Talal Asad Sekülerliğin Biçimleri adlı eserinde sekülerliğin, dini, “inanış” ve “vicdan meselesi” olarak tanımladığını ve onu kamusal alandan dışladığını söylemiştir. 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 2004’te düzenlenen Din Şurası’nda bu paralelde şunları dile getirmişti:
“İnanç ve ibadet özgürlüğü toplumsal barışın en önemli güvencesini oluşturur. Laiklik ise dinin siyasallaşmasını engeller. Laiklik bir yaşam biçimidir. Bu nedenledir ki laiklik bireyin içinde olması gereken bir kavramdır. Laik birey, dinsel inançlarıyla bir yurttaş olarak yaşamına ilişkin alanı birbirinden ayıran bireydir. Dinsel inanca ilişkin uygulamalar kişinin iç dünyasındaki kutsal yerinde kalmalıdır. Yurttaş olarak yaşamı ise bireyin tüm dış dünyasıyla ilgilidir. Laik birey, dinsel inancının bu dünyayı etkilemesine kesinlikle izin vermez.”
Sezer’in ifadelerinden de anlaşıldığı gibi birçok devlet yöneticisi, dinin kamusal alanda dışlanması yönünde adımlar atmıştır. Laiklik gereği dinin vicdanlara hapsedilmesi gerektiğini düşünmüşlerdir. Ancak uzun bir dönem, din kamusal alandan dışlanmasına rağmen toplumun büyük çoğunluğunda köklü bir dini bağlılık, varlığını sürdürmüştür. Türkiye İnanç ve Dindarlık Araştırması’nın (TİDA) 2022 verilerine dayanan Sayılarla Türkiye’de İnanç ve Dindarlık ile TGSS’nin 2024 tarihli Verilerle Türkiye’de İnanç ve Dindarlık raporu, bu özgün yapıyı iki farklı zaman kesitinde karşılaştırmalı biçimde görmemize olanak tanımaktadır.
Saha Araştırmaları Bize Ne Söylemektedir?
İki rapor arasındaki en çarpıcı bulgu, Allah inancında gözlemlenen istikrardır. 2022 TİDA verilerinde katılımcıların yüzde 94,3’ü Allah’a inandığını belirtmiştir. 2024 TGSS verisinde bu oran yüzde 94,05 olarak ölçülmüştür. İki yıllık süreçte inançlı nüfusun oranı neredeyse hiç azalmamıştır. Bu kararlılık, sekülerleşme tezlerinin öngördüğü erozyonun, en azından inanç düzeyinde, gerçekleşmediğini somut biçimde ortaya koymaktadır.
Dindarlık beyanında bir artış gözükmektedir. 2022’de katılımcıların yüzde 62’si kendisini “dindar” ya da “çok dindar” olarak tanımlarken bu oran 2024’te yüzde 67’ye yükselmiştir. Bununla birlikte, her iki veri setinde de yaş ile dindarlık beyanı arasında güçlü bir ilişki olduğu görülmektedir. 2022’de 18-24 yaş grubunun yüzde 47’si kendisini dindar olarak tanımlarken 2024’te bu oran yüzde 57’ye çıkmıştır. Yaşlı gruplarda oran 2022’de 65+ için yüzde 80, 2024’te de benzer biçimde yüzde 73 düzeyindedir. Eğitim ekseninde ise her iki rapor, eğitim düzeyi arttıkça dindarlık beyanının azaldığını göstermektedir. 2022’de yüksek lisans ve doktora mezunlarının yüzde 44’ü kendisini dindar olarak tanımlarken 2024’te lisansüstü mezunlarda bu oran yüzde 43’tür.
İbadetlerde de süreklilik belirgindir. 2022’de düzenli namaz kılanların oranı yüzde 39, 2024’te yüzde 40’tır. Ramazan orucunda 2022’de yüzde 75, 2024’te yüzde 76 olan düzenli tutma oranı, ibadetlerin toplumdaki ağırlığının iki yıl içinde anlamlı biçimde değişmediğini göstermektedir. Başörtüsü kullanımında ise belirgin bir değişim dikkat çekmektedir. 2022’de kadınların yüzde 73’ü dışarıda düzenli başörtüsü taktığını belirtirken 2024’te bu oran yüzde 54’e gerilemiştir.

Laikliğin Türk Biçimi
Asad’ın formasyonlar kavramının en verimli olduğu nokta, din-devlet ilişkilerine dair verilerin yorumlanmasında ortaya çıkmaktadır. Bu alanda 2022 ile 2024 arasındaki eğilim dikkat çekicidir. 2022’de katılımcıların yüzde 73’ü “laik bir ülkede din rahatlıkla yaşanabilir” ifadesine katılırken 2024’te bu oran yüzde 84’e yükselmiştir. Bu durumun nedeni laikliğin din karşıtlığı olarak görülmemesidir. Bu da eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş”ın laikliği,
“Aslında lâiklik, dini değil hukuki bir kavramdır. Hukuki açıdan lâiklik, kısaca ve genel olarak din işleri ile dünya işlerini ayıran bir rejimdir. Bu ifade ile anlatılmak istenen, sadece devlet içinde din ve dünya işleriyle, ilgili otoritelerin birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyal hayatın eğitim, aile, ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet vb. gibi cephelerinin din kurallarından ayrılarak, zamana ve yaşamın zorunluluklarına, gereklerine göre saptanmasıdır. Aksi düşünüldüğünde, din işleri ile dünya işlerini birleştiren bir rejim anlaşılır.”
şeklinde tanımlamasının, toplum nezdinde bir değeri olmadığını göstermektedir.
Bu yüzden 2022’de katılımcıların yüzde 47’si “Anayasadaki hiçbir madde Kur’an ile çelişmemelidir” ifadesine destek verirken 2024’te bu oran yüzde 56’ya çıkmıştır. Medeni kanunun İslam hukukuna uygun olması gerektiğini savunanların oranı 2024’te yüzde 48 düzeyindedir. 2022’de ise devletin dini bir kimliğe sahip olması gerektiğini düşünenlerin oranı yüzde 38 olarak ölçülmüştü. Bu anlamda Türkiye’de geniş bir kesim için “dinin siyasetten ayrı tutulması” ile “hukukun ve kurumların dini referanslara dayanması” talepleri, çelişkili değil bir arada tutulan iki konumdur.
Söz konusu veriler incelendiğinde, ilahi bir sekülerlikten bahsedilecekse bu da Türk tipi bir sekülerliktir. Türk tipi sekülerlik, dini kamusal alandan dışlamak bir yana, onu bireysel ve kolektif kimliğin merkezinde tutmaya devam etmektedir. Hukuki ve ahlaki normların kaynağı olarak dinin belirleyiciliği, geniş kesimlerce meşru görülmektedir. Bu yapı, Batı Avrupa’nın din karşıtı ya da dinden ilgisiz sekülerliğinden özsel biçimde ayrışmaktadır. Kendine özgü tutarlılığı olan bir oluşum olarak karşımıza çıkmaktadır.
2024 verilerinde öne çıkan bir diğer bulgu, bu Türk tipi sekülerliğin coğrafi kırılımlarını gözler önüne sermektedir. Ege Bölgesi’nde dinin etkisinin azaltılmasına destek yüzde 52’ye ulaşırken Orta Anadolu’da bu oran yüzde 27’ye düşmektedir. Batı’da laiklik daha güçlü bir kamusal siyaset tercihi olarak öne çıkarken Doğu ve Kuzeydoğu bölgelerinde ibadetler ile hukukun dini referanslarla uyumu talepleri, çok daha belirgin biçimde iç içe geçmektedir. Bu coğrafi çeşitlilik, Türkiye’de kendi içinde farklılaşmış bir formasyonlar mozaiğinden söz etmek gerektiğini göstermektedir.
