırmıştır. YPG/SDG varlığı konusunda Ankara'nın kırmızı çizgilerinin önceki yıllara kıyasla ABD tarafından daha fazla dikkate alınması beklenmektedir. Tom Barack’ın YPG/SDG’yi müzakere masasına oturtmak için verdiği mesai de bu olumlu beklentiyi destekler niteliktedir. Yine de son tahlilde ABD’nin aynı zamanda YPG/SDG’ye de halen askeri ve mali desteğinin sürdüğü unutulmamalıdır.
Şam’ın uluslararası meşruiyetinin günden güne artması, ABD’nin çözüme yönelik eski dönemlere kıyasla daha fazla efor göstermesi gibi ivmenin Türkiye lehine olduğu gelişmeler yaşanırken Ankara bu gelişmeleri ,YPG/SDG’ye 10 Mart Mutabakatına uyması için ek süre vermek adına değerlendirmiştir. Lakin YPG/SDG’nin Şam’dan gelen muhtelif teklif ve önerilere karşı takındığı olumsuz tavır, son aylarda Ankara’nın söyleminin sertleşmesine yol açmıştır. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Kasım ve Aralık içerisinde verdiği muhtelif beyanatlarda YPG/SDG’nin müzakere sürecinde olumlu bir yönde ilerlemeye niyeti olmadığını ve bu tercihin örgüt ile İsrail arasındaki koordinasyon ile alakası olduğunu dile getirmiştir. Türkiye ile İsrail arasında orta vadede çatışma riski dahi barındıran bu sert bölgesel rekabette, YPG/SDG’nin İsrail ile temaslarının Türk dış politika karar alıcıları tarafından doğrudan dile getirilmesi de Ankara’nın YPG/SDG meselesine dair düşüncelerini anlamak için elzemdir.
Geçtiğimiz aylarda üst düzey TSK askeri heyetlerinin Suriye’yi ziyaretleri, Türkiye ve Suriye üst düzey askeri bürokrasisinin birlikte verdikleri kareler ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in “SDG mutabakata uymazsa gereğini yaparız” minvalindeki beyanları, Türkiye’nin “masa devrilirse bunun bedeli olur” mesajı vermesi anlamına gelmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP lideri Devlet Bahçeli’nin de YPG/SDG’yi 10 Mart Mutabakatına riayet etmeye yönelik çağrıları Türkiye iç siyasetinde süregelen “Terörsüz Türkiye” sürecinin ana paydaşlarının YPG/SDG hususunda fikir birliğine sahip olduklarını göstermektedir.
Son tahlilde Türkiye halen ABD destekli müzakerelerin sonuç vermesi ve Şam ile YPG/SDG’nin entegrasyonunun sağlanmasıyla “kansız” bir çözümü tercih etmektedir. Lakin YPG/SDG’nin çözümsüzlüğe götüren “zaman kazanmaya odaklı” müzakere stratejisi, Ankara-Şam hattını ilk etapta Deyrizor-Rakka odaklı sınırlı bir operasyon için harekete geçirebilir. YPG/SDG’nin nüfusu neredeyse tamamen Araplardan oluşan bu bölgelerden sökülmeleri müzakere sürecinde Şam-Ankara hattının elini çok daha fazla güçlendireceği için örgütün bu harekata ciddi direniş göstermesi beklenebilir. Fakat böyle bir senaryoda, sivil kitlelerden destek alması güç gözüken örgütün Arap coğrafyasında tutunabilmesi oldukça zor gözükmektedir.
