Kriter > Dosya > Dosya / Türkiye'nin 10 Yılı |

Türkiye’de Değişimin On Yıllık Bilançosu: Eğitim, Aile, Siyaset


Toplumsal dönüşümün, küresel ve bölgesel gelişmelerden Türkiye’ye yansıyan bir tarafı vardır. Dünyada gelişen iletişim teknolojileri ve medyalarının toplumsal ilişkiler üzerindeki etkisi ilk etapta kaydedilmesi gerekenlerden biri. Tabii ki bu gelişme, son on yılın içinde ortaya çıkmış değil. 90’ların sonlarından itibaren başlamış olan sürecin 2000’lerde epeyce çeşitlendiği ve yeni sosyal medya ortamlarını üretmesi, ardından son on yıl içinde de bu gelişmenin yeni bir nesli, yeni ilişkileriyle, düşünme, akletme ve yönlendirilme biçimiyle şekillendirmesi, kuşkusuz en önemli dönüşümlerden biri.

Türkiye de Değişimin On Yıllık Bilançosu Eğitim Aile Siyaset

Türkiye’nin son on yılında yaşanan siyasi ve toplumsal değişim, birçok açıdan yüzyıllık Cumhuriyet tarihinin kavşak noktalarına geldiği bir seyri yansıtıyor. Siyasi açıdan 2014’te ilk defa gerçekleşen halkoyuyla Cumhurbaşkanı seçimi, ülkede adeta bir tür ikinci Cumhuriyet etkisi yapmıştır. İlk seçimin hemen ardından sadece üç sene sonra gerçekleşen bir referandum ve anayasa değişikliğiyle Başkanlık sistemine geçilmesi ve ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu başkanlık sisteminin ilk başkanı olarak seçilmesi, Cumhuriyet tarihinde 1946’da gerçekleşen çok partili hayata geçilmesinden sonraki en önemli değişim. Bu değişimin, kuşkusuz toplumun tamamına yayılan çok önemli sonuçları olmuştur. Parlamenter rejimden başkanlık sistemine geçiş, toplumun beden siyaseti açısından, bir liderle ifade edilen beden bütünlüğü, iradesi ve siyasetinin işleyişi; karar alma mekanizmalarında, ülkenin özellikle uluslararası ilişkiler düzeyindeki temsili noktasında kendini güçlü bir biçimde hissettirmiştir. Kuşkusuz son on yılda yaşanan toplumsal dönüşümlerin bir boyutu, bu değişimle ilgili olmuşsa da çok daha fazlası başka gelişmelerle ilgili olmuştur.

 

Sosyal Medyanın Dönüştürücü Etkisi

Her şeyden önce toplumsal dönüşümün küresel ve bölgesel gelişmelerden Türkiye’ye yansıyan bir tarafı vardır. Dünyada gelişen iletişim teknolojileri ve medyalarının toplumsal ilişkiler üzerindeki etkisi ilk etapta kaydedilmesi gerekenlerden biri. Tabii ki bu gelişme son on yılın içinde ortaya çıkmış değil. 90’ların sonlarından itibaren başlamış olan sürecin 2000’lerde epeyce çeşitlendiği ve yeni sosyal medya ortamlarını üretmesi, ardından son on yıl içinde de bu gelişmenin yeni bir nesli, yeni ilişkileriyle, düşünme, akletme ve yönlendirilme biçimiyle şekillendirmesi, kuşkusuz en önemli dönüşümlerden biri. Bu dönüşümün başka birçok ilişkiye, yaşam biçimlerine, kurumsallaşmalara da doğrudan yansıması olmuştur, olmaktadır.

Doksanlarda, küreselleşmenin ulus devlet yapıları üzerinde oluşturacağı olumsuz etkiler üzerinde fazla duruluyordu. Bir aşama sonra küreselleşmeye karşı ulus-devletlerin daha da güçlendiği, küreselleşmenin tek kültürlü kimlikler geliştirme ihtimaline karşı yükselen milliyetçiler paradoksuyla karşı karşıya kalmıştık. Ancak sosyal medya kanallarının bütün bunların üzerine kendi egemenlik alanlarını oluşturma biçimleri, bu paradoksun üzerine bambaşka bir sürpriz olarak ortaya çıktı. Bugün bir ülkede suç oluşturan birtakım eylemler, fikirler ve davranışlar kendi hukuku ve yargısı olan X, Facebook, Instagram, WhatsApp gibi mecralarda bir suç oluşturmayabiliyor. Tam aksine, bu mecraların kendi suç tanımlarını kendilerine göre oluşturduklarını ve ona göre kendi yargı sistemlerini kurduklarını gördük. Tabii işin hukuk kısmında bu durum, ulus devletlerle bu mecraların sahibi olan şirketler arasında ciddi gerilim konusu olabiliyor. Kendi ülkesinin hukukuna ve denetimine tabi konvansiyonel medya araçlarıyla çalışmaya alışmış devletler, hiçbir kontrolü olmayan bilgi ve fikir akışının gerçekleştiği bu mecralara karşı çaresiz duruma düşüyorlar. Başvurabildikleri en kötü çare, bu mecraları geçici veya kalıcı bir biçimde engellemek olabiliyor ki, bu da kalıcı bir çözüm oluşturmuyor.

Bu durum, kuşkusuz siyasal katılım, kamusal alan açısından sadece son yüzyılın değil, tarihin en büyük dönüşümünü işaret ediyor. Herkesin kendi kendisini temsil edebildiği bir katılım ortamı, siyasallığı da özünde köklü bir dönüşüme tabi tutuyor. Bunun ilk bakışta demokratikleşme yolunda umut verici bir açılım olduğu söylenebilse de bu alanın da büyük yatırımlarla büyük manipülasyonlara çok uygun olduğu açık. Sosyal medya siyasetlerini büyük paralar dökerek yapanların, kamuoyu oluşturma güçleri azımsanmayacak boyutlara varabiliyor. Ama yine de alan, en küçük katılımcının da büyük etkilere sahip olma ihtimalini yok etmiyor.

2020’den itibaren yaşanan ve üç yıl boyunca gündelik hayatı etkisi altına alan Covid-19 salgını da eğitimden sosyal hayata katılıma ve insanlar arası ilişkilere kadar birçok alanda etkisini gösterdi. Bu dönem; uzaktan eğitim, konferans, toplantı ve iletişimlerde ulaşılmış bir teknolojik seviyenin çok iyi test edildiği bir süreç olarak yaşandı. Daha önce bir olasılık olarak konuşulan bu imkanlar denendi ve o günden sonra çok daha büyük bir yaygınlık kazandı ve hayatımıza birçok alanda dahil oldu. Üç yıl boyunca eve kapanan insanların aile içi ilişkilerinde de çok boyutlu karmaşık gelişmeler yaşandı. Bugün eğitim hayatında, bilhassa bu kapanmanın yol açtığı alışkanlıklarla, yeni bir birey tipinin, bütün zevkleriyle, davranış şekilleriyle karşı karşıyayız. Yine küresel ölçekte, İngiltere’nin AB’den çıkışı (Brexit), ABD’de Obama’dan sonra Trump’ın başkanlığı dünya dengelerinde doğrudan etkilere sahip oldu. İkinci döneme girerken seçimleri kaybetmesinin ardından ABD’nin Afganistan’dan çekilmek durumunda kalması ve Türkiye ile soğuk ilişkileri, sadece Türkiye ile değil bütün Ortadoğu ile ilişiklerde önemli etkiler oluşturdu.

Bu süreç içinde, Türkiye, Arap Baharını kışa çeviren karşı-devrimlere karşı bütün dünyada ayırt edici bir pozisyon almış durumdaydı. Mısır, Yemen ve Libya’da yaşanan karşı devrimler dolayısıyla Türkiye’nin, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile bölge politikaları konusunda yaşadığı karşıtlık, kendisini bir tür “ilkeli yalnızlık” durumuna sokuyordu. Kuşkusuz, Suriye’de 14 yıl yaşanan iç savaşın Türkiye’ye yansımaları da Türkiye’nin şartlarını niteleyen önemli faktörlerdi. Başlangıçta katliama maruz kalan bir halka kucak açmak, bir tür Ensar olmak olarak nitelenen insani politika, toplumda ciddi bir hoşnutsuzluğa yol açmıyordu. Bilakis insani yardım, toplumun kendine kimlik, kültür ve insani seviye olarak en çok yakıştırdığı bir davranıştı. Ancak zamanla bu durumun gittikçe yükselen bir hoşnutsuzluk konusu haline gelmiş olması, kuşkusuz bir yerlerde yaşanan toplumsal dönüşümün bir başka boyutuna dair semptomlar veriyordu. Bu semptomlar da kuşkusuz hayra alamet değildi. Çünkü arkasında ciddi bir bireyselleşme, ırkçı söylemlerin ve buna bağlı olarak yabancı düşmanlığının yükselişi söz konusuydu.

Bu gelişmeler, toplumda bir yerlerde bazı şeylerin ters gidiyor olduğunun göstergesiydi. Bu faktörler, toplumda özellikle yaşanan kentleşme, modernleşme, bireyselleşme ve buna eşlik eden sekülerleşme ile ilgiliydi. Yaşanan ekonomik veya siyasi bütün sorunların günah keçisi olarak Suriyelilerin görülmesi ve onlara yönelik öfkenin yükselişe geçmesi, tabii ki konunun başka bir boyutuydu. 8 Aralık’ta Suriye’de yaşanan ve 54 yıllık Esad aile rejimini yıkan devrim, büyük ölçüde Türkiye’nin hanesine yazılan bir küresel başarıydı. Bu başarı, aslında Suriyelilere yönelik duyguları da hızla değiştirdi ve on yılın sonuna doğru iktidarın aleyhine işlemeye yüz tutmuş olan süreci, kısa bir süre içinde lehine çevirmiş oldu. Suriyeliler elbette sığınmacı olarak ülkeye sorunlarıyla birlikte geliyorlardı ama bizatihi varlıkları, Türkiye’deki birçok sorunun çözümüne de katkı yapıyordu. İstihdam ve uluslararası ithalat-ihracat ve bilgi akışında Suriyelilerin varlığı çok önemli bir rol oynuyordu. Ancak onlar hakkındaki görüşlerin kutupsallaşmış doğası, varlıklarının sosyolojik boyutları üzerinde durmayı bile engelliyordu.

mezuniyet

Kentleşme, Üniversiteleşme ve Bireyselleşme

Türkiye’nin son on yılı içinde yaşanan kentleşme ve bireyselleşmeye dolayısıyla sekülerleşmeye götüren faktörleri de yakından incelemek lazım. Kanaatime göre bu konudaki en önemli faktörlerden biri eğitim hayatındaki devrim. 12 yıllık zorunlu eğitim düzenlemesiyle birlikte başlayan bu devrim, Türkiye’de okur-yazarlığı bir yana bırakın lise mezuniyet seviyesini bile bir süre sonra yüzde yüz hedeflerine ulaştırmayı vaat ediyordu. Lise eğitiminin dışında eğitim devrimini tamamlayan ikinci bir gelişme üniversiteleşme. 2002’de 76 olan üniversite sayısı üniversite sınavlarına giren öğrencilerin en fazla yüzde 10’unu alacak bir kapasiteye sahipti. Geriye kalan insanlar, üniversite eğitiminden mahrum kalıyordu.

Yeni dönemde hızla her ile bir üniversitenin kurulmasıyla birlikte üniversiteleşme, Türkiye’nin tamamına yayılan bir kalkınma hamlesine dönüştü. Bugün her ilin en güçlü kalkınma motivasyonlarından veya dinamiklerinden birisini o ilin üniversitesi oluşturuyor. Üniversite sayısı bugün itibarıyla 208’e varmış durumda. Daha önemlisi, bugün üniversite okumakta olan öğrenci nüfusunun toplam nüfus içinde yüzde 10’lara varmış olması, karşımızda enteresan bir tablo çıkarmış bulunuyor. Dünyanın en yüksek üniversiteleşme oranına tekabül ediyor bu rakam.

Kuşkusuz, 2002’de ciddi bir sorun olan düşük üniversiteleşme oranı sorununu çözmek üzere hızla katedilen bu yol, ülkeyi bir rekor seviyesine getirmiş oldu ama tabii ki çok ciddi başka yan etkileriyle, sorun oluşturan sonuçlarıyla.

Önce olumlu tarafından bakarsak, hizmet sektörünün dünyanın en önemli sektörü haline geldiği yeni küresel ekonomide, rekabetin en önemli şartı, sağlam ve güçlü bir yükseköğretim altyapısına sahip olmaktır. Türkiye muhtemelen küresel ekonomide bu alanda en yüksek rekabet gücüne sahip olmuş durumda. Ayrıca savunma sanayiinde ve birçok sanayi alanında 20 yıl önce girdiği bu üniversiteleşme hamlesinin meyvelerini toplamaya başlamıştır. Bu sayede; savunma sanayii alanında katedilmiş devrim niteliğinde gelişmeler, Türkiye’yi dünya devler ligine taşıyan üretimler, Türkiye’nin bir türlü gerçekleşmeyen bir hayali olarak kendi otomobilini yapmış olabilmesi, bu üniversiteleşme altyapısı sayesinde mümkün olabilmiştir.

Diğer yandan bazı olumsuz yan etkileriyle hesaplandığında, bu kadar üniversiteleşmenin, istihdama katılım yaşını ortalamada çok yükseltmesi ve ara eleman sıkıntısı oluşturması ve hepsinden daha önemlisi aile hayatına katılımı da geciktirmesidir. Bu gecikmenin şimdilik görünen en bariz maliyeti, nüfus artış hızının trajik bir düşüş kaydetmiş olmasıdır.

Türkiye çok hızlı kentleşen, üniversiteleşen ve kalkınan bir ülke oldu. 1950’de sadece yüzde 20’lerde olan kentleşme oranı, bugünlerde yüzde doksanların üstüne çıkmış bulunuyor. Üstelik köylerimiz de artık kentle iyice bütünleşmiş durumda. Kalkınmanın bir sonucu da kadının fiili olarak çalışma hayatına katılımı, yaşam tarzı olarak da zihniyet olarak da iyice bireyselleşmesi ve annelik misyonundan iyice uzaklaşmasıdır. Artan hayat standartları, sadece kadının annelik misyonunu zayıflatmıyor, erkeğin babalık misyonunu da zayıflatıyor.

 

Aile ve Kadının Değişimi

Dünyanın en gelişmiş ülkelerini bile geride bırakan üniversiteleşme oranı, yeni bir kişilik, yeni bir bireysel kültür oluşuyor. Bu kültürün içinde; aileye, hele çocuklu aileye fazla yer yok. Liseyi bile bitirmesi zor olanların 12 yılık zorunlu eğitimin sonunda üniversite kapılarına yığılması, geri dönüşsüz bir toplumsal hareketlilik süreci başlatıyor. İlk bakışta eğitim seviyesinin artışı veya “fırsat eşitliği” gibi kutsal bir değer açısından çok olumlu bir tablo oluşturuyor bu, ama olumlu tablonun maliyeti de oluyor. Mesela ilk başta bu nüfus kesiminin, doğal mecrada görmesi gereken işlevler sahipsiz kalıyor. Bu işlevlerden biri açık veren istihdam alanları, en önemlisi ise aile hayatına uzaklaşma hatta yabancılaşma oluyor.

Bu durum, her şeyden önce Türkiye’nin toplumsal yapısında ciddi bir değişime yol açıyor. Yani aile yapısının değişimi başka birçok alanlardaki değişimin bir sonucu, sonra dönüp aile hayatı başka alanları da son durumuna göre değiştirmeye devam ediyor.

Dolayısıyla aile yapımızdaki kayıpların kaynaklarını, bizzat aile içindeki görüş ve tutum değişiklikleriyle sınırlı görmemeliyiz. Olayın daha geniş, kapsamlı sosyolojik bağlamları ve nedenleri var.

İyi niyetle yapılmış birçok icraatın çok kötü sonuçları olabiliyor. Kadını güçlendirmek adına alınan yasal veya ekonomik-sosyal tedbirler, kadını güçlendirmeyi sağlamadığı gibi ortaya birinci mağdurunun yine kadınlar olduğu tam tersi sonuçlar veriyor. Kadını görünürde korumacı yasalar, neticesinde tam tersi sonuçlar vermiş, Türkiye’ye özgü toplumsal dokuyu bozmuş ve sonunda kadının kendi kaderiyle baş başa ve savunmasız kaldığı tuhaf durumlar oluşturmuştur. Çok şükür İstanbul sözleşmesi yanlışının farkına varılıp geri dönüldü ama sorun sadece İstanbul sözleşmesi değildi onu iptal edince de çözülmüş olmayacak.

Kadını çalışma hayatına daha fazla katılmaya teşvik etmenin sonuçlarıyla hâlâ yüzleşmedik mesela. Aile yapısının çözülmesi, doğum oranlarının tehlikeli derecede azalışında bunun doğrudan etkisi var. Kadını çalışma hayatına teşvik etmek yerine aile içindeki rolünü saygınlaştıracak, ev hanımlığını ve anneliğini de bir meslek gibi değerlendirecek tedbirleri almak zorundayız.

Aile ile ilgili gelişmeler, başka toplumsal gelişmelerin bir sonucudur. O toplumsal gelişmeleri iyi okuyacak, iyi değerlendirecek ve radikal politikalar takip edecek bir yaklaşıma şiddetle ihtiyacımız var.

 

Paralel Toplum ve Siyasetin Yükünden Kurtuluş

Son on yılın önemli gelişmelerinden biri olarak 15 Temmuz’da yaşadığımız ve başarısız kalmış darbe teşebbüsünü de anmadan geçmemek gerekiyor. 2013’te 17-25 Aralık darbe teşebbüsüyle birlikte başlayan paralel yapıyla ardından FETÖ ile mücadele konseptleri, ülkede altmışlı yıllardan itibaren önemli bir paralel toplum ve devlet kurmuş olan ve her geçen gün toplumun kılcallarına kadar nüfuz eden bir yapının tasfiyesini gerektirdi. Bu tasfiyelerin travmatik sonuçlarıyla birlikte yaşamak, son on yıl içinde toplumda yaşanan dönüşümün en karakteristik özelliklerinden biri haline geldi. Bu dönüşüm içinde dost-düşman algıları, yeni baştan şekillendi ve toplumu bir yandan yeniden harmanlayıp safları yeniden dağıttı. Burada yeni bir bilinç durumu, yeni bir ruh hali toplumda dönüşüme uyum noktasında da kendi ritmini ve şuur halini oluşturdu.

Bu paralel siyaset ve toplumun tasfiyesi, toplumda birçok alanda daha özgür bir siyasetin gelişiminin önünü açtı. Terör sorunuyla mücadele, Suriye, Libya, Katar ve Azerbaycan gibi yurt dışı askeri operasyonların başarılı biçimde gerçekleşmesini sağladı. Daha önemlisi ülke içinde Kürt sorunu üzerindeki görünmez müdahil elin de zayıflatıldığı, siyasette gizli aktörlerin olmadığı daha şeffaf ve daha kaçaksız bir katılım alanının oluşumu gerçekleşti. Aynı zamanda din anlayışı, toplumsal yardımlaşma ve cemaatleşme konusunda da neredeyse bir tekele dönüşmüş olan hegemonyanın kırılmış olması, bir toplumsal dönüşüm faktörü olarak da kayda geçebilir.

Son on yıl içinde yaşanan toplumsal ve siyasal gelişmelerle ilgili yine de kaydedilmesi gereken en önemli konu, bu on yılın tamamında ülkenin bir başkan tarafından yönetiliyor olması. Dünyadaki bütün siyasi veya ekonomik krizlere belli bir tecrübesi, iradesi ve kararlılığı olan, aynı zamanda arkasında bir halk desteği olan bir başkan tarafından idare edilmiş olması, bu süreçlerden en az hasarla ve en büyük kazançla çıkmayı sağlayan bir etken olmuştur.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası