Başkalarının hayatı en gizli mesleğimizdir bizim. Sadece gazetecilerin ya da yargı mensuplarının değil neredeyse tek tek hepimizin. Magazin sayfalarını ve programlarını bir kenara bırakalım; roman sanatı bile bu meraktan doğmuştur, denir.
Özellikle meşhur ve varlıklı kişilerin hayatına özel bir alaka duyarız. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmanın kamuoyunda hayli geniş akisler uyandırmasının sebeplerinden biri de budur…
Soruşturma çerçevesinde gözaltına alınan, bir kısmı tutuklanıp bir kısmı adli kontrol ve yurt dışı çıkış yasağı gibi tedbirlerle, şimdilik, salınan bu ünlü, zengin ve güçlü insanların kamusal özellikleri, gündemin özel hayatları da kapsayacak şekilde genişlemesine sebep oluyor. Bir bakıma iki farklı yargılama aynı anda yapılıyor; biri hukuk sistemi içinde, diğeri ise efkâr-ı umumi nezdinde. Bu da bize yargı organları ile ahalinin “başkalarının hayatı” adını verdiğimiz bu fenomene farklı zaviyelerden bakabildiğini gösteriyor.
Ancak unutmamak gerekir ki fazla odaklanmak, kimi zaman körleşmeyi de beraberinde getirir; bazen bir adım geriye çekilip manzaraya tekrar bakmak gerekir. Bizim bu yazıda yapmaya çalışacağımız gibi.
Paranın Dolaşımı
Bir cemiyette zenginleşmenin nasıl gerçekleştiği sorusunun cevabı umumiyetle iktisadi olmaktan ziyade içtimai bir sorgulamayı elzem kılar. Bir başka deyişle paranın nasıl kazanıldığı ve nasıl harcandığı, daha geniş bir ifadeyle “nasıl dolaştığı” sorusunun cevabı, sadece ekonominin temel ilkeleri tarafından verilmez; toplumsal yapıyla ve işleyişle yakından alakalıdır.
Benzer şekilde mahkemelerde görülen davaları sadece “adli süreçler” olarak ele almak da bizi yanıltabilir. Zira her dava toplumun yüzleşmek zorunda olduğu bir arızaya ya da arızalara işaret eder. Bu arızaların tespiti son derece önemlidir; kanaatimce soruşturmanın kimleri kapsayacağını, nereye uzanacağını ya da siyasi bir amacının olup olmadığını tespit etmekten daha önemlidir. Özellikle yeni suç türleriyle mücadelede, yasaların sınırlı bir kapsama sahip olduğu düşünüldüğünde.
Milli Güvenlik Meselesi
Son dönemde yapılan soruşturmalarda iki meselenin ön plana çıktığını görüyoruz. Bunlar kumar ve uyuşturucu bağımlılığı… Keza bu iki meselenin artık farklı bir çerçevede ele alındığını da müşahede ediyoruz.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yaptığı konuşmalarda bu iki meseleye özel bir önem veriyor. Son konuşmasında apaçık bir biçimde şöyle dedi: “Uyuşturucu ve sanal bahis bağımlılığı milli bünyemiz açısından terör kadar, hatta terörden daha zararlı boyutlara ulaşmıştır.” Kanaatimce bu ifadelerdeki “bahis” kelimesini “kumar” olarak değiştirmek sorunun mahiyetini bütün boyutlarıyla kavramamıza yardımcı olacaktır. Zira çevrim içi sitelerde yasa dışı olarak oynanan kumarın, bahis oyunları dışında da türleri var. Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son derece net bir şekilde ifade ettiği gibi: “Neredeyse her telefon bir çeşit kumarhane haline geldi.”
Ancak burada asıl dikkat çekilmesi gereken husus, Cumhurbaşkanımızın konuşmasındaki “terörden daha zararlı” ifadesidir. Bu tespit ve niteleme, sorunun ulaştığı boyutları göstermesi bakımından son derece çarpıcıdır. “Terörden daha zararlı bir tehdit” ciddi bir milli güvenlik meselesi değilse nedir?
Bireysel Zaaf Değil Ulusal Tehdit
Savcılığın başlattığı ve yürüttüğü soruşturmaların da ortaya koyduğu üzere bu iki bağımlılık türü artık bireysel zaaflar ya da münferit suçlar olarak değerlendirilemeyecek bir noktaya ulaşmıştır. Yaygın, örgütlü ve yıkıcı bir “ulusal tehdit” haline gelmiştir.
Yeşilay Başkanı Prof. Dr. Mehmet Dinç’in birçok konuşmasında vurguladığı gibi sanal kumar bağımlılığı da en az uyuşturucu bağımlılığı kadar aile müessesesini zedeleyen, toplumsal bünyeyi kemiren bir olguya dönüşmüştür. Üstelik tedavisi çok daha zordur. Nitekim bizler de gazeteciler olarak hemen her gün kumar bağımlılığı sebebiyle ailesini yıkıma uğratmış, intihara ya da suça sürüklenmiş insanların haberleriyle karşılaşıyoruz. Sadece kliniklere yapılan başvurulara baktığımızda dahi yüzbinlerce insanın bu derde düçar olduğunu, neredeyse her geniş ailede bir ya da daha fazla bağımlının bulunduğunu görüyoruz.
Prof. Dinç’in “çapraz bağımlılık” olarak tanımladığı olgu da meselenin ciddiyetini artırıyor. Kumar bağımlılarının zamanla uyuşturucu ya da diğer bağımlılıkların pençesine daha kolay düştüğü ve zamanla suça sürüklendiği gerçeği de bu sorunların birlikte ele alınmasını zorunlu kılıyor. Elbette bu iki ekosistemin iç içe geçmiş olması gerçeği de…

Çok Katmanlı Bir Mücadele
Resmi veriler, uyuşturucu ve kumardan elde edilen suç gelirlerinin milyarlarca dolar büyüklüğünde olduğunu gösteriyor. Haliyle bu tablo, ciddi bir “kara para” sorununu da beraberinde getiriyor ve çok katmanlı bir mücadeleyi zorunlu kılıyor.
“Baronlara dokunulmuyor” şeklindeki haksız ve yanlış eleştirilere rağmen bu soruşturmalar yargı ve güvenlik birimlerinin tehdit tanımlamasını çok önce yaptıklarını ve bu alanda yoğun bir mücadele verdiklerini gösteriyor.
Savcılık suç gelirlerinin izini sürmeye kamuoyunda magazin boyutu ağır basan bu son soruşturmadan çok önce başlamıştı. Geçtiğimiz yıl gerçekleştirilen pek çok operasyon ve soruşturma, bu faaliyetleri mümkün kılan yapıları, bu faaliyetlerden elde edilen gelirleri aklamaya çalışan girişimleri, platformları ve finansal ağları hedef alıyordu. Bugün gelinen noktada, birkaç yıldır süren ve giderek yoğunlaşan bu mücadelenin daha büyük bir resim oluşturduğunu açıkça görmek mümkün.
Ekonomik Sabotaj Aracı
Bütüncül bir bakışla değerlendirildiğinde soruşturmaların ortaya çıkardığı bir diğer husus da kara paranın yalnızca suçtan elde edilen gelirin aklanmasıyla sınırlı kalmayıp piyasa mekanizmalarını tahrif eden bir unsur olarak işlev gördüğü iddiasıdır.
Türkiye uzunca bir süredir ekonomik istikrar ve enflasyonla mücadele politikaları uyguluyor. Buna rağmen bazı sektörlerde piyasanın doğal rekabet koşullarıyla açıklanamayacak tablolar ortaya çıkabiliyor. Hükümetin bütün telkinlerine ve denetimlerine rağmen irrasyonel fiyat artışları gerçekleşebiliyor. Tekelleşme ve kartelleşme şüphesi doğuran etkinlikler gözlemlenebiliyor. Soruşturmalarda elde edilen veriler, bu durumların belirli aktörler tarafından organize edilen kayıt dışı finansal gelirlerle bağlantılı olabileceğini düşündürüyor.
