ABD Başkanı Donald Trump’ın 2 Nisan 2025’te gümrük vergilerini artırması, küresel piyasalarda ciddi anlamda şok etkisi yaptı. Trump, ABD’nin ithal ettiği ürünlere asgari yüzde 10 vergi uygulanacağını açıkladı. Bununla birlikte ülkesinin dış ticaret açığı verdiği ülkeler arasında yer alan Avrupa Birliği (AB), Vietnam, Tayland, Çin ve Japonya gibi ülkelere daha yüksek oranlarda ilave tarifeler getirileceğini duyurdu. Ancak ilerleyen süreçte, söz konusu vergilerin büyük bir kısmı, 90 günlüğüne askıya alındı. Diğer yandan Pekin yönetimi, ABD’nin Çin’e yönelik gümrük vergisine misilleme yaparak bu ülkeden ithal edilen ürünlerin gümrük vergisini artırdı. Bunun üzerine Trump, Çin’e uygulanacak yüzde 34’lük gümrük vergi oranını yüzde 145’e kadar çıkardı. Trump’ın yeni tarife politikası, küresel tedarik zincirinde ciddi kırılmalara neden olabilecek boyutta bir hamle olarak değerlendiriliyor.
ABD, her ne kadar İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra küresel ticareti teşvik edici politikalar geliştirmiş olsa da Trump’ın gümrük tarife artışları, ülke tarihi açısından aslında yeni bir yaklaşım değil. ABD’de koruyucu ticaret politikalarının kökleri, ülkenin ilk Hazine Bakanı Alexander Hamilton’un 1791’de hazırladığı “Report on Manufactures” adlı rapora kadar uzanıyor. Hamilton, genç Amerikan sanayisinin gelişebilmesi için ithalata karşı koruma sağlanması gerektiğini savunmuş ve bu amaçla gümrük tarifelerini önermişti. Nitekim Hamilton’un bu politikası, ABD’nin 19. yüzyıldaki sanayileşmesinde önemli rol oynamıştır. Dolayısıyla Trump’ın yeni tarife politikası, yalnızca kısa vadeli popülist refleks olarak görülmemeli, aynı zamanda Amerikan ekonomik kalkınma sürecinin temellerine dayanan bir anlayışın mirası olarak da okunmalıdır.
Trump, yeni gümrük tarifeleri ile hem ABD’nin uzun zamandır çok yüksek düzeyde olan dış ticaret açığını azaltmayı hem de ucuz iş gücünden yararlanmak amacıyla yurt dışında üretim tesisleri kuran Amerikan şirketlerini yeniden ülke içinde üretime yönlendirmeyi amaçlamaktadır. Öte yandan Trump sürekli olarak müzakerelere açık olduklarını belirterek başta Çin olmak üzere diğer ülkelere mesaj göndermektedir. Bu durum ise ekonomi piyasalarında belirsizliğin sürmesi anlamına gelmektedir.
Washington’ın yeni gümrük politikası, hem Amerikan ekonomisinde hem de küresel piyasalarda resesyon ihtimalini gündeme getirmiştir. Daha kötümser bir senaryoda ise artan ithalat maliyetleriyle tetiklenen enflasyonun, ekonomik küçülmeyle aynı anda yaşanması yani stagflasyon riskinin ortaya çıkmasıdır.
Tarifelerin Türkiye’ye Yansımaları
Bu gelişmelerin Türkiye’ye hem doğrudan hem de dolaylı yansımaları beklenebilir. Türkiye’ye uygulanan ek gümrük vergisi oranı, asgari seviyede belirlenerek yüzde 10 ile sınırlı tutulmuştur. Bu durum, daha yüksek tarifelere maruz kalan ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye’ye kısa vadede rekabet avantajı sağlayabilir. Özellikle Amerika’ya ihraç edilen tekstil, makine, otomobil parçaları ve mobilya gibi sektörler, bu süreçte pozitif yönde etkilenebilir. Türkiye’nin ihracat sıralamasında ABD’nin ikinci sırada yer aldığı dikkate alındığında bu avantajın potansiyeli daha da önem kazanmaktadır.
Türkiye’nin ihracat pazarı azımsanmayacak derecede çeşitlenmiş durumdadır ve bu hal, Türkiye’ye küresel piyasalarda avantaj sağlamaktadır. Bununla birlikte Türkiye’nin ihracatında AB’nin payı oldukça yüksektir. Bu nedenle, ticaret savaşlarının yoğunlaştığı bir ortamda AB’nin resesyona girme ihtimali, Türkiye’nin ihracatını negatif yönde etkileyebilir.
Öte yandan, tarifelerin küresel ölçekte emtia talebini azaltma ihtimali vardır ve bu durum, enerji fiyatlarını düşürecek bir etkiye sahiptir. Büyük oranda enerji ithalatçısı bir ülke olan Türkiye için enerji fiyatlarının düşmesi cari açığın azalması yönünde olumlu bir etki ortaya çıkarabilir. Ayrıca enerji fiyatlarındaki gerileme, Türkiye’nin enflasyonla mücadele programına katkı sağlayabilecek bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.
Artan gümrük tarifeleri nedeniyle ABD’de enflasyon beklentilerinin yükselmesi, FED’in faiz indirimi kararlarını ertelemesine yol açabilir. Türkiye ise enflasyonla mücadele kapsamında sermaye girişini teşvik etmeye çalışmaktadır. FED’in faiz indirimine gitmemesi ise Türkiye gibi sermaye girişini teşvik eden ülkelere yönelik sermaye akımlarını zayıflatma potansiyeline sahiptir. Yeterli düzeyde sermaye girişinin olmaması, TL üzerinde baskı oluşturucu bir unsur olarak görülebilir. Döviz kurlarının yükselmesi, ithalat maliyetlerini artırarak enflasyonist baskıları ortaya çıkarır ve bu durum Türkiye’nin ekonomi programına zarar verebilir.

Denklemde Çin Etkileri
Öte yandan, ABD’nin Çin’e uyguladığı yüksek oranlı gümrük tarifeleri, Çinli firmaların üretimlerini başka ülkelere kaydırarak yeni yatırım bölgeleri aramalarına yol açabilir. Bu çerçevede Türkiye, Çin’den çıkabilecek doğrudan yatırımları çekme konusunda görece bir avantaj elde edebilecek bir potansiyele sahiptir. Özellikle Avrupa pazarlarına yakınlığı da bu durumu destekleyici bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu fırsatın etkin biçimde değerlendirilebilmesi için Türkiye’nin özellikle yüksek katma değerli sektörlerde faaliyet gösteren firmaları hedef alarak, bu yatırımları sadece finansal kaynak olarak değil, aynı zamanda teknoloji transferi ve bilgi paylaşımı açısından bir kaldıraç olarak görmesi önem arz etmektedir.
Diğer taraftan Çin’de iç tüketimin görece düşük düzeyde seyretmesi, ekonomik büyümenin büyük ölçüde ihracata ve yatırım harcamalarına dayanmasına neden olmaktadır. Bu bağlamda, ABD’nin Çin’e uygulayacağı gümrük tarifelerinin, Çinli şirketleri alternatif ihracat pazarları arayışına itmesi beklenmektedir. Bir başka ifade ile Çinli şirketlerin bu süreçte fiyat kırma politikasıyla diğer ülkelere yönelmesi söz konusudur. Bu ise Türkiye’nin Çin’den gerçekleştirdiği ithalat hacmini yükseltme potansiyeline sahiptir. Özellikle Türkiye’nin Çin ile ticaretinde dış ticaret açığının yaklaşık 42 milyar dolar olduğu düşünüldüğünde, Çin kaynaklı ithalatın artması, Türkiye’nin dış ticaret dengesini bozabilir.
Trump’ın 2018’de başkan olduktan sonra küresel ticaret sistemine yönelttiği eleştiriler ve Nisan 2025’te açıkladığı yeni gümrük tarifeleri, Dünya Ticaret Örgütü’nün etkinliği ile kurallara dayalı çok taraflı ticaret sisteminin meşruiyetini sorgulatır hale getirmiştir. Bu durum, küresel ticaret sisteminde yeni kutuplaşmalara ve stratejik ekonomik ittifaklara zemin hazırlama potansiyeline sahiptir. Türkiye’nin bu belirsiz dönemde, ihracat pazarlarını çeşitlendirmeye yönelik politikalarını kararlılıkla sürdürmesi gerekmektedir. Ayrıca Türkiye, uzun süredir Gümrük Birliği’nin güncellenmesine yönelik yapısal talepler ortaya koymaktadır. Mevcut küresel ticaret sisteminde ortaya çıkan belirsizlik ortamı, bu taleplerin hayata geçirilmesi açısından önemli bir fırsat sunmaktadır. Nitekim Türkiye’nin bu süreci etkin bir şekilde değerlendirmesi gerekmektedir. Bununla birlikte Asya-Pasifik, Orta Asya ve Afrika bölgelerinde yeni ticaret anlaşmalarının tesis edilmesi, Türkiye’nin ticaret diplomasisini çeşitlendirmesi açısından oldukça önemlidir.
Sonuç olarak Türkiye, bu belirsizlik ortamında, sadece mevcut risk ve fırsatlara odaklanmamalıdır. Mevcut gelişmeler, devletlerin neoliberal piyasa mantığından uzaklaştığını ve ekonomi politikalarında daha müdahaleci bir yaklaşım benimsediğini göstermektedir. Türkiye, küresel ticaret sisteminde yaşanan bu dönüşümü sadece tehdit olarak algılamamalı, aynı zamanda sanayi sektörünü yeniden yapılandırmak için fırsat olarak görmelidir. Bu bağlamda Türkiye, müdahaleci eğilimlerin güç kazandığı yeni küresel düzende, yüksek teknolojili ihracatı önceleyen ve AR-GE kapasitesini büyüten kalkınma stratejilerine odaklanmalıdır. Türkiye, son dönemde başta savunma sanayii olmak üzere birçok sektöre yönelik çeşitli teşvik politikaları sunmuş ve bu durum, Türkiye’nin ihracatına pozitif katkı sağlamıştır. Ayrıca bu dönemde Türkiye’nin, yüksek maliyet gerektirmeyen ancak katma değeri yüksek olan sektörlere yönelik özel destek mekanizmaları geliştirmesi de yerinde olacaktır. Başta Çin olmak üzere, ABD’nin Uzak Doğu ülkelerinden ithal ettiği ürünler üzerine kapsamlı bir araştırma yapılmalı, Türkiye açısından en uygun ürünler belirlenerek bu alanlarda teşvik ve yatırım programları hayata geçirilmelidir.
