Kriter > Dosya > Dosya / Toplum |

Türkiye’nin Yeşil Hafızası: Orman Örtüsü


Son on beş yıllık dönemde, Türkiye’nin orman alanı yaklaşık yüzde 5 oranında artarak 23 milyon hektarın üzerine çıktı. Bu artış, nicel olarak değerlendirildiğinde Türkiye’yi Avrupa kıtasında orman alanı büyüklüğü bakımından ilk on ülke arasına yerleştiriyor. Daha da önemlisi, bu artış Avrupa genelinde orman alanlarının durağanlaştığı, bazı ülkelerde ise gerileme eğilimi gösterdiği bir dönemde gerçekleşti.

Türkiye nin Yeşil Hafızası Orman Örtüsü

Türkiye’nin orman alanları, son on beş yılda istikrarlı biçimde artıyor. Bu ifade, yalnızca çevresel bir başarı tespiti değil; aynı zamanda Türkiye’nin iklim politikaları, sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı ve Avrupa ile kurduğu yapısal ilişkiler açısından da dikkate değer bir gösterge olarak ele alınabilir. Bugün Türkiye’nin, orman varlığını artırabilen sınırlı sayıdaki ülkelerden biri olarak, küresel ve bölgesel çevre politikaları tartışmalarında özel bir konuma sahip olduğu söylenebilir.

Son on beş yıllık dönemde, Türkiye’nin orman alanı yaklaşık yüzde 5 oranında artarak 23 milyon hektarın üzerine çıktı. Bu artış, nicel olarak değerlendirildiğinde Türkiye’yi Avrupa kıtasında orman alanı büyüklüğü bakımından ilk on ülke arasına yerleştiriyor. Daha da önemlisi, bu artış Avrupa genelinde orman alanlarının durağanlaştığı, bazı ülkelerde ise gerileme eğilimi gösterdiği bir dönemde gerçekleşti. Dolayısıyla Türkiye’nin performansı, yalnızca ulusal ölçekte değil, Avrupa ormancılık politikaları bağlamında da anlamlıdır.

 

Nasıl Orman?

Orman varlığı, yalnızca yüzölçümü üzerinden değerlendirilebilecek homojen bir alan değildir; yapısal niteliği itibarıyla iki ana gruba ayrılır. Bu gruplar, normal kapalı (verimli) ormanlar ve boşluklu kapalı ormanlardır. Türkiye genelinde ormanların yaklaşık yüzde 57,5’i verimli, sık ağaçlı normal kapalı ormanlardan oluşurken, yüzde 42,5’i daha seyrek tabakalı boşluklu orman niteliğindedir. Bu dağılım, orman alanı artışının tek başına yeterli bir gösterge olmadığını; asıl meselenin ormanların ekolojik işlevselliği, karbon tutma kapasitesi ve uzun vadeli dayanıklılığı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Başka bir ifadeyle, Türkiye’de orman meselesi, artık yalnızca “kaç hektar” sorusuyla değil, “nasıl bir orman” sorusuyla birlikte ele alınmak zorundadır.

Bu doğrultuda gerçekleşen niteliksel dönüşüm, Türkiye’nin son yıllarda uluslararası ormancılık göstergelerinde kaydettiği yükselişle de örtüşmektedir. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü tarafından hazırlanan Küresel Orman Kaynakları Değerlendirmesi (FRA) raporlarına göre Türkiye, 2015’te orman varlığını artıran ülkeler sıralamasında dünyada 46’ncı sırada yer alırken, 2020 raporunda 27’nci sıraya yükselmiştir. Kısa sayılabilecek bir zaman diliminde gerçekleşen bu ilerleme, Türkiye ormancılık politikalarının uluslararası ölçekte görünür hâle geldiğini ve belirli bir kurumsal süreklilik kazandığını göstermektedir.

