Kriter > Dosya > Dosya / NATO Ankara Zirvesi |

NATO 3.0 Dönüşümünde Türkiye: Ankara Zirvesinin Doğu Akdeniz'e Yansımaları


Ankara Zirvesi, Doğu Akdeniz için ne ifade ediyor? Bu soruya doğrudan bölge odaklı yanıt vermek zor çünkü Doğu Akdeniz ve ötesini ilgilendiren gelişmeler Transatlantik güvenliği etkilese de “alan dışı” olarak sınıflandırılmaya devam ediyor. NATO 3.0, kriz yönetimi ya da kolektif güvenlik bağlamında alan dışı misyonlardan kopmasa da temel öncelik alanın savunması ve caydırıcılığını yük paylaşımı ve kaydırılması bağlamında sağlanması. Dolayısıyla bu zirvede Doğu Akdeniz ya da NATO’nun güney komşuluk alanına yönelik Akdeniz Diyaloğu çerçevesinde ya da bunun dışında bir öncelik tanıma gerçekleşmedi.

NATO 3 0 Dönüşümünde Türkiye Ankara Zirvesinin Doğu Akdeniz'e Yansımaları
36.⁠ ⁠NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi (İsmail Aslandağ / AA, 7 Temmuz 2026)

NATO Ankara Zirvesi, hemen hemen herkesin dikkat çektiği üzere, son yılların en önemli zirvesiydi. Trump yönetimi, müttefikleri, NATO’daki yeni dönüşümü, ki ABD savunma bakanı bu dönüşümü bir süredir NATO 3.0 olarak adlandırmaktaydı, kabul etmeye zorlamaktaydı. Aksi takdirde NATO’dan çekileceği tehdidi de müttefiklere karşı ABD yönetimi tarafından kullanılıyordu.

 

NATO 3.0 Zirvesi Ne Getirdi?

Dolayısıyla Ankara zirvesinin en önemli önceliği, ABD’nin başta Avrupalı tüm müttefikleri, İttifak’ın 3.0 dönüşümüne hazır olduğu konusunda ikna etmek ve müttefiklerin de ABD’den Transatlantik güvenliğine çapalı olduğu sözünü almaktı. Bu çapa, temelde Ankara Zirvesi öncesinde yapılan toplantılarda alınan kararlara bakılırsa nükleer caydırıcılık düzeyinde görünür bir biçimde olacaktı. Nükleer Planlama Grubunun toplantılarından alınan kararları özetleyen uzmanlar, Avrupa’da konuşlu taktik nükleer silahların modernizasyonu ile ilgili planlamaların yapıldığını, ABD’nin silah, beş müttefik ülkenin de jet ve altyapı sağlama konusunda anlaştığını yazmışlardı (Jamie Shea, 2026*). ABD nükleer caydırıcılığın temel unsurları konusunda yardım ederken konvansiyonel savunma için Avrupalıların daha çok harcayacağı ve çaba göstereceği, ABD’nin de müttefikler arasında birlikte çalışabilir bir savunma sanayii atılımını cesaretlendirecek şekilde teknoloji paylaşımının önünü açacağı bir atmosferin NATO Ankara zirvesinde oluşmasını bekliyorduk. Nitekim öyle oldu.

Bu arada 2023 Vilnius Zirvesi’nde alınan kararlar doğrultusunda, NATO’nun üç bölgeli yeni savunma kuvvet yapılanmasının nasıl hayata geçirileceği ve 360 derece yaklaşımın gereklerinin nasıl yerine getirileceğiyle ilgili hazırlık çalışmaları ve savunma bakanları toplantıları da Ankara Zirvesine kadar devam etti. Zirvenin önemli önceliklerinden biri ortaya çıkan genel atmosferin bu hazırlıkları zorlaştırmaması, kolaylaştırmasıydı. Ki, bu açıdan da başarılı bir zirve oldu.

 

Ankara Zirvesi, Doğu Akdeniz İçin Ne İfade Ediyor?

Bu soruya doğrudan bölge odaklı yanıt vermek zor çünkü Doğu Akdeniz ve ötesini ilgilendiren gelişmeler, Transatlantik güvenliği etkilese de “alan dışı” olarak sınıflandırılmaya devam ediyor. NATO 3.0 kriz yönetimi ya da kolektif güvenlik bağlamında alan dışı misyonlardan kopmasa da temel öncelik, alanın savunması ve caydırıcılığının, yük paylaşımı ve kaydırılması bağlamında sağlanması. Dolayısıyla bu zirvede, Doğu Akdeniz ya da NATO’nun güney komşuluk alanına yönelik Akdeniz Diyaloğu çerçevesinde ya da bunun dışında bir öncelik tanıma gerçekleşmedi. Diyalog potansiyele sahip olsa da Doğu Akdeniz’deki çatışma dinamiklerine (İsrail-Gazze meselesi, Filistin sorunu, Lübnan’da istikrarsızlık, Suriye’nin geleceği, Kızıldeniz-Süveyş Kanalı bağlantısı üzerinden oluşabilecek riskler), müttefiklerin ve diyalog ortaklarının bakışı her zaman aynı değil. Ayrıca diyalog ortağı İsrail ile NATO’nun bu zirvede parlayan yıldızı Türkiye’nin bölgedeki istikrarsızlığın kaynağı konusunda çok zıt şeyler düşündüğü biliniyor. Tüm bu farklılıklar, bugün bu diyaloğun potansiyelini sınırlıyor. Doğu Akdeniz Diyaloğu bağlamında zirveye katılım da sınırlıydı zaten. Fakat dolaylı yollardan Doğu Akdeniz jeopolitik denklemlerine, hatta diyebiliriz ki önemli bam tellerine, dokunan bir zirve oldu. Konuyu ayrı başlıklar altında özetlemek mümkün.

İlk başlık, Türkiye’nin artan görünürlüğü ve kabiliyet artışı konusunda verilen sözün NATO bağlamında memnuniyetle karşılanması ile ilgili. Bu zirve, çeşitli nedenlerle Ankara için zafer niteliği taşıdı. Doğu Akdeniz bağlamında bu zafer ne anlama gelir diye sorduğumuzda aklımıza ilk olarak Türkiye’nin konvansiyonel gücünün Avrupa güvenliği için öneminin tanınması geliyor.

Elbette Transatlantik güvenlik nerede başlıyor, nerede bitiyor; Avrupa güvenliği nerede başlıyor, nerede bitiyor sorusu hâlâ muğlaklığını koruyor. Stratejik Pusula, yazıldığı anda eskiyen bir doküman olsa da hâlen Avrupa’nın dış ve güvenlik politikasında stratejik kılavuzu. Avrupalılar hâlâ kendi savunmalarını kendi kapasiteleri ile sağlamak gibi bir hayale sahipler. Almanlar, bu konuda ne kadar azimli olduklarını yakın zamanda yayınladıkları bir ordu doktrini ile gösterdiler. Fakat şu an için Avrupalıların; NATO kapasitesinden, planlama gücünden, altyapısı ve caydırıcılığından faydalanamadıkları bir senaryoda, savunmalarını sağlamaları mümkün gözükmüyor. Herkesin yüzde 5 GSMH payının savunma harcamasına ayrılması amacını benimsediği ve NATO savunmasına katkı sağlamayı kabul ettiği bir ortamda kuvvet tekrarından (duplication) kaçınacaksak NATO çerçevesindeki savunma kapasitesinin, konvansiyonel kuvvet iyileşmesinin Avrupa savunma ve güvenliği için iyi bir şey olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Denizkurdu-2/2026 Tatbikatı
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı sevk ve idaresinde düzenlenen Denizkurdu-2/2026 Tatbikatı'nın seçkin gözlemci günü faaliyetleri Antalya Körfezi'nde yapıldı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığınca Karadeniz, Marmara, Ege ve Doğu Akdeniz'de icra edilen Denizkurdu-2/2026 Tatbikatı'na kara, deniz, hava, jandarma, sahil güvenlik ve özel kuvvetler komutanlıklarından toplam 125 deniz unsuru, 60 hava vasıtası ve 18 bin personel katıldı. (Orhan Çiçek / AA, 11 Haziran 2026)

 

Türkiye’nin Askeri Kapasitesi Bir “Sorun” Olmaktan “Örnek” Olmaya Evrildi

Unutulmamalı 2016-2019 arasında ardı ardına Avrupa Konseyi’nin Türkiye aleyhine aldığı kararlarda, temel sebep Türkiye’nin konvansiyonel kuvvetinin Doğu Akdeniz’de özellikle donanma unsurları üzerinden (ki bu unsurlar ya sondaj faaliyeti icra eden Türk deniz unsurlarını koruyor ya da Türkiye-Libya anlaşması ile çizilen deniz yetki alanlarına yönelik tecavüzü engelliyordu) görünür olmasıydı. Bugün Konsey’in artık böyle bir şikâyet dillendirdiğini kolay kolay göremeyiz. Bu GKRY odaklı tüm sorunların ortadan kalktığı ya da Kıbrıs sorununun Kıbrıs Türk toplumuna eşit siyasal, ekonomik, kültürel hakları garanti eden iki devletli çözüm gibi bir model üzerinde uzlaşıldığı anlamına gelmiyor. Zaten Zirve öncesi ve sonrası Avrupa Parlamentosu’ndan biri Kıbrıs Raporu olmak üzere Türkiye ve Türk Silahlı Kuvvetlerini hedef alan kararlar gelmeye devam etti. Ancak dış politika yapımında sorumluluk sahibi Komisyon ve Konsey’in Türkiye-Avrupa ilişkilerinde müttefikler arası teknoloji paylaşımını zorlaştıran kararlar alması, NATO’da yük paylaşımı-kaydırması konusunda çizilen resme çok uymayacaktır. Gerçekten de Türkiye’nin savunma sanayii teknolojisinde aldığı yolu militerleşme ile özdeşleştiren bir bakış açısından NATO Genel Sekreteri Rutte’nin deyimi ile “örnek” bir savunma kapasitesi geliştirme modeli olarak alındığı, Avrupalılara örnek olarak gösterildiği günlere geldik.

 

Savunma Planlamasında Üçüncü Bölge: İsrail ve Yunanistan’a Mesajlar

Yük paylaşımı-kaydırması mantığına dayalı savunma sadece komuta ve kuvvet düzeyi müttefikler arası yakın çalışmayı ve iş birliğini beraberinde getirmiyor. Aynı zamanda bunun çok uluslu kuvvetler temelinde üç bölgeli bir modelde olmasını öngörüyor. Bu üç bölgeli kuvvet planlamasında (ki haritaya baktığınızda bu planlamanın Rusya’dan gelebilecek çok yönlü saldırıyı aynı anda durdurma ve geri püskürtme mantığı ile yapıldığını hemen anlarsınız) Karadeniz ve Akdeniz tek bir bölge (üçüncü bölge) olarak ele alınıyor. Bu bölgede –ki Türk Boğazları ve Adalar Denizi geçişi kritik önemde- Türkiye’nin çok uluslu ve ulusal kuvvet yapılanmaları dahilinde savunmaya katkısının artması beklentisi var. Bu beklenti ve nükleer planlama grubunda alınan modernizasyon kararları, Türkiye ve müttefikler arası teknoloji paylaşımının artması beklentisiyle birleşince, gözler Türkiye-ABD ikili ilişkilerine döndü. Ankara için önemli olan jet motoru satışı, CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve F-35 programına geri dönüş kararı konusunda çok olumlu bir atmosferin oluştuğu, siyasi karar alım noktasında ABD’nin pozitif sinyal vermenin ötesine geçtiği bir Zirve geçirdik.

Zirve sırasında Türkiye’ye kapasite aktarımının (özellikle F-35 konusunda) ciddileştiği dakikalarda, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Doğu Akdeniz ve ötesindeki dengeler için ABD’ye bu satışların olmaması konusunda ricacı olduğu videoları da izledik. İsrail, GKRY ve Yunanistan’ın bölgede silahlanma ve savunma sanayii iş birliği üzerinden sürekli mesaj verdiği günlerin akabinde, Türkiye’nin kapasite aktarımının denge bozucu olarak nitelendirilmesi iki yüzlü bir davranış. Olsa olsa Ankara’nın denge tutucu pozisyonunu güçlendirecek bir kapasite artışından bahsedebiliriz. Bu rolün statükocu olduğu, saldırı ve genişleme değil savunma temelli bir stratejik kültüre işaret ettiği ise sır değil. Zirve esnasında Yunanistan liderliğinin bu açıdan geliştirdiği sorgulayıcı söylem ise Cumhurbaşkanımız tarafından soğukkanlı ve akılcı bir biçimde karşılandı.

NATO savunma planlamalarında üçüncü bölge ile ilgili olarak sıklıkla bahsedilen bir meydan okuma, Türkiye-Yunanistan arasındaki Adalar Denizi’nde sorunların çözülememiş olması ile ilgili. Ayrıca her bir bölgede müttefikler arası uyum, bir arada çalışma ve diyaloğun artması da yani Ankara-Atina diyaloğu da önem kazanıyor. Bu noktada Sayın Erdoğan’ın Adalar Denizi’nde iki ülke arasındaki sorunların çözülebileceğine inandığını söylemesi, son derece önemli ve yapıcı bir adım. Atina’ya Doğu Akdeniz dengelerini İsrail ile geliştirdiği ittifakımsı ilişki üzerinden bozmasının hiç akıllıca olmadığını söylemenin olumlu bir yolu. Özellikle de ABD Başkanı Trump’ın İsrail’in zafiyetleri konusunda Zirve’de sarfettiği sözler düşünüldüğünde. Trump’ın, Netanyahu’yu desteklemekten vazgeçmiş görünmese de İsrail’in İran ve Türkiye karşısında şansı olmadığı söyleyerek Netanyahu yönetimine ABD’nin vizyonundan ayrılmama uyarısı verdiğini de düşünebiliriz.

 

Trump-Şara Görüşmesi

Zirve marjında Trump-Şara görüşmesinin gerçekleşmesi de son derece önemliydi. ABD yönetimi Suriye’yi teröre destek veren ülkeler listesinden çıkartmayı düşündüğünü açıkladı. Bu gerçekleşirse entegrasyon yolunda İsrail’in olumsuz etkisi dahil birçok engeli aşmak zorunda olan Şara hükümeti, ekonomik bir hayat damarı yakalayacaktır. Bu konunun özellikle İsrail Lübnan’da operasyonlarını sürdürürken Türkiye tarafından çok önemsendiği biliniyor. Ankara, güçlenmiş ve normalleşmiş Suriye’yi Doğu Akdeniz dengelerinin çivisi olarak görmek istiyor. Bu noktada ABD desteği, Ankara’nın gözünde, İsrail’i sınırlandırıcı bir etki oluşturuyor.

Sözün özü, Doğu Akdeniz NATO için alan dışı olmaya devam ediyor. Bu zirve alanın savunmasına odaklandı dolayısıyla tüm hareketliliğine rağmen Doğu Akdeniz dengeleri zirvenin öncelikleri arasında yer almadı. Fakat Zirve, Doğu Akdeniz’in denge tutucusu Türkiye’nin ittifak içerisinde savunma kapasitesi, savunma sanayii ve caydırıcılığa katkı açısından örnek gösterildiği, adeta yıldızlaştığı; askeri kabiliyetlerinin, diplomatik gücünün istikrarlaştırıcı olarak övüldüğü bir zirve oldu. Bu Ankara’nın Doğu Akdeniz’de oynadığı/oynayacağı rolün güçlenmesi de demek.

 

*Jamie Shea, “Critical Thinking: The NATO Summit in Ankara: Moving Towards the Alliance 3.0,” Friends of Europe, July 8, 2026, https://www.friendsofeurope.org/insights/critical-thinking-the-nato-summit-in-ankara-moving-towards-the-alliance-3-0

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası