Bu satırları yazmak benim için kolay değil. Yirmi beş yılı aşkın süredir çocuklarla, ailelerle ve kırılgan gruplarla çalışıyorum. Bu süre zarfında pek çok vaka gördüm, pek çok rapor kaleme aldım. Ama Kahramanmaraş’tan gelen haberleri takip ederken kafamda katliam yapan o çocuğun yüzü canlanmadı. Okul koridorunda teneffüste tek başına dolaşan, sıraya başını koyup uyumaya çalışan, defterine kimsenin anlamadığı şeyler karalayan bir çocuk canlandı. O çocuğu tanıyoruz. Hepimiz bir yerlerde onu gördük. Ve yine de gittiği yeri göremedik.
Bu yazı, bir suçlama yazısı değil. Ne polise, ne öğretmene, ne de aileye yönelik. Bu, yirmi beş yılın birikmiş sorularının ve o soruların cevaplarını sistematik olarak erteleyen bir yapıya yönelik dürüst bir vicdan muhasebesidir.
Görülen Ama Anlaşılmayan Sinyaller
Okul saldırılarını araştıran sosyal bilimciler, onlarca yıldır aynı bulguyu yineleyip duruyor: Bu olayların büyük çoğunluğu planlı eylemlerdir ve planlama sürecinin hemen her aşamasında çevreye fark edilebilir uyarı sinyalleri verilmektedir. Güvenlik araştırmacılarının bulguları tutarlı: Hedefli şiddet o gün, o anda değil; günler, haftalar, bazen aylar öncesinde başlamaktadır.
Kahramanmaraş vakasında, bu sinyal zinciri tek tek görünür oldu. Öğretmenler, sosyal izolasyonu fark etmişti. Bir psikolog, aileyi uyarmıştı. Çocuk, dijital platformlarda yazdıkları ile iz bırakmıştı. Ve yine de bu zincirin halkalarını birbirine bağlayan, bunları ortak bir alarm sistemine dönüştüren hiçbir mekanizma işlemedi.
Olaylar gerçekleştikten sonra “belli ki sorunluydu” demek çok kolay. Asıl zor olan, henüz hiçbir şey olmamışken o çocuğu, o genci görebilmek. Onu görebilmek için ise sisteme, o sistemi çalıştıracak insanlara ve bu insanların birbirleriyle konuşabileceği köprülere ihtiyaç vardır. Bu köprüler, Türkiye okullarında yeterince yok maalesef!
Okul sosyal hizmeti yok, çok disiplinli risk değerlendirme ekipleri yok. Öğretmenin gözlemlediği davranış değişikliğini, psikolojik bir değerlendirmeyle buluşturacak resmi bir kanal yok. Her uyarı, kendi balonunda kalıyor ve söndürülmeden önce patlamayı bekliyor.
Bir Çocuğu “Tehlikeli” Yapan Şey Nedir?
Bu soruyu sormayı öğrenmemiz gerekiyor. Öğrenmemiz gereken şey şu değil: “Hangi çocuklar tehlikelidir?” Öğrenmemiz gereken şu: “Hangi koşullar, bir çocuğu bu noktaya taşır?”
Sosyal izolasyon, pek çok araştırmada temel öncül olarak karşımıza çıkıyor. Ama izolasyon, soyut bir kavram değil. Teneffüste, avluda tek başına oturmak demek. Sınıfta birlikte yemek yiyecek birini bulamamak demek. Eve döndüğünde kapıyı kapatıp saatler boyunca ekranla baş başa kalmak demek. Bu izolasyon derinleştikçe çocuk anlam arayışına giriyor. Ve internette, o anlam arayışına hazır cevaplar sunmak için bekleyen topluluklar veya “yapılanmalar” var.
Şiddeti yalnızca psikopatoloji ile açıklamak hem bilimsel olarak yetersizdir hem de tehlikelidir. Çünkü bu açıklama bizi rahatlatır: “O deliydi, biz normaldik.” Oysa gerçek çok daha rahatsız edicidir.
İncel (istemsiz bekârlar) benzeri çevrimiçi topluluklar tam da bu noktada devreye giriyor. Dışlanmanın, reddedilmenin, “yetersiz” hissetmenin acısını taşıyan bir genç, bu platformlarda şunu buluyor: Yalnız değilim, beni anlayan biri var, benim bir düşmanım var ve o düşmana karşı bir şey yapabilirim.
Araştırmalar bu yapıların tehlikesinin yalnızca içeriklerinde değil, bu içerikleri sürekli besleyen algoritmalarda ve giderek daha kapalı bir düşünce dünyasına hapsolma sürecinde yattığını gösteriyor.
Akademik literatür, incel bağlantılı şiddet vakalarında öne çıkan örüntüyü üç temel unsur üzerinden açıklar: Bireysel mağduriyet algısı, yoğun psikolojik sıkıntı ve bu sıkıntının dışa dönük bir misilleme davranışına dönüşmesi.
Burada söz konusu olan, örgütlü ya da hiyerarşik bir yapıdan ziyade, bireyin içinde bulunduğu anlam dünyasının zamanla şiddeti meşrulaştıracak biçimde şekillenmesidir. Bu süreçte belirleyici olan çoğu zaman bir ideolojik lider ya da doğrudan bir yönlendirme değildir; aksine bireyin internette karşılaştığı bir metin, manifesto ya da içerikle kurduğu özdeşliktir. Kişinin “nihayet beni anlayan biri var” duygusunu yaşadığı bu an, bireysel hayal kırıklıklarının daha geniş bir düşmanlık çerçevesine taşınmasında, kritik bir kırılma noktası haline gelmektedir.
Kahramanmaraş saldırganının 2014’te katliam gerçekleştiren birini idol olarak benimsemesi, bu sürecin en acı ifadelerinden biri. “Taklit etkisi” olarak bilinen bu olgu, literatürde defalarca belgelenmiş durumda. Şiddeti öven, failleri kahraman ilan eden içeriklerin dolaşımda kalması, başka savunmasız gençleri de aynı yolda yürümeye davet ediyor.
Kahramanmaraş'ta okula düzenlenen silahlı saldırıda hayatını kaybeden Belinay Nur Boyraz, Kerem Erdem Güngör, Zeynep Kılıç ve Bayram Nabi Şişik'in cenazeleri, düzenlenen törenin ardından defnedildi. Ayser Çalık Ortaokulu'nda dün düzenlenen silahlı saldırıda hayatını kaybeden Boyraz (11), Güngör (11), Kılıç (11) ve Şişik'in (11) cenazeleri, yakınları tarafından Kahramanmaraş Adli Tıp Kurumundan alınarak Abdulhamithan Camisi'ne getirildi. Tören sırasında çocuklarının tabutlarına sarılan aile fertleri gözyaşı döktü. (Adsız Günebakan / AA, 16 Nisan 2026)
Ebeveyn Hatası mı, Destek Eksikliği mi?
Bu vakanın en tuhaf, en hüzün verici detaylarından biri şu: Baba, oğlunun silahlara olan ilgisini azaltmak için onu atış poligonuna götürmüş. Bunu söylediğimde insanların yüzünde aynı ifadeyi görüyorum: “Nasıl böyle bir şey yapılır?”
Ama ben, o babanın mantığını anlıyorum. Çaresiz kalmış, bir şeyler yapmak istemiş ve elindeki tek aracı kullanmış. Yanlış araç, yanlış yönde kullanılmış. Ama bu onu canavarlaştırmıyor; bu onu “yardıma muhtaç bir ebeveyn”e dönüştürüyor.
Aileleri suçlamak kolay. Ve bazen doğru. Bazı hatalar iyi niyetle örtülemez, bazı ihmallerin hukuki sonuçlar doğurduğunu biliyorum ve bunu yumuşatmaya gerek yok. Ama şu soruyu da sormadan geçemiyorum: O ebeveyn yanlış kararı verdiğinde, doğru kararı verebileceği bir zemin var mıydı?
Elinde psikolojik bir uyarı var, içinde yoğun bir kaygı var ama “çocuğum için ne yapabilirim?” sorusuna sistem içinde somut ve yönlendirici bir yanıt bulabildi mi acaba? Başvurabileceği, rehberlik alabileceği, süreci birlikte yönetebileceği sağlıklı işleyen bir mekanizma var mı? Bu durum, suçu hafifletmez ama hataların neden bu kadar ağır sonuçlar doğurduğunu açıklar.
Bu noktada şunu söyleyebilirim: Ebeveynler erken uyarı sinyallerini ya normalleştiriyor ya yanlış yorumluyor ya da ne yapacaklarını gerçekten bilmiyor. Bu durum, ailelerle çalışmanın yalnızca “bilgilendirme” olmadığını; aktif rehberlik, pratik destek ve kriz anında yanında olma anlamına geldiğini gösteriyor.
Okul Sosyal Hizmeti: Bir Lüks Değil Zorunluluk
Türkiye’de mevcut rehberlik sistemi, büyük ölçüde akademik yönlendirme için kurulmuş. Öğrencinin üniversite seçimi, sınav kaygısı, kariyer planlaması... Bunların hepsi önemli. Ama bu yapı, bir gencin içinde yaşadığı aile sistemini, sosyal çevresini, dijital dünyadaki kimliğini ve bu kimliğin onu nereye götürdüğünü bütünsel olarak değerlendirebilecek kapasitede değil.
Sosyal hizmet yaklaşımının farkı burada ortaya çıkıyor: Bireyi yalnızca kendi patolojisi üzerinden değil, içinde bulunduğu ekolojik sistem içinde görür. Aile dinamikleri, okul iklimi, mahalle koşulları ve dijital ortam birbirini besleyen unsurlardır. Bu sistem perspektifi olmadan, tek bir danışmanlık seansı ne kadar iyi niyetli olursa olsun belirli bir noktadan öteye geçememektedir.
Uluslararası literatürde en güçlü kanıt tabanına sahip önleme modeli, çok disiplinli bir ekipten oluşan risk değerlendirme ve yönetim sistemidir. Okul yöneticisi, rehber öğretmen, sosyal hizmet uzmanı, psikolog ve güvenlik birimi birlikte çalışır. Her birinin gördüğü parça, diğerleriyle birleştiğinde anlam kazanır. Kahramanmaraş’ta bu parçalar mevcuttu; ancak bunları birleştirecek yapı yoktu.
ABD’deki veriler, bu yaklaşımın etkinliğini açık biçimde göstermektedir: Okullarda davranışsal risk değerlendirme ekiplerinin yaygınlaşması, müdahale fırsatlarının kaçırılmasını önemli ölçüde azaltmıştır. Bu ekiplerin temel mantığı şiddeti öngörmek değil, müdahale fırsatlarını kaçırmamaktır.
Dijital Dünya: Yasaklama Çözüm Değil
Her kriz sonrasında ortaya çıkan refleks tepkiyi biliyorum: Yasakla, engelle, kapat. Bu anlayışla pek çok platform kapatıldı ve kapatılmaya devam ediliyor. Ancak Kahramanmaraş saldırganının VPN kullanıyor olması, bu tür önlemlerin ne kadar kolay aşılabildiğini gösteriyor.
Bu durum, dijital risklerin göz ardı edilmesi gerektiği anlamına gelmez. Şiddeti öven içerikler ve nefret toplulukları ciddi bir tehdittir. Ancak etkili yanıt yasakçılık değil, dijital okuryazarlıktır.
Çocuklara algoritmaların nasıl çalıştığını, manipülasyonun nasıl göründüğünü ve çevrimiçi toplulukların nasıl riskli hale gelebileceğini öğretmek gerekmektedir. Aynı şekilde ebeveynlerin de bu konuda bilinçlendirilmesi şarttır.
Şiddet içerikli oyunlar meselesinde ise literatür temkinlidir. Tek başına oyun oynamak bir risk faktörü olarak görülmemektedir. Ancak denetimsiz kullanım, sosyal izolasyonu pekiştirme ve savunmasız bireylerin bu ortamlar üzerinden şiddete yönelmesi, daha karmaşık bir risk alanı oluşturmaktadır.
Okulun Asıl İşi Nedir?
Bu soruyu öğrencilerime sorduğumda genellikle bilgi aktarmak, sınava hazırlamak ve meslek sahibi yapmak gibi cevaplar alıyorum. Sistem onlara bunu öğretti. Ve bu işlevler elbette önemlidir. Ancak şu soruyu sormak gerekir: Bir çocuk okul çağındayken şiddete sürüklenebiliyorsa, o diploma neyin belgesidir?
Okul, çocuğun başka insanlarla bağ kurmayı öğrendiği, yalnızca düşünmeyi değil hissetmeyi de deneyimlediği bir ortam olmak zorundadır. Bu olmadığında okul yalnızca bir bina olarak kalır.
Empati, çatışma çözme, duygu düzenleme ve reddedilmeyi tolere edebilme gibi beceriler çoğu zaman naiflik olarak görülse de, araştırmalar bu becerilerin şiddet riskini azaltan en güçlü koruyucu faktörler arasında yer aldığını göstermektedir. Okula aidiyet hissi gelişen bir çocuk, o okulu bir şiddet mekânı olarak görmez.
Bu nedenle eğitim sisteminin yalnızca akademik başarıya odaklanan yapısının yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu dönüşüm, müfredattan sınıf içi ilişkilere kadar geniş bir alanı kapsamalıdır.
Ne Yapmalı: Somut Adımlar
Okul sosyal hizmet sisteminin kurulması, çok disiplinli erken uyarı ekiplerinin oluşturulması, aile destek programlarının yaygınlaştırılması, değer temelli okul ikliminin geliştirilmesi ve dijital okuryazarlık eğitimlerinin güçlendirilmesi, bu alanda atılması gereken temel adımlar olarak öne çıkmaktadır.
Türkiye’de yaşanan bu olaylar, birbirinden kopuk bireysel trajediler değil sistemin farklı noktalarında ortaya çıkan eksikliklerin bir araya gelmesiyle oluşan yapısal bir sorunun göstergesidir. Bu çocukları zamanında görebilmek, ancak onları görmeye yönelik bir sistem kurmakla mümkündür. Görmeden müdahale edilemez, müdahale edilmeden de önlenemez.
Ben bu alanda uzun süredir çalışıyorum ve şunu net biçimde söyleyebilirim: Değişim mümkündür. “Erken uyarı sistemleri”nin etkin olduğu ülkelerde, zamanında yapılan müdahalelerin hayat kurtardığını biliyoruz. Bir gence “burada biri seni görüyor” diyebilmek, çoğu zaman en güçlü önleyici müdahaledir.
Ancak bunun gerçekleşebilmesi için güvenlik önlemlerinin ötesine geçen, yapısal dönüşümü esas alan politikaların hayata geçirilmesi gerekmektedir. Ve bu dönüşüm için artık bekleyecek zaman yoktur.
