Kriter > Dosya > Dosya / Dünya Siyaseti |

Trump’ın Özel Ordusu Statükoyu Kıracak mı?


ABD kamuoyunda yıllardan bu yana en çok dile getirilen konuların başında göçmen politikası ve buna göre pozisyon alan siyasi partilerin ajandaları yer alıyor. Ama ABD’nin şehirlerinde son dönemde görünürlüğü artan imgeler, konuyu ülkenin ücra noktasından iç siyasetin göbeğine yerleştirdi. Demokratların yönettiği şehirlerde; maskeli federal görevliler, ev baskınları ve sokakta yaşanan arbedelerin viral olan videoları çok geniş bir dairede yankı buldu. Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ekiplerinin eylemleri, ABD politikasında söylemsel/sembolik bir kırılma oluşturdu ve oluşturmaya da devam ediyor.

Trump ın Özel Ordusu Statükoyu Kıracak mı
ABD'nin Minnesota eyaletine bağlı Minneapolis kentinde, Amerikan Göç ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanlarının göçmenlik uygulama operasyonlarını sürdürdüğü bildirildi. (Madison Thorn / AA, 29 Ocak 2026)

“Onları ülkemizde istemiyorum. Ülkeleri berbat ve onları ülkemizde istemiyoruz. Somali gibi, ülke bile denemeyecek bir yerle ilgili... Onların hiçbir şeyleri yok. Birbirlerini öldürmek için koşturup duruyorlar. Bir düzen yok. Ülkeleri kokuyor ve biz onları ülkemizde istemiyoruz.”

Yukarıdaki ifadeler, radikal sağcı eğilimleri baskın bir siyasetçi ya da ultra-milliyetçi bir podcast programcısı tarafından sarf edilmedi. ABD Başkanı Donald Trump, ülkesinde mukim Somalilerin geri gönderilmesine ilişkin niyetlerini Aralık 2025’te sert bir çerçeveyle bu şekilde dile getirdi. Bu ifadeler uluslararası kamuoyunda tepki çekse de yeni düzenin lokomotif aktörü için bir maliyet getirmedi.

ABD kamuoyunda, yıllardan bu yana en çok dile getirilen konuların başında göçmen politikası ve buna göre pozisyon alan siyasi partilerin ajandaları yer alıyor. Trump’ın da girdiği her seçimde vaatlerinin başat sütunu olan göçmen politikası; sınırdaki geçiş ya da engelleme sayıları, sınır ihlali grafikleri, egemenlik sloganlarıyla zaman zaman daha soyut ve dar kapsamlı bir dairede yankılanıyor. Buna karşılık son dönemde yaşananlar, konuyu biraz daha merkezi bir zemine taşıdı. ABD’nin şehirlerinde görünürlüğü artan imgeler, konuyu ülkenin ücra noktasından iç siyasetin göbeğine yerleştirdi. Demokratların yönettiği şehirlerde maskeli federal görevliler, ev baskınları ve sokakta yaşanan arbedelerin viral olan videoları daha geniş bir dairede akis buldu. Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ekiplerinin eylemleri, ABD politikasında söylemsel/sembolik bir kırılma oluşturdu ve oluşturmaya da devam ediyor.

Olayların kalbindeki Minnesota eyaleti ise İskandinav kökenli ve Somali gibi ülkelerden gelen ABD vatandaşlarının yoğun yaşadığı bir bölge olması sebebiyle daha liberal bir nüfus demografisine sahip. 1976’dan bu yana başkanlık yarışında Demokratların kazandığı eyaletin başkenti Minneapolis’te haklarında sınır dışı etme kararı bulunmayan iki kişinin ICE tarafından öldürülmesi (Renée Good ve Alex Pretti) sonrasında gözler yeniden ülkede harareti artan siyasi iklime çevrildi.

Trump’ın önce ICE ajanlarını savunarak Renée Good’un bir ajanı ezdiğini söylemesi, Minneapolis Belediye Başkanı Jacob Frey’in “Şehrimizde ICE istemiyoruz” çıkışı, sonrasında Trump’ın Good’un harika bir insan olduğunu ve olayla ilgili videokasetinin birçok farklı versiyonu olduğunu dile getirmesi, ülkedeki başkan-yerel yönetim arasındaki gerilimi de gösteriyor. Bu tartışmalar sürerken ABD Çalışma Bakanlığının X üzerinden 11 Ocak’ta yaptığı “Tek vatan. Tek halk. Tek miras. Kim olduğunu unutma, Amerikalı.” (One Homeland. One People. One Heritage. Remember who you are, American.” gönderisi yanan ateşi harladı. 24 Ocak’ta ise Alex Pretti’nin öldürülmesi halkın sokaklara dökülmesine sebep olmuştur. 27 Ocak’ta da Sınır Devriyesi Komutanı Gregory Bovino’nun görevden alındığı iddiaları ortaya atılmış, Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt ise bu iddialara karşılık Bovino’nun ülke genelindeki görevine devam edeceği şeklinde yanıt vermiştir. Trump yönetiminin buradaki geri hamlesi, aslında bundan sonrasındaki süreçte de yumuşama ve taviz paylarının olacağını kanıtlıyor.

 

ICE Şiddeti Yeni Bir Politik Yarılma Doğurur mu?

Hassas dengelerin zaman zaman su yüzüne çıktığı ABD’de, kutuplaştırıcı faktörlerin başında göçmen meselesine yönelik yaklaşım geliyor. Cumhuriyetçi Parti’nin şu an karşı karşıya olduğu siyasi paradokslardan biri de göçmenlere yönelik kısıtlayıcı vaatlerin gerçekleşmesindeki enstrümanlar ve konuya ilişkin bir kırmızı çizginin mevcut olup olmadığı. Uygulanan yöntemler devletin müdahale kapasitesine güveni aşındırıyor. Bugüne dek izlenen siyasette Cumhuriyetçi seçmenler “sınırı güvenceye alın” ya da “kitlesel sınır dışı eylemi” dendiğinde, suçluların usulüne uygun süreçten sonra ülkeden çıkarılmasını hayal ediyordu. ICE mekanizmasının Minneapolis gibi bölgelerde faaliyet göstermesi, tehdit algısının kendi yaşam alanlarına da tesir edebileceği gerçeğiyle yüz yüze getiriyor.

Amerika’nın periyodik protesto döngülerinde, polis şiddetinin ölümle neticelendiği olaylarda ve George Floyd (o da 2020’de Minnesota’da hayatını kaybetmişti) sonrası dönemde ayyuka çıkan orantısız güç tartışmalarında, hedef ve yöntem konusundaki dozaj ılımlı Cumhuriyetçilerde de rahatsızlık uyandırabiliyor. Yetkililer maksimalist iddialarla savlarını dile getirdiğinde kabul yerine sorgulama devreye giriyor. Şiddete maruz kalan kişiye “silahlı, saldırgan” etiketi konulması, ICE şiddetiyle hayatını kaybeden kişinin son anlarını kapsayan olay anı görüntüleriyle uyumsuz anlatılar sunulduğunda güven kaybının bilançosu ağır olabiliyor. Son dönemdeki gelişmelerde önemli kırılma, Demokratların öfkeli olması değil, (Demokratlar ICE konusunda çoğu zaman öfkelidir) asıl önemli olan, Cumhuriyetçilerin -normalde daha muhafazakâr bir cephede saf tutmayı tercih eden isimler dâhil- kamuya açık biçimde rahatsızlık göstermesidir. İkna edilebilir seçmenlerin küçük bir kısmının “Yaptırım istedim, ama bu şekilde değil.” mantalitesine sahip olması, siyasi arenada kutuplaştırıcı ve toplumsal güveni zedeleyen bir iklime sebebiyet veriyor.

ABD'de kar yağışı altında protesto
Minneapolis’te 37 yaşındaki hemşire Alex Jeffrey Pretti’nin federal ajanlar tarafından vurularak öldürülmesinin ardından ABD’nin Chicago kentinde göstericiler, yoğun kar fırtınası altında Michigan Caddesi’nde toplanarak ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu’nu (ICE) ve Gümrük ve Sınır Koruma Bürosu’nu (CBP) protesto etti. Binlerce kişi, We Fight Back mitingine katılarak federal göçmenlik baskısının sona erdirilmesini ve bu kurumların kaldırılmasını talep etti. (Jacek Boczarski / AA, 26 Ocak 2026)

 

Hukuki Bir Çerçeve Var mı?

ICE’ın yaptırım yetkileri, federal göçmenlik hukukuna ve yürütmenin yetkilerine dayanıyor. Bu çerçeve belirli şartlarda; yabancıların yakalanması ve gözaltına alınması, sınır dışı operasyonlarının yürütülmesi ve göçmenlikle ilişkili suçların soruşturulmasını içeriyor. Ancak izin, sınırsız yetki demek değil.

“Hâkim onaylı arama emri olmadan evlere girme” tartışması, Amerikan hukukunun temel bir ilkesiyle ters düşüyor: Ev-malik-toprak en güçlü korumanın olduğu alandır. Özellikle ABD’de, İngiliz geleneğinden ödünç alınan Kale Doktrini (Castle Doctrine), kişinin evinin onun kalesi olduğunu, evinin sınırlarına izinsiz giren kişileri çıkarmak için gerekirse ölümcül güç kullanma hakkına sahip olduğu göz önünde bulundurulduğunda bu tip ihlallerin ne kadar büyük bir şok oluşturabileceği düşünülebilir. Göçmenlik, birçok bağlamda sivil yaptırım alanı olsa bile, özel alana müdahalenin meşruiyeti; arama emrine, rızaya, acil duruma (exigent circumstances) ve açık hukuki standartlara bağlıdır.

Federal ile yerel yönetim arasındaki sürtüşme de burada yeni kırılıma işaret ediyor. Federal hükümet, ölümcül olaylardan sonra eyalet otoritelerini “dışlıyor” gibi göründüğünde, bu yalnızca idari sorunları artırmaz; hesap verebilirlikten kaçıldığı izlenimi verir. Bu, meşruiyetin dayanak noktaları kurumların birbirini denetlemesi olan bir ülke için çıkmaz sokak anlamını taşır.

ICE’ın mevcut eylemleri, yasal olarak mümkün olabilir; ama yine de hukuken tartışmalı, usulen dikkatsiz adımlar, vatandaş nezdinde “devlet gücünün genişlemesi” olarak değerlendirilme riski taşır. Bunun devlet ile kişi arasındaki haklar ve sınırlar konusunda en keskin ayrımlara sahip ülkede olması ise bir başka ironiye işaret ediyor. Trump yönetimi, kontrolü yeniden tesis etme vaadiyle seçildi. Ama kontrol, yalnızca sınır dışı sayılarıyla ölçülmez; kamu rızasıyla ölçülür.

 

Kasım’daki Ara Seçime Tesiri Olacak mı?

ABD'de seçmenler, ara seçimler için 3 Kasım'da sandık başına gidecek. Seçimde ABD Temsilciler Meclisindeki 435 sandalyenin tamamı ve ABD Senatosundaki 100 sandalyenin 35'i belirlenecek. Trump için en kritik test olan bu süreçte, mağlubiyet olarak görülecek bir sonuç hem başkanlığına gölge düşürecek hem de değişen aritmetiğiyle kongre üzerindeki hâkimiyetini kısıtlayacak.

Demokratların ICE şiddetine yönelik daha rasyonel bir tutum takınarak hukuk devleti, kolluk kuvvetlerinin hesap verilebilirliği, kötü muamelenin anayasal engelleri gibi parametreler çerçevesinde inşa edecekleri bir muhalefet hattı, Trump yönetimine vurulacak siyasi bir darbe için zemin oluşturabilir. Bu şekilde yalnızca kendi tabanlarını değil, federal taşkınlıktan rahatsız olan bazı Cumhuriyetçi ve bağımsız seçmenleri de içeren bir koalisyon kurma şansı yakalayabilirler. Aksi yönde benimsenecek bir keskin tutum ise yeni bir kısır döngüye kapı aralayabilir. Cumhuriyetçilerin “Demokratlar açık sınır istiyor” savları; Demokratların “Cumhuriyetçiler polis devleti istiyor” argümanlarıyla çarpışınca ekonominin ana belirleyici olduğu bir seçim dinamiğine girilebilir.

ABD siyasetinin matematiği göz önüne alındığında ara seçimlerin çoğu zaman başkanın partisinin aleyhine işlediği sonucuna varılabilir. Bu bir ahlaki hüküm değil, yapısal bir ritimdir. Beyaz Saray ekonomi konusunda da kan kaybediyorsa, göç “sığınılacak” cazip bir konu olur. Cumhuriyetçiler için Minneapolis olaylarında beliren tehlikeyse olayların sembolik bir karşı anlatıya evrilme potansiyeli. Sınır dışı uygulamasını destekleyen birçok kesim bile olayların doğrudan muhatabı olmayan kişilerin ölümüyle neticelenen olaylara reaksiyon veriyor. Üstelik Alex Pretti’nin ölüm görüntülerine yansıdığı şekilde yanlış olduğu bariz bir uygulamanın bedeli daha toplumsal muhakemede ödenecektir.

Konuya ilişkin anketler, göç olayının toplumsal nabzının ölçülmesinde farklı boyutlarının ön plana çıkabileceğini gösteriyor. Anketler, seçmenlerin sınır yönetimini onaylarken göçün genel yönetimine muhalefet edebileceğini gösteriyor. Yani sığ bir yaklaşım değil, sonuçlarının politik zeminde karşılık bulabileceği kompleks bir olguyla meseleyi ele almak gerekiyor.

3 Kasım ara seçimlerini Demokratların kazanması, siyaseti yeniden dizayn eden bir çerçeve sunabilir. Muhalefet blokunun egemenliğindeki oturumlar, celpler, araştırma komiteleri ABD siyasetinde sık kullanılan meşruiyet kavramının şekillenmesi için önemli sacayaklarını oluşturacaktır. Demokratların kontrolündeki bir Temsilciler Meclisi, Trump liderliğini sürekli mercek altında tutabilir. Siyasi atmosfer, yasama üzerinde de tesirini hissettirebilir. Başka bir bağlamda, ICE mefhumu yalnızca seçimleri etkilemez; seçimler de ICE taktiklerinin nasıl soruşturulacağını belirler ve bu da siyaseti tekrar etkileyecektir.

 

ICE’ın Zamanın Ruhunda Yeri Olacak mı?

“One Battle After Another” filmi, hem elde ettiği gişe rakamlarıyla hem de popüler kültürde elde ettiği ve listelere de taşınan rüzgârıyla bu yılın önemli Oscar adayı filmlerinin arasında yer alıyor. ABD tarihinde kritik dönemeçlerde ödül kazanan, revaçtaki filmlerin dönemin ruhunu okumada kılavuz işlevi görebildiği açık. Watergate skandalı sonrasında çıkan filmler; 70’lerdeki toplumsal kırılganlık fonunda güvensizlik, yozlaşma iklimini yansıtmış, 2000’lerin Neo-con yönetimi de savaş odaklı filmlerin ördüğü kültürel formasyonla tarih sahnesine çıkarılmıştı. “One Battle After Another” da sınır hattındaki bir göçmen kampında başlayan açılış sahnesiyle ve sonrasındaki göçmen-iktidar erki arasındaki rekabeti yansıtan arka planıyla ICE fenomeniyle bağlamsal bir bütünlük kuruyor. ABD siyasi ikliminin bu filmin alacağı en iyi film ödülü için itekleyici bir faktör olacağını söylemek yanlış olmayacaktır.

Harareti artan ICE tartışmasında gözlemlenebilen momentum çok daha ılımlı bir siyasi iklime işaret etmiyor. Trump yönetimi, seçmenlerin, sertliği ödüllendirmeye devam edeceğini, uygulanan metotları görmezden geleceğini, güvenlik ve ekonomik kaygıların baskın faktör olacağını öngörüyor. Ancak ABD seçmeninin daha farklı bir algıyla yöneleceği ara seçimler bu yaklaşıma ceza kesebilir.

ICE’ın mevcut taktikleri, ülkeye, yaptırımın artık demokratik görünmediğini hissettirirse, Cumhuriyetçiler sahip oldukları avantajı kaybedebilir. Demokratlar, rasyonel ve hakkaniyetli bir strateji benimserse yaşananları avantaja çevirebilir. Bu anlamda ICE tartışması, yalnızca göçle ilgili değil. Amerikan siyasetinin hâlâ güç ile meşru güç arasındaki farkı ayırt edip edemediğinin bir stres testi olarak turnusol kağıdı işlevi görecek.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası