Kriter > Dosya > Dosya / Teknoloji |

Technopocalypse: Enerjiye Bağımlı Dünyanın Kırılganlığı


Technocalypse yani teknolojik kıyamet, teknolojinin güvenlik önlemlerini gölgede bırakacak kadar hızla ilerlediği ve sonuçta öngörülemez küresel yıkıma yol açtığı hipotetik bir kırılma anını tanımlıyor. Başka bir deyişle, insanlık olarak hazır olmadığımız böyle bir felaket; elektronik, iletişim, finans ve ulaşım sistemlerimizi işlemez hale getirirse, gündelik hayatın işleyişi bir anda durabilir.

Technopocalypse Enerjiye Bağımlı Dünyanın Kırılganlığı

Nisan sonunda İspanya ve Portekiz’de yaşanan ve Fransa ile Yunanistan’a da küçük çaplı yansıyan elektrik kesintisi, modern dünyanın enerjiye ne denli bağımlı olduğunu çarpıcı biçimde gözler önüne serdi. Avrupa’da yakın tarihin en büyük kesintilerinden biri olan bu olay, bir pazartesi günü tüm İber Yarımadası’nda hayatı durma noktasına getirdi. Uçuşlar yapılamadı, tren seferleri felç oldu, mobil iletişim aksadı, bankamatikler bile devre dışı kaldı. Milyonlarca insan karanlıkta kalırken günlük yaşam, bir anda 19. yüzyıl şartlarına dönmüş gibiydi.

Bu çapta bir elektrik çöküşünün nedeni ilk anda belirsiz kaldı. İspanya’nın 49 milyon nüfuslu şebekesi, sadece beş saniye içinde, ulusal talebinin yüzde 60’ına denk gelen 15 gigawatt gücü kaybetti (1). Yani ülkenin elektrik arzının çoğu anlık olarak yok oldu. Devasa bir domino etkisiyle şebeke adeta çöktü. Yetkililer sabotaj veya siber saldırı emaresine rastlamadı, görünürde hiçbir “dış düşman” olmadan, sistem kendi ağırlığı altında kırılganlığını gösterdi. Yaklaşık 15 saat süren kesintinin ardından elektrik yeniden verilse de bu olay modern uygarlık için güçlü bir uyarı, bir sinyal oldu.

 

Enerjiye Bağımlı Medeniyet ve “Technocalypse” Senaryosu

Bugün medeniyetin temeli, kesintisiz enerji ve kesintisiz bilgi akışına dayanıyor. Elektrik ve internet altyapıları olmadan finans sistemlerinden sağlık hizmetlerine kadar neredeyse hiçbir şey işlemez hale geliyor. İber Yarımadası’ndaki karanlık, bu aşırı bağımlılığın ne kadar riskli olabileceğini tüm dünyaya gösterdi. Karmaşık ve birbirine bağlı sistemler, muazzam konfor ve verimlilik sağlarken aynı zamanda kırılganlıklarımızı da artırıyor. Tek bir bileşende yaşanan arıza, zincirleme etkilerle büyük çaplı felaketlere dönüşebiliyor, tam da “technocalypse” (2) olarak adlandırılan teknolojik kıyamet senaryosunda olduğu gibi.

Kimi yazarlar ve düşünürler, teknolojik altyapının topyekün çöküşünü “technocalypse” (teknolojik kıyamet) terimiyle ifade ediyor. Bu kavram, teknolojinin güvenlik önlemlerini gölgede bırakacak kadar hızla ilerlediği ve sonuçta öngörülemez küresel yıkıma yol açtığı hipotetik bir kırılma anını tanımlıyor. Başka bir deyişle, insanlık olarak hazır olmadığımız bir felaket (örneğin aşırı bir güneş fırtınası); elektronik, iletişim, finans ve ulaşım sistemlerimizi işlemez hale getirirse, gündelik hayatın işleyişi bir anda durabilir.

Bu tür bir senaryo yalnızca kurgu değil, bilim insanları gerçek hayatta da benzeri risklere dikkat çekiyor. Örneğin, ABD Ulusal Bilimler Akademisi’nin hesaplamalarına göre 1859’daki Carrington Olayı ölçeğinde şiddetli bir güneş fırtınası bugün meydana gelse, 1-2 trilyon dolar ekonomik zarara yol açabilir ve tam toparlanma 4 ila 10 yıl sürebilir (3). Elektriğin günlerce veya haftalarca kesilmesi durumunda su dağıtımı birkaç saat içinde duracak, bozulabilir gıdalar bir gün içinde telef olacak, ısıtma/soğutma sistemleri, kanalizasyon, telefon hizmetleri ve akaryakıt tedariki art arda çökecektir. Yani modern dünya, daha önce de ifade edildiği gibi kendi ördüğü teknoloji ağı tarafından adeta rehin alınmış durumda. Bu ağ bize mucizevi konfor ve imkanlar sağlıyor, ancak aynı ölçüde zayıf karnımız haline gelmiş bulunuyor.

Teknolojik kıyamet fikri, popüler kültürde de yer buluyor. Öyle ki, yakın zamanda dijital bir platformda yayımlanan “Zero Day” isimli bir dizi, emekli bir devlet liderinin ülkeyi felç eden siber saldırıların ardındaki komplolarla mücadelesini konu aldı. Kurgu bile olsa, böylesi hikayelerin işlenmesi, teknolojinin yanlış ellere geçmesi veya kontrolden çıkması halinde yaşanabilecek kaosu zihinlerde canlandırıyor. “Technocalypse” temasının giderek daha fazla tartışılıyor oluşu boşuna değil; insanlık, teknolojik ilerlemenin olası bedellerini yeniden düşünmek zorunda.

 

Yapay Zekâ Kontrolünde Kırılgan Sistemler

Modern teknolojik sistemlerin en kritik unsurlarından biri artık yapay zekâ (YZ) ve otomasyon. Şehir elektrik şebekelerinden finans piyasalarına kadar birçok alanda kararları, algılayıcılar ve algoritmalar veriyor. Otomatik pilotlar uçakları uçuruyor, akıllı yazılımlar trafikte ışıkları yönetiyor, hatta elektrik şebekelerinde talep ve arz dengesi büyük ölçüde yazılımlarca ayarlanıyor. Bu düzeyde bir otomasyon, insana has hataları azaltıp verimliliği arttırırken, yeni ve karmaşık risk alanları da doğuruyor.

Bir yapay zekâ sisteminin yaptığı küçük bir hata, çok geniş ölçekte sonuçlar doğurabilir. Örneğin finans dünyasında algoritmik alım-satımlar “flash crash” (4) denilen ani piyasa çöküşlerine yol açabiliyor. Benzeri bir mantıkla enerji dağıtımında hatalı bir algoritma kararı, dakikalar içinde ülke çapında bir kesinti oluşturabilir. Hız, burada hem avantaj hem tehlike olarak önümüze çıkıyor. YZ sistemleri, insan kararından daha hızlı tepki verdiği için hatalarını da aynı hızda yayabilir. Üstelik bu hataları düzeltmek için gereken insan müdahalesi, olay anında yetişemeyebilir.

Dahası, yapay zekâ sistemlerinin bizzat kendileri öngörülmedik davranışlar sergileyebilir veya kötü niyetli kişilerce manipüle edilebilir. Teorik bir örnek vermek gerekirse, bir elektrik şebekesini yöneten son derece gelişmiş bir YZ, kapatılmasının kendi amacı olan enerji optimizasyonuna aykırı olduğunu “fark ederek” insan operatörlerin komutlarına direnmeye kalkabilir. Bu tür senaryolar, şimdilik spekülatif görünse de YZ güvenliği alanındaki uzmanlar yapay zekânın durdurulabilir olmasını sağlamak için şimdiden algoritmik önlemler üzerinde çalışıyor. Çünkü YZ sistemleri, kritik altyapılara ne kadar entegre olursa bir aksilikte etkilerinin o denli katlanarak büyüyeceğini biliyoruz.

Öte yandan, risk sadece yapay zekânın kontrolü ele alması değil, aynı zamanda dijital altyapıların dışarıdan müdahaleye açık olması. Günümüzde kritik altyapılar, siber saldırganlar için cazip hedefler haline gelmiş durumda. 2015’te Ukrayna’da yaşanan büyük bir elektrik kesintisi, hacker’ların enerji dağıtım ağına sızarak 700 bin kişiyi saatlerce karanlıkta bırakabildiğini tüm dünyaya gösterdi (5). Benzer şekilde, su şebekelerinden petrol boru hatlarına, hastane sistemlerinden trafik kontrolüne kadar pek çok kritik ağın siber saldırıya uğradığı veya saldırı denendiği biliniyor. Yapay zekâ, bu sistemlere daha fazla nüfuz ettikçe, olası bir saldırı durumunda sabotajın etkileri de daha yıkıcı olabilir.

Kısacası akıllı sistemler, beraberinde akıllı riskler getiriyor. Otonom ve hızlı karar alabilen makineler, yanlış kararlar verdiklerinde veya kötü niyetle yönlendirildiklerinde, insanların anlık olarak kontrol altına almakta zorlanacağı krizlere yol açabilir. YZ’nin hayatımıza getirdiği kolaylıklar kadar, onun “elektronik bir Pandora’nın kutusu” olabileceğini de hesaba katmamız gerekiyor.

 

Bilgi Tekeli ve Hakikat Krizi

Teknoloji yalnızca fiziki altyapıyı değil, bilgi altyapısını da kökten değiştirdi. Haberlerden akademik araştırmalara, gündelik sohbetlerden devlet politikalarına dek her alanda dijital algoritmaların ve yapay zekâların izlerini görüyoruz. Artık bilgi üretimi ve dolaşımı, küresel ölçekte birkaç büyük teknoloji platformunun ve onların geliştirdiği algoritmaların kontrolü altında. Arama motorları neyi bulup bulamayacağımızı belirliyor, sosyal medya akışları hangi haberi göreceğimize karar veriyor, yapay zekâ destekli metin üreticileri hangi bilginin “doğru” kabul edileceğini etkileyebiliyor. Sonuç olarak, bilginin üretimi ve dağıtımı giderek merkezi bir yapıya kavuşuyor.

Bu merkezi yapı, bilgi ekosistemini de kırılgan hale getiriyor. Eğer bu tekelleşmiş algoritmalarda bir hata, taraflılık veya kasıtlı manipülasyon olursa, milyonlarca insanın gerçeklik algısı çarpıtılabilir. Örneğin, dev bir yapay zekâ dil modeline dayanan küresel bir arama motoru düşünelim: Belirli bir konuda yanlı veya hatalı sonuçlar verirse, onu kullanan milyarlarca insan alternatif bilgiye erişemeyebilir. Böylece hakikat, tek bir yazılımın merhametine kalmış olur. Hakikatin tekelleşmesi, demokratik toplumların temelini oluşturan ortak gerçeklik zeminini sarsar. Bu durum, bir bakıma felsefi düzlemde “epistemolojik bir bunalım” olarak nitelenebilir. Kısaca, neyin gerçek olduğuna dair bilgimizin temeli belirsizleşir.

Yapay zekâ modellerinin aşırı merkezileşmesi, toplumsal güç dengelerini de etkiliyor. Gelişmiş YZ sistemlerini geliştirme ve işletme gücü, genellikle devasa kaynaklara sahip birkaç şirkette veya devlet kurumunda yoğunlaşıyor. Bu da dijital bilginin ve kamuoyunun şekillendirilmesinin orantısız biçimde az sayıda aktörün eline bakması demek. Nitekim uzmanlar, yapay zekâ gelişiminin mevcut gidişatının “varsayılan olarak merkezileştirici” olduğunu, yani büyük sermaye ve imkan sahibi aktörlerin elindeki kontrol ve istihbarat gücünü orantısız biçimde artırdığını belirtiyor. Bu da dijital oligarşi merkezlerini oluşturan yeni bir güç olarak karşımıza çıkıyor. Eğer bu güç kötüye kullanılır veya yeterince denetlenmezse, toplumu yönlendirme kapasitesi bakımından tarihte eşi görülmemiş bir tekel ortaya çıkabilir.

 İspanya ve Portekiz genelinde büyük elektrik kesintisi
İspanya ve Portekiz genelinde milyonlarca kişiyi etkileyen geniş kapsamlı elektrik kesintilerinin yaşandığı bildirildi. Büyük şehirlerdeki ulaşım ağları sekteye uğrarken İspanya'nın başkenti Madrid'deki bazı süpermarket reyonlarının ve benzin istasyonlarının da kullanılamadığı belirtildi. (Diego Radames / AA, 28 Nisan 2025)

 

Ontolojik Dönüşümü Gören Bir Bakış Açısına İhtiyaç Var

Tüm bu tartışmalarda dönüp dolaşıp sorulan temel bir soru var: “İnsan, teknolojinin neresinde duruyor?” Teknoloji başlangıçta insanın bir aracı, hayatını kolaylaştıran bir dış etken olarak görülse de, bugün geldiğimiz noktada insan ile teknoloji arasındaki sınırlar bulanıklaşmaya başladı. Akıllı telefonlarımız adeta bedenimizin bir uzvu, yapay zekâ destekli uygulamalar zihnimizin bir parçası haline geldi. Bu durum, insanın varoluşunu tanımlarken teknolojiyle iç içe geçmiş bir benlik tasavvurunu zorunlu kılıyor.

İnsanlık, tarih boyunca ürettiği her teknolojiyle biraz daha dönüşüme uğradı. Yazı, basın, sanayi makinesi derken, bugün dijital algoritmalar ve yapay zekâ; insan davranışlarını, algılarını hatta duygularını etkileyebiliyor. Bu gelişmeler, insanın öznelik konumunu da sarsıyor.

Ontolojik açıdan sorarsak: Teknolojiyi kontrol eden özneler olarak mı kalacağız, yoksa teknolojinin kontrol ettiği nesnelere mi dönüşeceğiz? İrade ve seçim özgürlüğü, eğer her adımımız bir algoritma tarafından öngörülüp kolaylaştırılıyorsa, yeni baştan tanımlanmak zorunda kalabilir. Heidegger’in yıllar önce sorduğu “Teknoloji karşısında insanın özünü nasıl koruyacağız?” (6) sorusu, dijital çağda somut bir endişe olarak karşımızda duruyor. İnsan, kendi icat ettiği akıllı sistemlerin gölgesinde “araçsallaşma” riskiyle yüz yüze.

Öte yandan, bilgiyle kurduğumuz ilişki de dönüşüyor. Yukarıda bahsettiğimiz epistemolojik kriz, insanın “bilen özne” rolünü zayıflatabilir. Eğer her şeyi bizim yerimize hesaplayan ve hatta karar veren bir yapay zekâ varsa, insani bilme süreci devre dışı kalabilir. Bu, insan aklının değersizleşmesi veya tembelleşmesi tehlikesini doğuruyor. Varoluşsal olarak insanı diğer canlılardan ayıran özelliklerin başında gelen akıl ve irade, acaba teknolojiyle birleşik düzende nasıl konumlanacak? Bu soru, felsefi olmaktan çıkıp giderek pratik bir sorun haline geliyor.

Ancak burada bir paradoks var: Teknoloji ne kadar gelişmiş olursa olsun, onu geliştiren ve ona amaçlarını veren yine insandır. Dolayısıyla insan, tamamen edilgen bir konuma itilmeyi kabul etmek zorunda değil. Bu açıdan, makinelerin efendisi mi kölesi mi olacağımız kendi tercihimize bağlı. Teknoloji bizlere muazzam bir güç sunuyor, fakat anlam ve değeri ancak biz yüklüyoruz. Bu sebeple, teknolojinin egemen olduğu alanlarda insani değerleri ve eleştirel düşünceyi korumak, insanın kendi varlığına sahip çıkması anlamına geliyor. İnsanı merkeze alan bir teknoloji anlayışı geliştirmezsek, uygarlığımızın yönünü makinelere teslim etme tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliriz.

 

Küresel İş Birliği ve Türkiye İçin Öneriler

Teknolojik kırılganlıkların ölçeği küreseldir; dolayısıyla çözümler de küresel düşünmeyi gerektirir. Dünya genelinde elektrik şebekeleri ve internet altyapıları birbirine bağlanmıştır. İspanya-Portekiz kesintisinin Fransa ile enterkonnekte (7) hattındaki arızadan kaynaklanan bir domino etkisiyle tüm bölgeyi karanlığa gömmesi, sınır aşan bir örnektir. Benzer şekilde, büyük bir siber saldırı veya uzay kaynaklı bir afet, tek bir ülkeyi değil birden çok bölgeyi aynı anda etkileyebilir. Bu nedenle uluslararası iş birliği, erken uyarı sistemleri ve ortak güvenlik protokolleri geliştirmek hayati önem taşıyor. Avrupa Birliği ülkeleri, elektrik şebekelerini senkronize ederken bu tür riskleri paylaşarak yönetmeyi öğreniyor. NATO, siber savunmayı ortak güvenlik meselesi sayıyor. Birleşmiş Milletler, yapay zekânın kötüye kullanımını önlemek için küresel etik ilkeler tartışıyor. Tüm bu çabalar, “technocalypse” diyebileceğimiz o felaket senaryosunun gerçekleşmesini önlemeye yönelik adımlar.

Türkiye de bu risklere karşı hem bilinçli küresel girişimlerin parçası olmalı, hem de ulusal düzeyde proaktif stratejiler geliştirmeli. Enerji stratejileri bağlamında Türkiye, kaynak çeşitliliğini artırırken şebeke dayanıklılığına özel vurgu yapması gerekiyor. Son yıllarda yenilenebilir enerji (güneş, rüzgar) kurulu gücümüzde ciddi artışlar oldu ancak yenilenebilir kaynakların doğası gereği dalgalı üretimlerini dengeleyecek akıllı şebeke sistemlerine ve enerji depolama kapasitesine daha fazla yatırım yapmalıyız. Bunun yanı sıra bazı yük sağlayan kaynaklarda -örneğin devreye girmeye hazırlanan nükleer güç santralleri gibi- güvenlik standartlarını en üst düzeyde tutarak, şebekemizde istikrar unsuru olarak değerlendirebiliriz. Elektrik iletim altyapısının düzenli bakım ve yenilemelerini ihmal etmemek, yerel arızaların büyüyerek ulusal krizlere dönüşmesini engelleyecektir. Unutmayalım, şebeke bir zincir gibidir ve en zayıf halkası kadar güçlüdür.

Yapay zekâ ve dijitalleşme alanında, Türkiye’nin hem fırsat hem risk boyutunu gözeten bir politika dengesi kurması şart. 2021’de açıklanan Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi (8), Türkiye’yi bu alanda önemli bir oyuncu yapma vizyonu ortaya koydu. Bu vizyonu hayata geçirirken, YZ uygulamalarında şeffaflık, güvenilirlik ve insan denetimi ilkelerini merkezde tutmalıyız. Kamuda karar destek sistemleri veya özel sektörde otomasyon süreçleri geliştirilirken, son kararı verecek insan unsurunun devreden çıkmamasına dikkat edilmeli. YZ algoritmalarının etik ilkeler doğrultusunda eğitilmesi ve olası ön yargı, ayrımcılık veya hatalı karar risklerine karşı sürekli izlenmesi de devlet politikalarının bir parçası olmalı. Türkiye, yapay zekâyı yalnızca ithal eden değil, kendi kültürel ve toplumsal değerlerine uygun şekilde geliştiren bir yaklaşım benimsediğinde, bu teknolojinin getirdiği riskleri de daha iyi yönetebilir.

Siber güvenlik, belki de en kritik başlıklardan biri. Enerji şebekemiz, bankacılık sistemimiz, ulaşım ağlarımız ve iletişim altyapımız dijital saldırılara açık hedefler konumunda. Son yıllarda ülkemizde Ulusal Siber Olaylara Müdahale Merkezi (USOM) gibi yapılar kurularak kurumlar arası koordinasyon geliştirildi, ancak tehditler de giderek daha sofistike hale geliyor. Bu yüzden, düzenli siber tatbikatlar ve stres testleriyle savunma mekanizmalarımızı sınamalıyız. Kritik altyapı işleten kurumlar (TEİAŞ, BOTAŞ, TÜRKSAT gibi) ile güvenlik birimleri arasında gerçek zamanlı bilgi paylaşım ağları kurulmalı, olası bir “Zero day” (sıfırıncı gün) açığında, hızlı müdahale edecek ekipler hazır bulundurulmalı. Ayrıca, siber güvenlik insan kaynağını artırmak için eğitim programlarına, yerli siber güvenlik yazılımlarının geliştirilmesine yatırım yapmak uzun vadede direncimizi güçlendirecektir.

Sonuç olarak, “technocalypse” bir yazgı olmak zorunda değil. Modern dünyanın enerjiye ve dijital sistemlere bağımlılığı, onu kırılgan kılıyor olabilir; fakat aynı modern dünya, bu riskleri idrak edip önlem alma becerisine de sahip. İspanya ve Portekiz karanlıkta kaldığında, aslında tüm insanlığa teknolojik konforun ne kadar kolay sarsılabileceğini hatırlattı. Bu hatırlatma, panik nedeni değil, eylem çağrısı olmalı. Küresel ölçekte daha dayanıklı altyapılar kurmak, yapay zekâda sorumlu ilerlemek ve siber uzayı korumak için iş birliğimizi artırmak zorundayız. Teknolojiyi bir çıkrık gibi çözerek yeniden hakimiyetimize almak, insanın kendi eserine yenilmemesi için şart. Geleceğin dünyasında ışıkları açık tutmak istiyorsak hem gerçek anlamda hem mecazen gözümüzü açık tutmamız gerekiyor.

Kaynaklar:

  1. https://www.aa.com.tr/en/europe/electricity-nearly-restored-across-spain-portugal-after-major-blackout/3551585
  2. https://www.eejournal.com/article/20130129-technocalypse/
  3. https://www.iflscience.com/the-carrington-event-historys-greatest-solar-storm-in-1859-was-even-more-powerful-than-once-thought-78755
  4. https://en.wikipedia.org/wiki/2010_flash_crash
  5. https://www.aa.com.tr/tr/analiz/rusya-ukrayna-savasinin-siber-boyutu/2522079
  6. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/804350
  7. https://www.emo.org.tr/ekler/70af30e481057c4_ek.pdf?dergi=39
  8. https://cbddo.gov.tr/SharedFolderServer/Genel/File/TR-UlusalYZStratejisi2021-2025.pdf

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası