Yirminci yüzyılın ortalarında küresel rekabet; tanklarla, füzelerle ve yeni bağımsız devletlerde göndere çekilen bayraklarla temsil edilmekteydi. Bugün ise jeopolitik mücadele, askeri geçit törenlerinden ve cephaneliklerden ziyade akıllı telefonlarda, bulut sözleşmelerinde ve milyarlarca cihaza indirilen uygulamalarda tezahür etmektedir. Bir zamanlar tarafsız iletişim araçları olarak görülen dijital yaşamın sıradan unsurları, artık devlet hizalanmasının silahlandırılmış sembolleri haline gelmiş bulunmaktadır. Teknoloji, siyasal konumlanmanın yeni dili haline gelmiştir ve gündelik kullanım teknolojisi ile ulusal çıkar arasındaki sınırlar giderek bulanıklaşmaktadır.
Bu dönüşümün en dikkat çekici örneklerinden biri, dünya liderlerinin telefonlar hakkında yaptıkları açıklamalarda görülmektedir. İsrail Başbakanı Netanyahu, Amerikalı kongre üyelerine hitaben, “Cep telefonunuz var mı? Elinizde tuttuğunuz şeyin içinde bir parça İsrail var” ifadelerini kullanmıştır. Netanyahu, cep telefonlarını İsrail’in ünlü ihraç ürünleri arasında saymış; domates ve ilaçlarla birlikte ülkesinin küresel katkısının günlük hayatta hissedilebilen bir kanıtı olarak göstermektedir. Ancak bu sözlerin ardında daha ciddi bir iddia yatmaktadır: Amerikalılar, İsrail ile yalnızca diplomasi ya da askeri iş birliği üzerinden değil, aynı zamanda ceplerindeki cihazlar aracılığıyla da iç içe geçmiş durumdadır. Netanyahu’nun bu hatırlatması, İsrail’in sadece askeri bir müttefik değil, aynı zamanda teknolojik bir ortak olduğunu ve küresel tüketim hayatının altyapısına derinlemesine yerleşmiş bulunduğunu ortaya koymaktadır.
İdeolojik spektrumun öteki ucunda ise Venezuela Devlet Başkanı Maduro farklı bir performans sergilemiştir. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping tarafından kendisine hediye edilen yeni Huawei telefonunu kameralara göstererek, “Bu Huawei’yi ABD istihbaratı kıramaz; ne casus uçakları ne de uyduları” ifadesini kullanmıştır. Maduro açısından bu cihaz yalnızca bir iletişim aracı değildir; Amerikan gücüne karşı bir kalkan, bağımsızlık ilanı ve farklı bir teknolojik ekosisteme aidiyet göstergesi olarak işlev görmektedir. Bu jest, Venezuela’nın Washington’ın teknolojik hegemonyasına boyun eğmeyeceğini ilan etmektedir.
Yan yana konulduğunda bu örneklerin taşıdığı anlam daha da belirginleşmektedir. Netanyahu ve Maduro, ideoloji ve dış politika yönelimleri bakımından birbirlerinden ne kadar farklı olsalar da teknolojinin sembolik gücünü kavramışlardır. İsrail başbakanı akıllı telefonu vazgeçilmezliğin bir işareti olarak sunmakta, Venezuela lideri ise direnişin kanıtı olarak öne çıkarmaktadır. Her iki lider de telefonu bir bayrağa dönüştürmüş; bağlılık, meşruiyet ya da meydan okumayı ifade etmek üzere jeopolitik bir sahne aksesuarı haline getirmiştir. Bu durum, sembolik diplomasinin en çıplak halidir: Tüketici teknolojisinin gündelik cihazlar aracılığıyla ulusal gücün temsiline dönüştürülmesidir.
Netanyahu’nun Sözlerini Yorumlamak
Netanyahu’nun sözleri, uluslararası arenada yaşanan gelişmeler de dikkate alındığında, ayrıntılı biçimde incelenmeyi hak etmektedir. Bu açıklama, yoruma bağlı olarak tehditkâr ya da stratejik anlamlar taşıyabilen katmanlara sahiptir. En iyimser okumayla dahi bu sözler, bir tür “yumuşak güç övünmesi” olarak değerlendirilebilmektedir. Amerikalılara cep telefonlarında “bir parça İsrail” taşıdıklarını hatırlatarak, Netanyahu ülkesini bu teknolojinin yalnızca tüketicisi değil, aynı zamanda ABD ile birlikte eş-üreticisi konumunda göstermeye çalışmaktadır. Ancak böylesi bir yorum bile ABD açısından sorunlu görünmektedir; zira Netanyahu, Amerikan teknolojik üstünlüğünün fazlasıyla İsrail’e dayandığını ima etmekte ve ABD’nin İsrail’e bağımlı olduğu algısını güçlendirmektedir.
Bununla birlikte, sözlerinin daha karanlık bir yorumu da mümkündür. Pek çok dinleyici için bu ifade, nüfuzun ya da gözetimin ima edilmesi olarak duyulmuştur. İsrail’in Amerikalıların telefonlarının içinde kelimenin tam anlamıyla “mevcut” olduğuna dair ima, altyapı ve veri sistemlerinin yabancı nüfuza açık olabileceği yönünde kaygıları artırmaktadır. Pegasus casus yazılımı gibi skandallar halihazırda İsrail’i uluslararası inceleme altına almışken, bu tür bir söylem, teknolojik erişim kapasitesinin üstü örtülü bir beyanı olarak okunabilmektedir.
Aynı zamanda bu açıklama, retorik açıdan da siyasal bir konumlanma işlevi görmektedir. Netanyahu hem uluslararası hem de iç politikada, Gazze’de işlenen savaş suçları nedeniyle yoğun baskı altındadır. İsrail’i ABD için vazgeçilmez göstermek, bu izolasyon anlatılarına karşı koymanın bir yolu olarak kullanılmaktadır. Amerikalıların İsrail yeniliklerine farkında olmadan ne kadar bağımlı olduklarını vurgulamak, Washington’a bu ittifakın hayırseverlik değil, karşılıklı bağımlılık üzerine inşa edilmiş bulunduğunu hatırlatmaktadır. Ve nihayet, en saldırgan yorumu benimsediğimizde bu sözler, stratejik bir poz vermeye dönüşmektedir: İnce bir kaldıraç iddiası, İsrail’in ABD ile teknolojik entegrasyonunun hafife alınmaması gerektiğine işaret eden bir mesaj haline gelmektedir.
Mesele yalnızca ABD ile İsrail arasındaki ilişkiden ibaret de değildir. Netanyahu’nun “telefonlarda bir parça İsrail” övünmesi, başka bir önemli noktaya işaret etmektedir. Bu sözler, İsrail’in teknolojik erişiminin yalnızca tüketici pazarlarıyla sınırlı kalmadığını; gözetim, çatışma ve kontrol alanlarına da uzandığını ortaya koymaktadır. Bu erişim, Silikon Vadisi’nin devleriyle kurulan ortaklıklar sayesinde daha da pekişmiş bulunmaktadır. İsrail’in bu şirketlerden elde ettiği verileri Filistinlileri izlemek ve hedeflemek için kullanması düşünüldüğünde, söz konusu övünç bambaşka bir anlam kazanmaktadır.
İşte tam da bu yorum çeşitliliği, Netanyahu’nun sözlerini hem güçlü hem de riskli kılmaktadır. Destekçileri rahatlatmakta, eleştirmenleri tedirgin etmekte ve Amerikalıları kendi dijital bağımlılıkları üzerine düşünmeye zorlamaktadır. Bu durum, sembolik diplomasinin özünü teşkil etmektedir: Tek bir cümlenin sıradan bir tüketim aracını jeopolitik anlam taşıyan bir nesneye dönüştürmesi.

Teknoloji Olarak Hizalanma
Netanyahu ve Maduro örnekleri münferit değildir. Dünyanın dört bir yanında hükümetler, tüketici teknolojisinin güçlü bir hizalanma sembolü olarak işlev gördüğünü fark etmektedir. Örneğin Washington’da TikTok’un yasaklanması, yalnızca bir uygulamanın düzenlenmesi anlamına gelmemekte; Çin’e duyulan şüphenin sembolik bir ifadesi olarak okunabilmektedir. Brüksel’de “dijital egemenlik” söylemi yalnızca mahremiyet meselesi değildir; Amerikan hakimiyetinden bağımsızlık iddiası olarak ortaya çıkmaktadır. Caracas ya da Moskova’da Huawei cihazlarının sergilenmesi, Pekin’e bağlılığın ilanı olarak yorumlanmaktadır. Kısacası, kullandığımız cihazlar ve bağlandığımız ağlar artık jeopolitik göstergeler haline gelmiş bulunmaktadır.
Bu durumun tarihsel bir yankısı mevcuttur. Soğuk Savaş döneminde televizyonlar, radyolar ve hatta ev aletleri dahi sessiz nüfuz mücadelelerinin araçları haline gelmişti. Ancak günümüzün dijital araçları çok daha derin bir anlam taşımaktadır: Yalnızca bilgi aktarmamakta, aynı zamanda toplamaktadır. Telefonlar, uygulamalar ve bulut sunucular yalnızca yayın yapmakla kalmamakta; aynı zamanda kaydetmekte, izlemekte ve analiz etmektedir. Dolayısıyla bir devletin hangi teknolojiyi benimsediği, sadece imajını değil, kırılganlığını da şekillendirmektedir. Amerikan çiplerine, bulutlarına veya uygulamalarına bağımlılık, ABD yaptırımlarına ya da gözetimine açık hale gelmek anlamına gelmektedir; Çin platformlarına yönelmek ise Pekin’in erişimini daha da yakına getirmektedir. Bu bağlamda, tarafsızlık giderek bir illüzyon haline dönüşmektedir; tek istisna, yerli yenilik ve teknolojilerin geliştirilmesi olarak öne çıkmaktadır.
Küresel Ayrışma
Teknolojinin sembolik kullanımı İsrail ya da Venezuela ile sınırlı değildir. Dünya giderek rakip dijital bloklara bölünmektedir. Washington’da Çinli telekomünikasyon şirketlerini ve uygulamaları yasaklamak artık rutin bir uygulama haline gelmiş olup, bu adımlar ulusal güvenlik söylemiyle meşrulaştırılmaktadır. Pekin’de Amerikan platformları engellenmekte veya yerli muadilleriyle ikame edilmektedir; WhatsApp yerine WeChat, Google yerine Baidu, Twitter yerine Weibo kullanılmaktadır. Avrupa’da liderler “dijital egemenlik” kavramını ön plana taşırken veri koruma yasaları çıkarmakta ve Gaia-X gibi Avrupa bulut projelerini ABD hakimiyetine karşı bir kalkan olarak geliştirmektedir. Türkiye’de ise “veri milliyetçiliği” söylemi ve yerli platform girişimleri, benzer biçimde yabancı ekosistemlere bağımlılıktan kurtulma arzusunu yansıtmaktadır.
Bu adımlar yalnızca düzenleyici politika girişimleri olarak görülemez; aynı zamanda siyasal konumlanma işlevi görmektedir. Bir bulut sağlayıcısının tercih edilmesi, bir uygulamanın yasaklanırken diğerinin benimsenmesi, bir telekomünikasyon devine yatırım yapılırken rakibinin dışlanması, bunların her biri jeopolitik jestler niteliği taşımaktadır. Bunlar, bir yabancı askeri üssün ev sahipliğinin yapılması ya da bir savunma anlaşmasının imzalanması ile dijital alandaki eş değer adımlar olarak okunabilmektedir. Askeri alandaki ittifaklar bir devletin seçeneklerini nasıl sınırlıyorsa, teknolojik alandaki ittifaklar da aynı biçimde kısıtlamaktadır. Bir ülke, veri altyapısını bir sağlayıcıya bağladığında, sadakati değiştirmek maliyetli, hatta çoğu zaman imkansız hale gelmektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, yerli teknolojilerin, altyapıların ve veri sistemlerinin geliştirilmesinin aciliyeti her zamankinden daha belirgin hale gelmiştir. Bugünün sıkı biçimde birbirine bağlanmış tedarik zincirlerinde yüzde yüz bağımsızlık gerçekçi olmayabilir; ancak yerel kapasitelerin güçlendirilmesi, devletlere yine de değerli bir manevra alanı sağlayabilmekte ve ulusal çıkarlarını daha etkin şekilde takip etmelerine imkan tanımaktadır.
Etik Boyutlar ve Küresel Sonuçlar
Teknolojinin siyasallaşması derin etik sonuçlar doğurmaktadır. Tüketici ürünleri, konumlanma araçlarına dönüştüğünde, vatandaşlar farkında olmadan jeopolitik mücadelelerin katılımcısı haline gelmektedir. Belirli bir telefonu taşımak, artık yalnızca bir yaşam tarzı tercihi değil, aynı zamanda siyasi bir tercih olarak da okunabilmektedir. Daha da kaygı verici olan husus, özel şirketlerin savaşın aktörleri olarak normalleşmiş bulunmasıdır. Verimlilik ve kâr amacıyla tasarlanan bulut hizmetleri ile yapay zekâ araçları, şeffaf bir denetim ya da hesap verebilirlik mekanizmaları olmaksızın çatışma bölgelerinde kullanılmaktadır. Böylece sivil teknoloji ile askeri teknoloji arasındaki çizgi silikleşmekte, uluslararası hukukun yerleşik ayrımları aşınmakta ve geçerliliğini yitirmektedir.
Elbette bu tabloya karşı ileri sürülen argümanlar da mevcuttur. Teknoloji şirketleri, sundukları altyapının genel amaçlı olduğunu, doğrudan hedefleme algoritmaları üretmediklerini öne sürmektedir. Hükümetler ise güvenlik gereksinimlerinin, dışarıdan bakıldığında sorunlu görülebilecek ortaklıkları haklı çıkardığını savunmaktadır. Ne var ki şirket logoları askeri sunumlarda yer aldığında ya da liderler bizzat cihazların sembolik değerini öne çıkardığında, bu savunmalar inandırıcılığını kaybetmektedir. Gerçek olan şudur: Teknoloji, güç siyasetinin yeni alanı haline gelmiştir.
Siyasi Bir Araç Olarak Teknolojinin Geleceği
Yeni çağda küresel konumlanma artık nutuklarla ya da geleneksel ittifaklarla değil, elimizdeki telefonlarla, verilerimizin saklandığı bulutlarla ve iletişimimizi kurduğumuz uygulamalarla görünür hale gelmektedir. Netanyahu’nun övünmesi ile Maduro’nun meydan okuması aynı madalyonun iki yüzü niteliğindedir: Her ikisi de teknolojinin; egemenliğin, bağlılığın ve direnişin bir aracı haline geldiğini göstermektedir. Bir zamanlar tarafsız bağlayıcılar olarak görülen cihazlar, bugün dijital bir soğuk savaşın bayrakları haline gelmiş bulunmaktadır.
Geleceğe dair asıl soru şudur: Bu gidişat kaçınılmaz mıdır? Teknoloji her daim hizalanmanın simgesi, bölünmenin aracı, savaşın silahı mı olacaktır? Yoksa iş birliği ve insani değerlerin alanı olarak yeniden kazanılabilir mi? Bu sorunun yanıtı yalnızca hükümetlere değil, dijital yaşamlarımızı giderek daha fazla şekillendiren özel devlere de bağlıdır. Büyük teknoloji şirketleri devlet gücünün uzantısı gibi davranmayı sürdürürse, tarafsızlık tamamen ortadan kalkacak ve sembolik teknoloji savaşı daha da derinleşecektir. Ancak yurttaşlar ile çalışanlar hesap verebilirlik, şeffaflık ve etik standartların yeniden tesisi yönünde ısrar ederlerse, belki de akıllı telefon yeniden asıl işlevine dönebilecektir: Bölmek için değil, bağlamak için kullanılan bir araç olmaya.
O zamana dek, liderler telefonlarını gösterişle sergilediklerinde dikkat kesilmeliyiz. Çünkü onlar yalnızca mesajlarını kontrol etmemektedir. Uluslarının, parçalanmış teknopolar düzenin fay hatlarında nerede konumlandığını işaret etmektedirler.
