Kriter > Ekonomi |

Parayı Kim Basıyor?


Günlük hayatımızın hemen her alanında bulunan bankaların nasıl işlediği noktasında insanların çok büyük kısmı oldukça yanlış bir anlayışa sahiptir. Alternatifinin olmadığı ve oldukça “doğal” bir yapıya sahip olduğu düşünülen finansal sistem aslında “kısmi rezerv bankacılığı” denilen bir tür finansal mimariye dayanır ve “yüzde 100 rezerv bankacılığı” da dahil olmak üzere alternatifleri teorik olarak vardır.

Parayı Kim Basıyor

Günlük hayatımızın hemen her alanında bulunan bankaların nasıl işlediği noktasında insanların çok büyük kısmı oldukça yanlış bir anlayışa sahiptir. Alternatifinin olmadığı ve oldukça “doğal” bir yapıya sahip olduğu düşünülen finansal sistem aslında “kısmi rezerv bankacılığı” denilen bir tür finansal mimariye dayanır ve “yüzde 100 rezerv bankacılığı” da dahil olmak üzere alternatifleri teorik olarak vardır.

Parayı kim basar? Bu sorunun cevabı insanların çok büyük kısmı için şu şekildedir: Merkez bankası. Peki bankalar nasıl kredi verir? Bu sorunun da çoğu insan için oldukça basit bir cevabı vardır: Bankalar topladıkları mevduatı kredi olarak verir.

Gerçekte ise ilk cevap önemli oranda yanlış, ikinci cevap da teknik olarak “tamamen” yanlıştır. İkinci cevaptan başlayalım. Banka bir müşterisine kredi verdiğinde herhangi bir mevduat sahibinin mevduatında bir azalma olur mu? Cevap basit bir şekilde hayırdır. Bu durumda görülmektedir ki çoğu insan bu konuda birbiriyle çelişen iki fikre birden sahiptir: Bankalar krediyi mevduattan verir ve aynı zamanda da vermez. Açık bir şekilde bu fikirlerden ilki yanlıştır. Bankalar -hepimizin gözlemlediği gibi- krediyi mevduattan vermez. Peki, nasıl verir? Yoktan var ederek…

Banka bir müşteriye kredi verdiği zaman basit bir şekilde ilgili müşterinin hesabındaki “sıfır” rakamını “kredi miktarı” ile -söz gelimi “100.000 TL” ile- değiştirir. Eş zamanlı olarak da müşteriyi 100.000 TL+faiz/kar miktarı ile borçlandırır. Bankalar bu şekilde kredi vererek aslında (elektronik) para basmış ve mevduat “üretmiş” olurlar.

Bu durum da bizi ilk soruya götürür: Merkez bankası (darphane) sadece kağıt para ve madeni para basar. Elektronik parayı ise mevduat bankaları kredi vererek “basar.” Yani sadece merkez bankası değil bankalar da para basar. Fakat ekonomideki toplam para miktarına bakıldığında görülür ki bankaların bastığı elektronik para merkez bankasının bastığı kağıt paradan katbekat fazladır. 2017 sonu itibarıyla kağıt ve madeni para miktarı toplamda 134 milyar TL iken bankalardaki toplam (vadeli ve vadesiz) mevduat miktarı 881 milyar TL civarındadır. Böylece görülmektedir ki Türkiye ekonomisindeki toplam para miktarının yaklaşık yüzde 87’si bankalar tarafından kredi verilerek üretilmekte yani “basılmaktadır”.

Bu noktada akla şöyle bir soru gelebilir: Bankalar o zaman neden mevduat toplamak istiyor? En başta belirtmek gerekir ki banka kredi verdiği anda mevduatı da üretmiş olur. Yani finansal sistem bir bütün olarak düşünüldüğünde ve “gelecek”te ödenmesi gereken faiz göz ardı edildiğinde ortada hiçbir zaman bir “mevduat problemi” yoktur. Alınan bir ev veya arabanın bedeli olarak çekilen kredi aynı bankadaki başka bir müşterinin hesabına transfer edilmişse, bu durumda banka herhangi bir şekilde başka bir mevduat veya rezerve ihtiyaç duymaz. Fakat verilen kredi başka bir bankaya transfer edilirse bu durumda ilgili banka mevduat tutarınca rezerve ihtiyaç duyacaktır. Yani bu durumda banka mevduata krediyi vermeden önce değil verdikten sonra ihtiyaç duymaktadır. Sistem bir bütün olarak düşünüldüğünde de bir bankanın verdiği kredi başka bir banka için mevduat olacaktır ve ancak bankalar arasında önemli bir kredi-mevduat dengesizliğinin ortaya çıkması durumunda bir banka “sıkıntı”ya girecektir. Şu halde son yıllarda görüldüğü üzere bankaların mevduat faizi üzerinden reklam vermeleri mevcut finansal sistemin temel kodları açısından bir tür “sistemik risk” teşkil etmektedir. Dahası bu reklamlar dolaylı olarak kredi maliyetlerini de artırmaktadır. Bu açıdan söz konusu banka reklamları finansal sistemi istikrarsızlaştırma yönünde bir etkiye sahiptir ve bu açıdan ilgili düzenleyici ve denetleyici kurumların reklamlarla ilgili bir aksiyon almaları gerekmektedir.

Bankaların Para Basma İmtiyazı

Şu halde diğer ülkelerde olduğu gibi devlet sahip olduğu para basma imtiyazını mevcut “kısmi rezerv bankacılığı” durumun da pratikte -pek fark edilemese de- çok önemli bir sonucu bulunmaktadır: İnsanların ekonomik işlemlerinde ve alışverişte ihtiyaç duyduğu devlet tarafından sağlandığı düşünülen (kağıt veya elektronik) para gerçekte çok büyük oranda bankalar tarafından üretilmektedir. Şu halde şirketler ve insanlar banka kredisini sadece tüketimlerini daha erken yapmak için değil aynı zamanda (teoride devlet tarafından sağlanan) likiditeye ulaşmak için de çekmektedirler.

Sıklıkla şikayet edilen “şirketlerin öz kaynaklarının yetersiz olması”nın arka planında da bu durum bulunmaktadır: Şirketler ekonomik faaliyetlerini gerçekleştirebilme noktasında ihtiyaç duydukları “ekstra likidite”ye ancak ve ancak banka kredileriyle ulaşabilirler. Türkiye’de 2017 itibarıyla şirketlerin bankalara olan toplam borçlarının öz kaynaklarının tam 1,33 katı olması bu noktada oldukça anlamlıdır. Bu durum aynı zamanda şirketler tarafından çekilen ticari kredilerin -sıklıkla varsayıldığı gibi- ağırlıklı olarak yatırım yapmak için değil çok ciddi oranda günlük işleyişte ihtiyaç duyulan nakit akışının sağlanabilmesi için çekildiğini göstermektedir.

Bu durumun da oldukça ilginç bir sonucu bulunmaktadır: Şirketlerin kredi maliyetindeki bir artış direkt olarak bu şirketlerin günlük işleyişini zorlaştırmakta ve maliyetlerini artırmaktadır. Bu durum da bir taraftan genel ekonomiye zarar verirken diğer taraftan da enflasyonu artırma yönünde bir etkiye sahiptir.

Şu halde bankalar temel anlamda sadece mevduat sahipleri ile kredi çekenler arasında “aracılık hizmeti” yaptıkları ve belirli düzeyde bir “riske katlandıkları” için değil aynı zamanda “likiditeye erişimde tek mercii” oldukları için de para kazanmaktadırlar.

Bankalar Sosyal Faydayı Hesaba Katmalı

Bankaların elde ettikleri karın yüzde kaçının devletin kendilerine vermiş olduğu “likidite dağıtma imtiyazı”ndan kaynaklandığını net bir şekilde ortaya çıkarabilmek oldukça zordur. Bununla birlikte likidite sağlama hizmetinin aracılık hizmeti ve riske katlanmaya oranla çok daha önemli bir hizmet olduğu oldukça açıktır. Şu halde bankalar da karlarının ağırlıklı kısmını devletin kendilerine tanımış olduğu likidite imtiyazı sayesinde elde etmektedir. Bu da onları devlet bankası olsun veya olmasın bir tür yarı kamu kurumu yapmaktadır ve bankalar şu halde topluma karşı ekstradan sorumludur. Bu durumda bankaların elde ettikleri imtiyaz ve ellerindeki imkanlar çerçevesinde olabildiğince çok kar elde etmeye çalışmak yerine mevcut durumun bilinci ile sosyal faydayı da hesaba katan kurumlar olarak hareket etmeleri veya ettirilmeleri gerekmektedir.

Bu gereklilik sadece gelir dağılımı bakımından değil aynı zamanda Türkiye ekonomisinin bugünkü durumu ve geleceği açısından da kritik öneme sahiptir. Finansal kesimin sahip olduğu bu imtiyazı gereğinden fazla kar düzeyine ve büyüklüğe sahip olmak için kullanması durumunda reel ekonomi bu durumdan ortaya çıkan dengesizlik ölçüsünde zarar görecektir. Bu durumda da ilgili ülkenin uzun vadeli ekonomik performansı -yine ortaya çıkan dengesizlik ölçüsünde- zarar görecektir.

Bu çerçevede 2017 yılında hükümet kanadından bankalara dönük olarak faizleri düşürmeleri yolunda yapılan çağrılar tam tersi yönde bir neticeye ulaşmıştır. Bankaların kredi faiz oranları 2017 yılında düşmek bir yana önemli ölçüde yükselmiştir. Bu bağlamda Ocak 2017’den Şubat 2018’e konut kredisi faiz oranları yüzde 11,5’ten 14,6’ya, tüketici kredisi faiz oranları yüzde 17,5’ten 20,7’ye, ticari kredi faiz oranları ise yüzde 14’ten 18,1’e sıçramıştır. (Önemli bir anekdot olarak ticari kredilerin maliyeti bu süreçte yaklaşık yüzde 30 artmıştır ki bu durum kuşkusuz işletme maliyetlerini önemli ölçüde artıracak ve bu da enflasyon üzerinde yukarı yönlü bir baskı oluşturacaktır.)

Bu durumla uyumlu bir şekilde 2015’te bankalar toplamda 26,1 milyar TL kar elde ederken 2016’da bu rakam -yüzde 44 artışla- 37,5 milyar TL’ye, 2017’de de -yüzde 31 artışla- 49,1 milyar TL’ye çıkmıştır. Yani sadece iki yılda bankaların elde ettikleri toplam kar neredeyse ikiye katlanmıştır.

Şu halde finansal sistemi düzenleyici ve denetleyici kurumların finansal sistemin ne şekilde işlediği ve bankalara sağlanan likidite imtiyazının ne kadar önemli bir imtiyaz olduğunun bilincinde olarak vatandaşlara olan sorumlulukları çerçevesinde bankalarla ilgili önemli düzenlemeler yapmaları gerekmektedir. Ve mevcut durum göz önünde bulundurulduğunda bu gereklilik bugün her zamankinden daha kritik bir noktadadır.


Etiketler »