Bu bağlamda sözünü ettiğimiz suçlardan elde edilen kara paranın aynı zamanda bir tür ekonomik sabotaj aracı olarak da değerlendirilmesi mümkündür. Kara paranın mümkün kıldığı tek şey sınırsız sefahat olmayabilir. Elbette bunun için daha çok veriye ve daha derinlemesine analizlere ihtiyacımız var.
Kolay Paranın Bedeli
Kara para, uyuşturucu ve fuhuş bağlantılı soruşturmaların gündeme getirdiği bir diğer zümre de sosyal medya fenomenleri oldu.
Sosyal medya uzunca bir süredir özellikle gençlere hızlı şöhret ve kolay zenginlik vaat eden bir vitrin işlevi görüyor. İhtiyaçların yerini lüks ve gösterişin, çalışmanın yerini görünürlüğün aldığı bu vitrin topluma farklı bir insan ve dünya tasavvuru aşılıyor. “Yolunu bulmak” ve “kolay yoldan para kazanmak” özendiriliyor.
Soruşturmalar gösteriyor ki sosyal medyadaki bu yapıların önemlice bir kısmı kurgulanmış varlıklar... Kişisel yeteneklere dayanan organik başarılardan ziyade örgütlü bir takım organize işler söz konusu. Yani kolay yoldan para kazanmak aslında o kadar da kolay değilmiş. Sosyal medya kullanıcılarına “mümkün hayatlar” olarak sunulan o ışıltılı dünyaların arkasında kirli ekosistemler, suçtan kaynaklanan ya da manipülasyona dayanan gelirler, kadın bedeni başta olmak üzere değerlerin istismarı, suistimaller, tavizler ve bağımlı ilişkiler varmış.
Cezasızlık Algısının Sarsılması
Hannah Arendt’in o meşhur kitabında anlattığı gibi kötülük kolaylıkla sıradanlaşabilen bir şeydir. “Cezasızlık” adını verdiğimiz algı, bu sıradanlaşmayı kolaylaştırır.
Zaman zaman cemiyetlerde kendisini kanunlardan ve diğer toplumsal normlardan azade gören birey ya da gruplar tezahür eder. Bizim cemiyetimizde de “Ne yaparsam yapayım, bana bir şey olmaz” diye düşünen, her türlü sefahati kendisine hak gören şımarık ve mütecaviz bir zümrenin varlığına dair emareler mevcuttu. Bu kişilerin kendilerini dokunulmaz olarak gördüğü, yani bir nevi “cezasızlık” duygusuna sahip olduğu hissediliyordu.
Başsavcılık tarafından yürütülen soruşturmaların en dikkate değer neticelerinden biri de “herkese dokunulabileceğinin” görülmesi, sözünü ettiğimiz “cezasızlık” algısının sarsılması olmaktadır. Operasyonlar; ekonomik ve sosyal statülerin, siyasi ve ticari bağlantıların, hatta görünürlüğün ve popülerliğin mutlak dokunulmazlık sağlamadığını göstermesi bakımından önemlidir. Bu durum, yalnızca hukuk devleti ilkesinin işlerliği açısından değil; toplumsal adalet duygusunun tesisi açısından da yararlıdır.
Hepsi Birbiriyle Bağlantılı
Kısaca hülasa etmek gerekirse…. Yukarıda savcılığın soruşturmalarından yola çıkarak kısaca değindiğimiz meseleler birbirinden bağımsız ve tesadüfen bir araya gelmiş hususlar değildir. Uyuşturucu ve kumar bağımlılığı, kara paranın dolaşımı, ekonomik ve ahlaki sabotajlar, hatta cezasızlık algısı aynı örgütlü yapının ve ekosistemin birbiriyle doğrudan alakalı boyutlarıdır.
Bu zaviyeden bakıldığında söz konusu süreçler, soruşturmalar ve davalar yalnızca suçla mücadele çerçevesinde değil; milli güvenlik başta olmak üzere toplumsal yapı, değerler ve işleyiş çerçevesinde de düşünülmeli, bunlarla yapılacak mücadele de toplumun bütün bileşenlerini içine alacak şekilde tasarlanmalıdır.
