Almanya’nın Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) katılım süreci, hem İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa güvenlik mimarisinin şekillenmesinde hem de Almanya’nın uluslararası sisteme yeniden entegre olmasında bir dönüm noktası teşkil etmektedir. 1945’teki yenilgi ve sonrasında, Doğu-Batı Almanya bölünmesinin ardından Federal Almanya Cumhuriyeti (Batı Almanya), Soğuk Savaş’ın doğrudan cephe hattı ülkesi konumuna gelmiştir.
Almanya, bu jeopolitik gerçeklik içinde, dönemin ilk Şansölyesi Konrad Adenauer liderliğinde, ülkenin egemenliğini yeniden kazanmasının, güvenliğini teminat altına almasının ve Batı dünyasıyla kalıcı bağlar kurmasının yegâne yolunu "Batı’ya entegrasyon" (Westbindung) politikasında görmüştür. Adenauer’ın stratejik vizyonu doğrultusunda şekillenen ve 6 Mayıs 1955’te resmiyet kazanan Almanya’nın NATO üyeliği, sadece askeri bir ittifaka katılımı değil, aynı zamanda Almanya’nın demokratik kimliğini pekiştiren ve kıta Avrupası’ndaki güç dengelerini yeniden tanımlayan tarihi bir paradigma değişimini ifade etmektedir. Almanya, NATO üyeliği ile yeniden düzenli bir ordu kurmaya ve silahlanmaya başlamıştır. Almanya’nın Soğuk Savaş’ın sıcak cephesi olması, muhtemel bir çatışmada doğrudan savaşın merkezi haline gelebilecek durumu, Şansölye Adenauer’in “Almanya’nın yeniden silahlanmasının tek hedefi, barışın korunmasına katkıda bulunmaktır” sözüyle daha iyi anlaşılmaktadır.
Almanya’nın NATO Hedefleri: Barış mı? Ekonomik Çıkarları Takip mi?
Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın bölgesel sıcak çatışmalara dönmesiyle, 90’ların sonu ve 2000’lerin başında, Almanya’nın NATO içerisinde aktif rol aldığı dönemleri görmek mümkündür. Balkanlarda Kosova Barış Gücü KFOR’da yer almalarının yanı sıra, 2001’de NATO’nun çağrısıyla ABD liderliğindeki Afganistan operasyonlarına asker göndermeleri dikkat çekmektedir. Afganistan’da Birleşmiş Milletler tarafından alınan kararla oluşturulan ve sonrasında komutası NATO’ya devredilen, ISAF (International Security Assistance Force) içerisinde Almanya’nın zaman zaman 5 bin askeri aşan bir güçle yer alması, günümüz Almanya tarihinde en büyük yurt dışı askeri misyon olarak bilinmektedir.
2010’da dönemin Almanya Cumhurbaşkanı Horst Köhler’in Afganistan’daki Alman askerlerini ziyaretleri sırasında verdiği bir röportajda, Almanya’nın yurt dışındaki askeri misyonunun farklı bir gözle değerlendirilmesi gerektiğini ifade ederek, “Bizim büyüklüğümüzde, dış ticaret odaklı ve dolayısıyla dış ticarete bağımlı bir ülke olarak, gerektiğinde ya da acil durumlarda çıkarlarımızı korumak için –örneğin serbest ticaret yollarını güvence altına almak ya da bölgesel istikrarsızlıkları önlemek amacıyla– askeri müdahalenin de gerekli olabileceğini bilmeliyiz; zira bu tür istikrarsızlıklar, ticaret, istihdam ve gelir açısından kesinlikle bizim fırsatlarımızı olumsuz yönde etkileyecektir. Tüm bunlar tartışılmalıdır ve bence durumumuz o kadar da kötü değil...” şeklinde beyanda bulunmuştu.
Horst Köhler’in bu sözleri, askeri kayıpların da olduğu o dönemde, bir yandan Almanya’nın ISAF’taki görevinin anayasaya uygunluğunu sorgulatırken, diğer yandan iç siyasette yoğun tartışmalara sebep olmuş, Horst Köhler ise Cumhurbaşkanlığı görevinden istifa etmişti.
Benzer ifadeler, Almanya’nın Afganistan’a asker göndermeye devam kararı alınan Aralık 2002’de dönemin Federal Savunma Bakanı Peter Struck’tan gelmişti. Struck, federal Parlamento’da yaptığı konuşmada, “Meseleyi netleştirmek için, güvenliğimizin Hindukuş’ta da savunulduğundan bahsetmiştim. Müttefiklerimiz ve ortaklarımızla birlikte uluslararası terörizmle, yuvası olan yerde, askeri araçlar da kullanarak mücadele ettiğimizde Almanya daha güvenli hale gelir. Bundeswehr, Balkanlar’da ve Afganistan’da demokratik ilkeler çerçevesinde yeniden yapılanma sürecine başarıyla katılarak, bu bölgelerde acil olarak ihtiyaç duyulan güvenli ortamın sağlanmasına yardımcı olduğunda, güvenliğimiz daha da artar...” ifadelerini kullanmıştı. Bugün bile tartışılan bu ifadeler, söylendiği dönemlerde Almanya dış politikasında yeni bir dönemin işaretlerini veriyordu. Alman dış politikasının artık sadece kendi sınırlarını savunmakla sınırlı kalmayıp, uluslararası önleme çabalarını da kapsayan yeni bir dönemin başlangıcını ortaya koymaktaydı. Milli menfaatler, uluslararası menfaatlerle birleştirilip, sınır ötesi askeri varlığa gerekçe oluşturulmuştu.
Geçmişteki tüm tartışmalara rağmen, asker sayısı daha az olmakla birlikte, Almanya değişik NATO görevleri çerçevesinde iki bin askerle, 17 noktada askeri varlığını halen sürdürmektedir.
NATO ya da Avrupa Ortak Savunma Sistemi mi ya da Her İkisi mi?
Almanya dış politikasındaki askeri açıdan yaşanan bu dönüm noktasıyla aynı döneme denk gelen bir başka girişim, Avrupa Birliği bünyesinde Almanya dönem başkanlığında 1999’da Köln’deki Avrupa Birliği zirvesinde teklif edilen ve 2009’da resmi olarak Lizbon AB Sözleşmesine dâhil edilen Avrupa Ortak Savunma Politikası GSVP (Gemeinsame Sicherheits-und Verteidigungspolitik) idi. 2009’da resmi olarak hayata geçirilen GSVP, Lizbon sözleşmesine eklenen hükümlerle öte yandan Avrupa Birliği Dışişleri Temsilciliğinin de kuruluşunu sağladı. Aynı NATO sözleşmesinde olduğu gibi, üye bir devletin çağrısıyla hayata geçirlen yardım çağrısı ve destek hükmü de Lizbon sözleşmesine eklenerek, GSVP’ye işlerlik kazandırıldı. Bu hükmü ilk kullanan, yardım ve destek çağrısında bulunan, 2015’teki Paris’te yaşanan terör saldırılarından sonra Fransa Cumhurbaşkanı Hollande oldu.
NATO içerisinde 23 üye ülkesi bulunan AB, GSVP ile AB’nin küresel ölçekte faaliyet gösteren bir güvenlik aktörü olarak kendisine yöneltilen beklentileri karşılayabilmesi için stratejik hedefler koymaya başladı. 2020’de Almanya’nın dönem başkanlığında Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası’nın (GSVP) temel belgesi olarak net bir yön belirleyen ve bu politikanın hedefleriyle bunun için gerekli kaynakları tanımlayan “Stratejik Pusula” hayata geçirildi. AB üye devletlerinin ilk ortak tehdit analizi oluşturuldu. Stratejik Pusula, güvenlik ve savunma alanında daha da iyi bir iş birliğine yol açma hedefini ve AB’nin ileriye dönük planlama yoluyla krizlere daha hızlı ve etkili bir şekilde tepki vermesini sağlama amacını da gütmektedir.
2016’da geliştirilen AB Küresel Stratejisi, üye devletlerin güvenlik politikaları açısından yeni ve ortak bir irade olarak dikkat çekerken, aynı yıl GSVP kapsamında AB Ortak Savunma Fonu kuruluşu için de adımlar atılmıştı.
GSVP, ilk bakışta NATO için alternatif olarak görünse de daimi bir ordusu olmayan, hali hazırda bir askeri komuta zinciri bulunmayan bir yapı olarak karşımızda durmaktadır. 2020’den sonra, GSVP kapsamında AB farklı küresel misyonlar üstlense de NATO ile de gerçekleştirilen ortak çalışmalar mevcuttur.
AB ülkeleri içerisinde, Fransa’nın öne çıktığı bir grup ülke, Avrupa’nın Atlantik’in diğer kıyısından bağımsız bir askeri ve stratejik aktör olması gerektiğini savunmaktalar. Ancak doğu genişlemesi ile birliğe katılan eski Varşova Paktı üyeleri; Polonya, Romanya, Macaristan ve Baltık ülkeleri, Doğu Avrupa için NATO’yu ikame edilemez bir güvenlik şemsiyesi olarak görmektedirler. Rusya'yı doğrudan varoluşsal bir tehdit olarak gören bu devletler, GSVP’nin askeri caydırıcılığını hali hazırda yetersiz bulmakta ve ABD’nin nükleer/konvansiyonel gücünü barındıran NATO’yu kendi ülke savunmaları için de mutlak tercih olarak konumlandırmaktadırlar. Bu ülkeler Transatlantik bağının koparılmamasını savunmaktadırlar.
Ayrıca, AB içerisinde GSVP konularında oy birliği ile karar alınması kuralı, AB’nin krizlere hızlı ve etkili tepki vermesini de engellemektedir. Bu durum, GSVP’nin operasyonel kabiliyetini hantallaştırmaktadır.
Almanya ise bu durumda bir yandan GSVP’yi güçlendirme gayreti içerisinde olurken, öte yandan savunma bütçesini artırarak NATO içerisindeki rolünü de güçlendirme gayretine girmiştir. NATO zirvesi öncesi, ABD Başkanı tarafından savunma bütçesini yeterince artırmadığı ve NATO bünyesinde yeterince destek vermediği için eleştirilen Almanya, Trump’ın eleştirilerinin doğru olmadığını şimdiden savunma harcamalarının yıllık gayri safi milli hasılanın yüzde 4’ü oranına ulaştığını Şansölye Merz’in ağzından paylaşmıştır.
NATO-GSVP tartışması, Şansölye Merz'in Ankara ziyareti sırasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı görüşmede de konu oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Şansölye Merz’e, NATO’nun Avrupa sütununun güçlendirilmesi konusunda “Transatlantik Bağın” muhafazasının önemli olduğunu belirterek, Türkiye’nin Avrupa Birliğinin savunma girişimlerine NATO’yu tamamlayıcı özellik taşıması kaydıyla destek verebileceğini vurgulamıştır. Bu durum bir yandan GSVP’nin Ankara’da ciddi şekilde takip edildiğini, diğer yandan Türkiye açısından da küresel tehditlere karşı ortak savunma stratejisinin NATO bünyesinde belirlenmesi gerektiğinin bir kez daha altının çizildiğini göstermiştir. Ancak Merz’in “yeni Avrupalı bir NATO kuruluyor” ifadesi, GSVP’nin NATO içerisinde nasıl bir işlevi olacağına dair herhangi bir ipucu vermekten de uzak kalmıştır.
NATO Bağlamında Türkiye-Almanya İlişkileri
NATO’nun güneydoğu kanadını oluşturan Türkiye ile Almanya arasında ilişkilerde, jeopolitik dönüşümler, stratejik önceliklerin farklılaşması, Türkiye’nin sınır ötesi operasyonlarına Almanya’nın yaklaşımı, ittifak içerisinde iki ülkenin “ulusal çıkarlarının çatısması” ile tartışmalı bir seyir izlemektedir. Türkiye ve Almanya arasındaki temel stratejik uyuşmazlık, tehdit algılamalarının asimetrik yapısından kaynaklanmaktadır. Türkiye, yakın coğrafyasındaki (Suriye, Irak ve Akdeniz) istikrarsızlıklardan doğrudan etkilenen bir sınır ülkesi olarak "terörle mücadele" ve sadece kendisinin değil, komşularının da "toprak bütünlüğünü koruma" gibi konulara öncelik verirken, Almanya ise Türkiye’nin terörle mücadele konusundaki kararlılığını görmezden gelen bir tavır içine girmiştir.
Suriye iç savaşı sırasında, Türkiye’ye yönelik balistik füze tehdidinin artması üzerine, Türkiye NATO’dan hava savunma sistemi talep etmiştir. Talep üzerine Almanya, Kahramanmaraş’a patriot füze savunma sistemini konuşlandırmış, ancak 2015’te, tehdit devam etmesine rağmen, Almanya Türkiye’nin terörle mücadele politikalarını gerekçe göstererek patriot füze savunma sistemlerini erken geri çekmiştir. Almanya’ya karşı ciddi bir güven kaybı yaşanmasına ve NATO’nun caydırıcılığının sorgulanmasına yol açan bu durum, yakın zamana kadar devam etmiştir.
Ankara’da Merz tarafından dostane ve sıcak sözler söylenmesine karşın, Almanya; PKK ve FETÖ’ye kucak açması, bu yapıların halen Almanya’da saha bulması, Alman devletinin bu terör örgütlerine alan açarak, Türkiye’nin elini politik olarak zayıflatabileceğini düşünmesi, ilişkilerin kısa vadede düzelmeyeceğini ve iki ülke arasındaki NATO bünyesindeki ittifakın bir süre daha dalgalı bir grafik çizeceğini ortaya koymaktadır.
Almanya’nın, NATO içerisindeki rolüne dair son koalisyon sözleşmesine yani hükümet programına aldığı konuların başında, federal ordunun NATO savunmalarına dahil edilen kuvvetlerinde iyileşitirmelere gidilmesi ve askeri donanımların artırılması bulunmaktadır. Avrupa’daki coğrafi konumu nedeniyle Almanya’nın, NATO’nun merkezi bir kavşağı olarak daha da güçlendirileceği ifade edilmiştir. Aynı şekilde hükümet programında, NATO, Transatlantik ortaklığın temel direklerinden biri olarak görülmekte ve Avrupa güvenliği için vazgeçilmezliği vurgulanmaktadır.
NATO’nun Avrupa ayağını güçlendirmek maksadıyla, bir Avrupa Savunma Birliği kurulması için de çaba gösterileceği hedefler arasında yer almaktadır. Bu hedef, Almanya’nın NATO’nun “Transatlantik” kalabilmesi için daha fazla Avrupalılaşması gerektiği tezine de uymaktadır. Bunu yaparken, Fransa ve İngiltere ile birlikte üçlü bir iş birliği protokolü de yürütmek istemektedir.
Almanya bir yandan NATO içerisinde bir lojistik merkez olma yoluna giderken, diğer yandan AB içerisinde GSVP mekanizmalarını NATO’yu güçlendirmek için kullanarak, içerisindeki AB üyesi müttefikleri ortak bütçe ve lojistik çatı altında toplamaya çalışacaktır. Uzun vadede, savunma sanayisindeki gücü ve askeri gücü yoluyla, Avrupa kıtasındaki ekonomik ve siyasi liderliğini de garanti altına almak isteyecektir.