Avrupa Birliği özelinde ise ülkelerin orman politikaları uzun süredir “koruma ve mevcut alanı muhafaza etme” ekseninde ilerlerken, Türkiye son on beş yılda hem alan artışı hem de orman niteliğinin iyileştirilmesi yönünde çift yönlü bir politika izlemiştir. Bu yönüyle Türkiye, klasik Avrupa ormancılık yaklaşımından ayrışan; ancak sürdürülebilirlik ilkeleriyle uyumlu bir model ortaya koymaktadır. Bu karşılaştırma, Türkiye’yi Avrupa’da orman varlığını en fazla artıran ülkeler arasında gösteren Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü tarafından ortaya konulan raporlar ışığında da değerlendirilebilir.

Türkiye’de orman alanlarının yaklaşık yüzde 29’u ülke yüzölçümünü kaplamaktadır. Bu oran, birçok Avrupa ülkesiyle karşılaştırılabilir düzeydedir. Ancak Türkiye’yi farklı kılan husus, artışın yalnızca kâğıt üzerinde kalmaması; orman servetinde, yani ağaç hacmi ve ekolojik bütünlükte de belirgin bir iyileşmenin gözlenmesidir. Son yarım yüzyılda, orman servetinin yaklaşık yüzde 90’ın üzerinde artmış olması, ormanların yalnızca sayısal olarak değil, yapısal olarak da güçlendiğini ortaya koymaktadır.

Bu başarının arka planında, yalnızca teknik ormancılık uygulamaları değil, aynı zamanda toplumsal katılımı önceleyen politikalar da bulunmaktadır. 2019’da ilan edilen 11 Kasım Milli Ağaçlandırma Günü ve “Geleceğe Nefes” kampanyası, bu yaklaşımın en somut örnekleri arasında yer almaktadır. Türkiye’nin dört bir yanında milyonlarca vatandaşın katılımıyla gerçekleştirilen bu seferberlikler, yeni orman alanlarının oluşturulmasına katkı sunmakla kalmamış; orman meselesinin toplumsal farkındalık düzeyinde yeniden düşünülmesine de zemin hazırlamıştır.

Türkiye, dünyada ormanlık alanını en fazla artıran ülkeler arasında yer alıyor, AA İNFO

Veriler üzerinden okunabilen bu dönüşüm, Türkiye’nin orman politikalarının kısa vadeli ağaçlandırma hedeflerinden ziyade, uzun vadeli planlama ve bakım süreçlerine dayandığını göstermektedir. Gençleştirme, rehabilitasyon ve bakım çalışmaları, son on beş yılda milyonlarca hektarlık alanı kapsayacak şekilde yürütülmüştür. Avrupa’da giderek artan “ormanların yaşlanması” tartışmaları dikkate alındığında, Türkiye’nin aktif ormancılık yaklaşımı dikkat çekici bir karşılık üretmektedir.

Diğer taraftan ise Türkiye’nin coğrafi kaderi, orman meselesini daha da karmaşık kılmaktadır. Ülke, üç biyocoğrafik bölgenin kesişiminde yer almakta ve ormanları tek tip bir örtü olmaktan çıkarıp, bir mozaik hâline getirmektedir. Karadeniz’de nemli, çok katmanlı, birbirine yaslanmış kayınlar, göknarlar ve ladinler vardır. Yağmur burada yalnızca toprağı değil, ormanın karakterini de şekillendirir. Ağaçlar sık durur, gölge derindir, yaşam sessiz ama süreklidir. Türkiye’de “orman” denince zihnimizde beliren klasik fotoğrafın büyük bölümü bu coğrafyadan gelir.

Akdeniz Bölgesi’ne doğru ilerledikçe orman ekosistemlerinin yapısında belirgin bir değişim gözlemlenmektedir. Antalya’dan Muğla’ya uzanan kuşakta ormanlar daha seyrek, ışık geçirgenliği daha yüksek bir yapıya sahiptir ve bu alanlarda kızılçam türü baskın konumdadır. Kızılçam, yangına uyum sağlamış bir tür olarak, yangın sonrası rejenerasyon kapasitesine sahiptir. Ancak bu özellik, söz konusu orman ekosistemlerini risklerden muaf kılmamaktadır. Aksine, iklim krizinin derinleşmesiyle birlikte kızılçam ormanları daha sık ve daha yıkıcı yangınlara maruz kalmaktadır. Bu bağlamda Akdeniz ormanları, direnç ile kırılganlık arasındaki hassas denge üzerinde varlığını sürdürmektedir. İklim değişikliği tartışmalarında bu coğrafyanın sürekli gündemde yer almasının temel nedeni de bu ekolojik hassasiyettir.

İç ve Doğu Anadolu bölgelerinde ise orman varlığı nicelikten ziyade bir var olma mücadelesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bölgelerde bozkır ekosistemleri ile orman alanları iç içe geçmiş durumdadır. Meşe, karaçam ve sarıçam türleri; düşük yağış, sert iklim koşulları ve kuvvetli rüzgârlar karşısında yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır. Konya, Ağrı ve Iğdır gibi illerde orman alanları sınırlı olmakla birlikte, ekolojik değerleri son derece yüksektir. Çünkü bu coğrafyalarda her bir ağaç, ekosistemin devamlılığını sağlayan kritik bir unsur niteliğindedir. Dolayısıyla orman, bu bölgelerde bir tercih değil, ekolojik açıdan zorunlu bir varlık olarak değerlendirilmelidir.

 

Ekosistem ve Politikalar Denklemi

Türkiye’nin orman varlığı, yalnızca kapladığı alan büyüklüğü ile değil, sahip olduğu tür çeşitliliği ile de dikkat çekmektedir. Yaklaşık 150’ye yakın doğal ağaç ve ağaççık türüyle Türkiye, Avrupa’nın biyolojik çeşitlilik açısından en zengin ülkeleri arasında yer almaktadır. Meşe türleri ülkenin büyük bölümüne yayılmış durumdayken, kayın Karadeniz Bölgesi’nin karakteristik unsurlarından biri, sedir ise Toroslar’ın ekolojik belleğini temsil etmektedir. Bu çeşitlilik yalnızca botanik bir zenginlik olarak görülmemelidir. Tür çeşitliliğinin artması, ekosistemlerin iklim değişikliğine ve çevresel stres faktörlerine karşı direncini güçlendirmektedir. Bu nedenle farklı ağaç türleri, ekosistemin geleceğine yönelik stratejik bir güvence işlevi görmektedir.

Bu çerçevede orman meselesi, yalnızca ekolojik bir alan yönetimi konusu olmaktan çıkarak, doğrudan siyasal karar alma süreçleri ve küresel iklim tartışmalarıyla ilişkilenen stratejik bir başlık hâline gelmektedir. Uluslararası iklim zirveleri çoğunlukla hedefler, yüzdelik azaltım oranları ve diplomatik metinler üzerinden değerlendirilse de bu metinlerin gerçek karşılığı sahada, yani orman ekosistemlerinin içinde ortaya çıkmaktadır. İklim politikalarının başarı ya da başarısızlığı, büyük ölçüde ormanların bu politikalar karşısındaki dayanıklılığı ve yönetim biçimleri üzerinden okunabilmektedir.

Bu bağlamda Antalya’nın COP31 gibi küresel ölçekte bir iklim zirvesiyle anılması, basit bir ev sahipliği meselesi olarak değerlendirilemez. Antalya, Türkiye’de orman alanı bakımından önde gelen illerden biri olmasının ötesinde, ekolojik çeşitliliği ve iklim krizine karşı sergilediği çok katmanlı kırılganlık–direnç dengesi ile sembolik bir nitelik taşımaktadır. Aynı coğrafyada Akdeniz’in yangına hassas kızılçam ormanları, Toroslar’ın binlerce yıllık sedir ekosistemleri ve yüksek dağ kuşaklarına özgü doğal sistemler bir arada bulunmaktadır. Bu özellik, Antalya’yı iklim değişikliğinin etkilerinin en sert biçimde hissedildiği alanlarla, doğanın uzun vadeli direnç kapasitesini hâlen koruyabildiği alanların kesişim noktası hâline getirmektedir.

Bu nedenle bir iklim zirvesinde dile getirilen her küresel sıcaklık artışı hedefi, Antalya ölçeğinde bir yangın sezonunun şiddetiyle; her karbon nötrlüğü taahhüdü, Toroslar’ın su tutma ve düzenleme kapasitesiyle; her uyum politikası ise kızılçam ormanlarının yangın sonrası yenilenme potansiyeliyle doğrudan ilişkilidir. Başka bir ifadeyle Antalya, soyut iklim söylemlerinin somut ekolojik sonuçlara dönüştüğü canlı bir laboratuvar niteliği taşımaktadır. Bu yönüyle Antalya yalnızca bir kent değil, iklim krizinin, orman ekosistemlerinin ve insan müdahalesinin birlikte okunabildiği bütüncül bir anlatıdır.

Bu anlatı, Türkiye’nin orman politikalarına ilişkin temel bir gerçeği de görünür kılmaktadır. Türkiye’de orman politikaları artık yalnızca alan artırımı, ağaçlandırma ya da yangınla mücadele ekseninde ele alınamaz. Tür çeşitliliğinin korunması, bölgesel ekolojik farklılıkların gözetilmesi, iklim değişikliğine uyum ve direnç kapasitesinin güçlendirilmesi, orman politikalarının merkezine yerleşmek zorundadır. Akdeniz, İç Anadolu ve Doğu Anadolu örneklerinde görüldüğü üzere, her coğrafya farklı bir kırılganlık ve farklı bir ihtiyaç seti üretmektedir.

HARİTA 1: TÜRKİYE'NİN ORMAN VARLIĞI HARİTASI (2020)

HARİTA 1: TÜRKİYE'NİN ORMAN VARLIĞI HARİTASI (2020)

 

Dolayısıyla Türkiye’nin orman politikaları, küresel iklim hedefleriyle uyumlu olmakla birlikte, yerelin ekolojik gerçekliğini esas alan, bilim temelli ve uzun vadeli bir perspektife dayanmalıdır. Ormanlar, bu çerçevede yalnızca karbon yutağı olarak değil; biyolojik çeşitliliğin taşıyıcısı, su rejiminin düzenleyicisi ve toplumsal direnç kapasitesinin temel unsurlarından biri olarak değerlendirilmelidir. Antalya örneği ise bu yaklaşımın hem ulusal hem de küresel ölçekte neden vazgeçilmez olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.

Türkiye’nin orman politikaları, bu sahnede doğru okunur ve doğru anlatılırsa, küresel iklim tartışmalarında güçlü bir söz üretilebilir. Ancak bunun için ormanı, yalnızca “artırılan alan” olarak değil; yaşayan, kırılgan, dirençli bir ekosistem olarak görmek gerekir. Çünkü orman politikası, aynı zamanda su politikasıdır, tarım politikasıdır, afet yönetimidir, hatta toplumsal hafızadır.

Bu toplumsal hafıza içerisinde orman olan yer, toplumun zihninde de farklı bir yere oturur. Yangın çıktığında yalnızca ağaçlar yanmaz; çocukluk anıları, serin gölgeler, sessizlikler de kül olur. Bu yüzden orman meselesi, teknik raporların ötesinde bir vicdan meselesidir. Rakamlar artarken, o vicdanın da büyüyüp büyümediğini sormak gerekir.

Belki de bu yüzden, bütün bu büyük kavramların, hedeflerin ve stratejilerin en sade özeti; çocukluğumuzdan kulağımıza yerleşmiş o basit ama derin dizelerdir. Çünkü bazen bir ülkenin iklim politikasını, en iyi bir rapor değil, bir şarkı anlatır: “Tohumlar fidana, fidanlar ağaca, ağaçlar ormana dönmeli yurdumda.”

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası