Kriter > Dosya > Dosya / Dünya Siyaseti |

Kendini Terk Eden Avrupa: Avrupa Popülist Sağının ABD ve Rusya Destekleri


Orta Çağ’da olduğu gibi parçalanan bir Avrupa, ekonomik olarak üretim ve pazar gücünü korusa da politik anlamını kaybetmektedir. Değil planladıkları gibi ortak ordu, ortak bir dış politika bile üretemeyen Avrupa, politik iradesi olamayan ekonomik bir topluluk olarak kalmaya mahkûmdur. Avrupa’daki milliyetçilerin korumacı ve pasif tutumları, Avrupa dışı güçlerin çıkarlarıyla da örtüşmektedir. Bu nedenle Avrupa popülist sağı hem ABD hem de Rusya tarafından aynı anda desteklenmektedir.

Kendini Terk Eden Avrupa Avrupa Popülist Sağının ABD ve Rusya

Avrupa popülist sağı kendi kimliğini ararken kendi kökenlerinden uzaklaşmaktadır. Avrupa adeta kendini terk etmektedir. Artan göç baskısı altında Avrupalılar, kendileri ile gelenler arasında mesafe oluşturmaya çalışmaktadır. Oysa aydınlanma, medeni mesafeleri bireyler arasında kurgulamıştı, toplumlar arasında değil. Avrupa değerler sisteminin iddiası evrensel olmasıydı. Sömürgeciliği Kıta Avrupa’sında meşrulaştıran olgu, evrensellik iddiasıydı. Avrupa düşüncesinin rasyonel tepkisi, post seküler bir toplumda çok kültürlü olarak yaşamanın yollarını aramak oldu. Avrupa halklarının popüler tepkisi ise evrensellik iddiasından vazgeçmek şeklinde tezahür etti. Evrensellik iddiasından vazgeçişin aynı zamanda medeniyet hiyerarşisinden de vazgeçmek olduğunu kavramaları ise biraz daha zaman alacaktır.

 

Çöküşün Fark Edilmesi

Avrupa değerler sisteminin rönesans, reformasyon ve aydınlanmaya dayanan evrensellik iddiası, medeniyetler arasında bir hiyerarşi kurarken aynı zamanda bir dünya sistemi de oluşturmuştur. Her ne kadar her daim inanarak sisteme dahil olmasalar da sistem Avrupa merkezci işlediğinden içinde görünmek ve ritüellerine katılmak önemliydi. Yaklaşık altmış yıl boyunca Birleşmiş Milletler ve çevresinde oluşan onlarca kurum, yeni dünya düzeninin ritüellerini belirleyen kilise gibi saygı gördü. Hatta Amerikan kapitalizminin IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi tamamlayıcı unsurlarıyla birlikte çalıştı.

Önce Avrupa kendi değerler sisteminin iddialarından vazgeçti. Sonra da dünyanın geri kalanının bu değerlere inancı kalmadı. En sonunda sistemin tamamlayıcı unsurları olan kapitalist pazarı düzenleyen örgütlerin anlamı kalmadı. Dahası bu gelişmelerin bir geçiş değil, çöküş anlamına geldiği henüz kavranmaya başlandı. Geçiş olduğunu savunanlar dünya sisteminin beş büyük güç tarafından domine edildiğini ve BM’deki beşlinin artık anlamını yitirdiğini iddia etmektedir. Onların beklentisi ABD, Çin, AB ve Rusya’nın yanına kimin beşinci olarak katılacağıdır. Sistemin çöküşünden bahsedenler ise dünyanın beşten büyük olduğunu savunmaktadır.

Avrupa farklı kültürlerle yaşamaya aslında iddia ettiği kadar alışık değildi. Katolik ya da Protestan dünyaların Avrupa’sı her daim homojenlik arayışını tarihsel katliamlarla göstermişti. Dini olanın yerini aydınlanma ile seküler olan aldığında da homojenlik iddiası milliyetçilik bağlamında sekülerleşti. Holokost, modern çağların ayrıştırıcı homojenlik iddiasının felaketi olarak ortaya çıkmıştı. İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomi, politiğin önüne geçtiğinde küresel pazarın gereği de çok kültürlü toplumların meşrulaştırılması olmuştu. Ancak Türkiye’nin AB adaylık başvurusu ve İslamofobik saldırılarla başlayan politik kriz, 2008 ekonomik kriziyle birlikte dünya sisteminin dengesini bozdu. 2015’te zirveye ulaşan mülteci akını ve 2019 sonrasında salgının sarsıntısı, krizleri de sıklaştırdı. Gazze katliamı evrensel değerlerin tükendiği yerdi. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Avrupa, ekonomik olarak da politik olarak da ve son olarak insani açıdan da inandırıcılığını yitirdi.

 

Faydalanılan Avrupa

Tükenen Avrupa’dan geriye ekonomik olarak çıkarlarını koruma telaşında olan ABD ile politik olarak varlığı koruma gayretinde olan Rusya kaldı. Her ikisi de neden Avrupa olmadıklarını ispatlarcasına kıtadan geri kalanları yönlendirmeye çalışmaktadır. Avrupa popülist sağını muhatap alan her iki güç de farklı çıkarlarla milliyetçi ve ayrılıkçı politik hareketleri desteklemektedir. Her iki gücün de ortak yanı güçlü bir AB istememesidir. Orta Çağ’da olduğu gibi parçalanan bir Avrupa, ekonomik olarak üretim ve pazar gücünü korusa da politik anlamını kaybetmektedir. Değil planladıkları gibi ortak ordu, ortak bir dış politika bile üretemeyen Avrupa, politik iradesi olamayan ekonomik bir topluluk olarak kalmaya mahkumdur. Avrupa’daki milliyetçilerin korumacı ve pasif tutumları, Avrupa dışı güçlerin çıkarlarıyla da örtüşmektedir. Bu nedenle Avrupa popülist sağı hem ABD hem de Rusya tarafından aynı anda desteklenmektedir.

Le Pen’nin mahkeme kararına kadar nüfuz etmek isteyen ABD, Avrupa’nın politik bir gücünü ezmek için Grönland’ı bahane olarak kullanmaktadır. Piyasaları gümrük vergileri ile ürküten ABD, Avrupa halklarının refah düzeyini koruma zaafından yararlanmaktadır. Rusya ise politik ve ekonomik anlamda AB korumasındaki Ukrayna’ya saldırırken Avrupa’nın savaşamayacağının farkındaydı. Savaşmadan refahını koruma kaygısıyla şekillenen Avrupa, hem ekonomik hem de güvenlik açısından onarılması güç zaafları barındırmaktadır. Piyasası ABD tarafından güvenlik mimarisi de Rusya tarafından tehdit edilen Avrupa’nın politik birliğini koruması mümkün gözükmemektedir. Geriye daha parçalı bir Avrupa’nın kalma ihtimali oldukça yüksektir. Kendi kimliklerini koruma kaygısına düşen Avrupa halkları da “direkt demokrasi” sempatisiyle federalizme doğru sürüklenmektedir.

Avrupa popülist sağını destekleyenlerin argüman klasörlerinde başı çeken mesele ifade özgürlüğüdür. Avrupa popülist sağının Hollanda’daki ve Avusturya’daki partilerinin adına da yansıyan ifade özgürlüğü meselesinden kasıt aslında demokratik değerler çuvalına sığmayan mızraklara yer açmaktır. Medyanın ilgisini çekecek provokasyonlar ve söylemler, ifade özgürlüğü üzerinden dile getirilmeye çalışıldıkça Avrupa ülkelerinde dezenformasyonla mücadele daha önemli hale gelmektedir. Özelikle Rusya kaynaklı dezenformasyon üzerinden meşrulaştırılan yasal düzenlemeler Avrupa popülist sağını da vurmaktadır.

Özgürlük kavramının bir başka yüzü de bağımsızlıktır. Rusya, Avrupa popülist sağını elitlere karşı halkın temsilcisi olarak görmektedir. Bu nedenle Avrupa halklarının bağımsızlığını kendi elitlerine karşı çıkışlarında görmektedir. Elitlere karşı siyaset ise Avrupa popülist literatüründe “yerleşik partilere” karşı siyasettir. Avrupa’nın yerleşik sistemi de çizdiği politik sınırlarla popülistleri karar mekanizmalarından uzak tutmaya çalışmaktadır. Avusturya, Hollanda ve İtalya gibi duvarların yıkıldığı, Macaristan ve Çekya gibi karşı duvarların örüldüğü Avrupa’nın her ülkesinde siyaset artık AB ile bütünleşme taraftarlarıyla karşı olanlar arasında cereyan etmektedir. Avrupa popülist sağı açısından ise politik mücadelenin tarafları AB taraftarı ve karşıtları değil, gerçek halk ve Avrupalaşmış elitlerdir. ABD’nin popülistlerinin de “gerçek halkın” yanında olduğunu düşündüklerini desteklemesi çok şaşırtıcı değildir. Bu açıdan bakıldığında Musk’ın AfD kongresindeki destek konuşması, gerçek halkı elitlerin tahakkümünden kurtarma çabası olarak okunmaktadır.

Popülist sağın bir başka gözde konusu da “direkt demokrasi” ilgisidir. İsviçre’deki direkt demokrasi uygulamaları ve konfederalizmi, AB’nin politik varlığını kurtarıcı formül gibi sunmanın arkasında yatan da aslında olmayan politik birliğini kaybetmiş ve güçten düşmüş bir Avrupa’dır. Bu nedenle hem ABD hem de Rusya tarafından desteklenen plebisiter demokrasi arzularının taşıyıcıları da paradoksal şekilde kendi kimliklerini koruma kaygısındaki Avrupa halklarıdır. Tatmin edilmiş toplumsal çıkarlar dünyasından birleşmiş politik yapıların çıkacağı romantizmine dayanan federal düşüncelere sahip çıkanlar da Avrupa popülist sağına dahildir.

Avrupa popülist sağının bir diğer argümanı da demokratik değerler sisteminin ancak kendileri tarafından içselleştirilebileceği düşüncesidir. Bu düşünce eğilimi, Avrupa popülist sağını korumacı ve pasif kılmaktadır. Avrupa halklarının dışlayıcılıkları artık büyüklük iddiasından değil, otantiklik iddiasından kaynaklanmaktadır. Otantiklik iddiasının ise yeni bölünmelerle giderek küçülme eğilimi bulunmaktadır. Bu tür bölünme eğilimi örneğin Germen, Alman, Bayernli, Münihli gibi giderek küçülmektedir. Fransız popülist sağında Jean-Marie Le Pen’in Fransızları üstün gören anlayışından Marine Le Pen’in Fransızlığı koruyan anlayışına geçiş bir düşünsel büzülmedir. Bu tür küçülme ve izolasyon eğilimleri hem ABD hem de Rusya tarafından doğal olarak desteklenmektedir.

 Le Pen
Fransa'da aşırı sağcı Le Pen, cumhurbaşkanlığı adaylığını engelleyebilecek davada yolsuzlukla yargılanıyor. (Mustafa Yalçın / AA, 31 Mart 2025)

 

Avrupa Hali

Bir başka açıdan bakıldığında çoğu küreselleşmeci olan Avrupa hükümetleri demokratik değerlere uymayanları dışlama adına aslında kendi kendilerini dünya siyasetinden izole etmektedir. Dünya siyasetinde söylemsel ve küresel pazarlarda üretimsel hâkimiyetini yitiren Avrupa, giderek merkez olmaktan çıkmaktadır. Gazze; insan hakları ve demokratik değerler söyleminin sona erişinin, Ukrayna savaşı ve Grönland meselesi, güvenlik mimarisinin çöküşünün ve ABD’nin gümrük vergisi tehditleri piyasaların kırılganlığının göstergesidir. Avrupa’nın uzun yıllardır inşa ettiğinden geriye kalanlar, refahın korunmasına yeteceği şüpheli olduğundan göçle gelenlerle paylaşılmak da istenmemektedir. Her ne kadar göçmenlerin uzun vadede kazandırdıkları kısa vadede kaybettirdiklerinden fazla olsa da hoş karşılanmaları artık mümkün gözükmemektedir. Bu nedenle Avrupa popülist sağında göçmen karşıtlığı had safhadadır. Ancak bu korumacı yaklaşım aynı zamanda Avrupa siyasetini ve ekonomisini de küçültmektedir. Küçülen Avrupa, artık hem ABD hem de Rusya için bir kayıp değildir.

Avrupa popülist hareketlerinin sıkça vurguladığı bir başka konu da egemenlik kaybıdır. Bu nedenle AB bürokrasisi ve kurallar sistemi altında ezildiklerini düşünmektedirler. AB’nin çiftçilerin çıkarları gibi yerel sorunları görmezden gelerek endüstriyel üretim gücüne güvenerek yaptığı serbest ticaret anlaşmalarıyla zarara uğradıklarını düşünenler için egemenlik vazgeçilmez bir kavrama dönüşmektedir. İsviçre popülistleri, “yabancı hâkimler” tarafından alınan kararlarla egemenliklerin zedelendiğini düşünebilmektedir. Bu nedenle AB Adalet Divanı ve AB hukukuna katılımlarını geciktirmektedir. AB’nin ortak dış politika yürütmekte zorlanması ve ortak ordu hedefinden giderek uzaklaşması, egemenlik sorununun çözümünün kolay olmadığını göstermektedir. Egemenlik tartışmalarının sertliği, AB bütünleşmesini geciktirmektedir. Her gecikme hem ABD için hem de Rusya için olumlu bir gelişmedir. AB’yi karar zafiyetine sokan popülistlerin her zaferi, Avrupa’yı politik bir güç olmaktan uzaklaştırmaktadır.

Egemenlik kaybının bir başka yüzü de dijital altyapı ile ilgilidir. Avrupa’nın ödeme sistemleri dâhil olmak üzere dijital altyapısı ABD tarafından kurulmuştur. Uluslararası Ceza Mahkemesi üyelerinin ödeme sisteminin çıkarılması Avrupa için de bir uyarıdır. Geçmişte İran’ın uluslararası para transfer sisteminden çıkarılmasını gördüklerinde Avrupalılar kendilerine karşı böyle bir yaptırımı hiç hayal etmemişlerdi. Bugün ise o kadar emin değiller. Avrupa popülist sağı ise AB’nin bu tür kurumsal endişelerini çok da dert etmemektedir. ABD’nin dijital altyapının sahibi olması kendilerini rahatsız etmediği gibi, dijital altyapıya en çok siber saldırının geldiği Rusya’nın girişimleri de onları çok ilgilendirmemektedir. Paradoksal şekilde egemenlik konusunu politik polemiklere taşıyanlar, siber egemenlik söz konusu olduğunda suskunlaşmaktadır. Hatta ulusal devlete geri dönüşten bahseden ve ortak pazarı sonlandırmak isteyen Avrupa popülist sağı, dolarizasyon gibi ekonomik egemenlik söz konusu olduğunda ise sessiz kalabilmektedir. AB karşıtı politikalar kendiliğinden ABD karşıtı da olmamaktadır. Batı Avrupa popülistleri ABD’ye yakın dururken Romanya’da olduğu gibi Doğu Avrupa popülistleri de Rusya’dan destek görmeyi sorun etmemektedir. Macaristan ve Avusturya gibi Orta Avrupalılar ise her iki güce de yakın durmaya çalışmaktadır.

Avrupa popülist sağı, ABD ve Rusya arasında farklı ağırlıklı tercihlerde bulunurken üç konuda ortak noktada buluşmaktadır; ortak noktalardan ilki kapitalist küresel ekonomi karşısında liberal bir tavır sergilemeleri, ikincisi Avrupa milliyetçilerinin hatta Fransa’da olduğu gibi kendi parti geçmişlerinin antisemitik mirasını reddetmeleri, ortak noktaların sonuncusu da Müslüman göçmen karşıtlığıdır. Bu bağlamda bir taraftan kendi zengin ve elitlerinden destek alırken diğer taraftan da İsrail lobisinin radarına da yakalanmamaktadırlar. Ayrıca Müslüman göçmen karşıtlığının popülist desteğinden de politik güç devşirmektedirler.

Her ne kadar antisemitik mirası reddetme konusunda Avrupa’daki demokratik ve sol politik unsurlarla anlaşsalar da kapitalist ekonomiye tabiiyetleri ve göçmen karşıtlıkları nedeniyle özellikle Avrupa solu ile çatışmaktadırlar. Hali hazırda cinsiyet serbestliğini de savunan Avrupa solu ile muhafazakâr popülist sağın çatışması hem ABD hem de Rusya tarafından desteklenmektedir. Avrupa halklarının sadece AB’ye karşı değil kendi içinde de çatışma içinde olması, toplumsal bağlarını zayıflatmaktadır. Örneğin Berlin’deki elektrik kesintilerine sebep olan sol radikal sabotajlar gibi eylemler Avrupa haklarının toplumsal sözleşmesini zedelemektedir.

Avrupa popülist sağının aynı zamanda ABD ve Rusya tarafından desteklenmesi, dünya siyasetini jeopolitik üzerinden okuyanlar için kolay değildir. Zira Transatlantik ile Avrasya arasına sıkışan bir Avrupa okuması, sosyoloji olmadan mümkün değildir. Sosyoloji ile mekânın buluştuğu nokta ise bir halkın nomosuna işaret etmektedir. Nomos, hem ideolojik hem de mekânsal bir yer bildirimidir. Halkların nomosları açısından bakıldığında görülen Avrupa popülist hareketleri ile Trump’ın destekçileri ve Putin’i sırtlayanlar arasında sanıldığından çok benzerlik bulunmaktadır. Burada değil de orada durdukları müddetçe birbirlerine saygılı ve mesafeli olan popülistler, aynı zamanda birbirlerini de desteklemektedir.

Tersinden bakıldığında demokratik ve sol popülistler arasında da benzer bir yardımlaşmayı görmek ise pek mümkün değildir. Marksistler, işçiler birleşemediğinde hayal kırıklığı yaşamıştı. Ancak enternasyonal birleşme zaten bir hayaldi. Avrupa’nın popülist sağı ise birleşmeden değil, beraber hareket etmeden bahsetmektedir. Onları yakınlaştıran benzerlikleri değil, farklılıklarıdır. Özellikle de küresel kuralların işlemediği dünya siyasetinde kendi halkına yaslanarak siyaset yapanlar farklılıklarına rağmen dayanışmaktadır. Fetih/İşgal, Üretim/Pazar ve Bölüşüm/Deal dünya siyasetinin ve halklarının yeni nomosudur. Jeopolitik okumalar ya da demokratik nostaljinin yeni politik düzeni ve yer bildirimlerini anlamlandırması mümkün değildir.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası