Almanya’da Eylül 2013’te, federal parlamento (Bundestag) seçim tarihinde, yeni bir parti ilk girdiği seçimde yüzde 4,7 oy oranı ile parlamentoya girmeyi kıl payı kaçırmıştı. Nisan 2013’te kurulan Almanya için Alternatif Partisi ya da bilinen kısa adıyla AfD, federal düzeyde kuruluş şartlarını hızlıca tamamlayarak parlamento seçimlerine girmeye hak kazanmıştı. O dönem, pek çok kişiye göre komplo teorileriyle beslenen, siyasi söylemlerinde altı boş vaat ve tehditlerde bulunan, Avrupa karşıtı ve popülist bir parti olarak kabul edilen AfD’nin parlamentoya giremeyişi sürpriz olmamıştı. Hatta uzmanlar, Alman seçmeninin bu tür siyasi hareketlere hiçbir zaman ilgi göstermeyeceğini ifade etmişlerdi.
İkinci Dünya Savaşı sonrası yeniden kurulan Almanya’nın siyasi tarihinde en öngörülemez kırılma noktası, 2013 federal parlamento seçimlerinden sonra AfD’nin küçümsenmesi ve siyasi olarak ciddiye alınmayacak bir hareket olarak görülmesi; AfD’ye karşı uygulanan görmezden gelme politikasının, bu harekete karşı siyasi tutumu da şekillendirmesidir. Görmezden gelme tutumu, Almanya’da 2014 Avrupa Parlamentosu seçimleri ile başlayan AfD’nin önlenemez yükselişinin de önünü açmıştır. Aynı zamanda Alman toplumsal yapısında da kırılma noktaları oluşturarak PEGİDA gibi aşırı sağcı ve popülist hareketlerin önünü açıp, AfD’ye bir seçmen desteği oluşturmasına yardımcı olmuştur.
Almanya’da olduğu gibi uzun süre görmezden gelinen Avrupa’daki aşırı sağ hareketler, 2010’dan itibaren Avrupa’da kökleşen bir siyasi hareket olarak kendini göstermeye başladı. Ocak 2017’de Almanya’nın Koblenz kentinde AB Parlamentosundaki siyasi grup olan “ENF (Europa der Nationen und der Freiheit)” toplandı. Bu toplantı, oldukça ilginç buluşmalara ve ifadelere sahne oldu. O dönem Avrupa Parlamentosu’nda aşırı sağ partilerden vekili bulunan 9 ülkeden 40’a yakın aşırı sağ temsilcisi bu buluşmaya katıldı. Başını Fransız Front National’den Marie Le Pen’in çektiği toplantıda; Hollanda’dan Geert Wilders, Almanya’dan AfD yönetiminden Frauke Petry ve İtalya’dan Lega Nord’u temsilen Matteo Salvini konuşmacı olarak yer aldı. Buluşmadan çıkan sonuç oldukça ürkütücüydü: Avrupa Birliği’ni, Avrupa halkları için baskıcı bir yönetim olarak tanımlayan Avrupa’nın 9 aşırı sağ partisi, Le Pen önderliğinde, yeni bir Avrupa geleceği için sözler verdiler, mevcut AB ve dünya sisteminin sona erdiğini ve yeni bir gelecek inşasının başladığını ifade ettiler.
Avrupa Aşırı Sağında Bannon Etkisi
Koblenz’de gerçekleşen toplantının bir başka önemli olayı ise Avrupa aşırı sağ hareketlerin temsilcilerinin, Trump’ın 2017 ABD Başkanı olarak seçilmesini kutlayarak, Avrupa için yeni bir özgürlük çağrısı, “Avrupa Milliyetçiliği” çağrısında bulunmalarıydı. Bugün bile pek çok kişiye göre Koblenz toplantısına doğrudan Steve Bannon katılmasa da toplantı, onun "Küresel Popülizm" ağı bağlamında Avrupa’daki ilk hareketlerden biri olarak değerlendirilmekte ve Avrupa aşırı sağ hareketinin uluslararası arenada ortak bir şekilde görünür hale gelmesinin ilk örneği olarak kabul edilmektedir.
Bannon’ın Trump’ın seçilmesinde gösterdiği başarı, sonrasında görevden azledilmesi ve daha sonra Avrupa’ya kendini atması hayli ilginç bir olaylar zinciri olarak kendini göstermektedir. Avrupa’da 2017’de kurduğu Brüksel merkezli “The Movement” isimli vakıf üzerinden aktif olarak Avrupa siyasetine müdahale etmesi, açıkça Avrupa Parlamentosunda aşırı sağcı ve AB karşıtı süper bir grubun oluşması için çabalaması, 2017’de aşırı sağcı siyasi partilerce Koblenz’de gerçekleştirilen toplantıdaki çağrıyla örtüşen tarafları olması oldukça ilginç bulunmaktadır.
Koblenz toplantısı sonrasında, inkâr edilmeyen bağlantılara bakıldığında, Steve Bannon’ın 2018-2019’da aşırı sağcı popülist pek çok siyasetçi ve pek çok siyasi parti yetkilileriyle görüştüğü görülüyor. Bannon’ın en büyük hayranlarından biri Hollanda PVV Partisi Lideri Geert Wilders. AfD’den Alice Weidel, Lega’dan Matteo Salvini, UKIP lideri Nigel Farage, Fransa’dan Marine Le Pen, İtalya’dan Giorgia Meloni gibi pek çok aşırı sağcı ya da sağcı popülist siyasetçi de sık sık Bannon ile bir araya geldi. Macaristan Başbakanı Viktor Orban ve Çek Cumhuriyeti Başkanı Zeman da geçmişte Bannon’la görüşenlerden. Fransa’da 2018’de, Le Pen’in partisinin genel kuruluna katılması, AfD tarafından Bundestag’ta konferansa davet edilmesi, Bannon tarafından oluşturulmaya çalışılan Popülist / Global Ağın saklanmayan ilişkilerinden sayılıyor.
Mayıs 2019’da yapılan AB Parlamentosu seçimleri öncesinde, Bannon, Avrupa aşırı sağında birliği sağlamak için çeşitli çabalar ortaya kondu. 2019 Avrupa parlamentosu seçimlerinde hedefi olan üçte birlik orana ulaşılamasa da Bannon, Avrupa aşırı sağına görülmemiş bir imkân sağlayarak Avrupa çapında hatta Atlantik’in iki kıyısı arasında, aşırı sağcılardan ve popülistlerden oluşan bir siyasi ağ oluşturmuş oldu.
Aşırı sağın ortaya çıkışında görmezden gelme tutumunda olduğu gibi 2019 AB Parlamento seçimleri sonuçlarına bakarak, Bannon’ın başarısızlığından dem vuran geniş bir medya kitlesi oluştu. Ancak, Avrupa siyaseti için günü, hatta anı kurtarmaya uğraşanlar açısından başarısız gibi görünen bu durum, aslında Avrupa aşırı sağını ve popülist siyasi kitlesini bir araya getirdi. Bannon’ın müdahalesi, Avrupa aşırı sağı ve popülist hareketlere daha fazla ivme kazandırdı. Almanya’da AfD, 2017 Federal Parlamento seçimlerinden sonra ana muhalefet partisi olarak federal parlamentoda yer aldı. 2025 seçimlerinde de ana muhalefet partisi olarak parlamentoda üye sayısını 152’ye çıkardı. 2023’te Wilders’in partisi PVV, Hollanda seçimlerinden birinci parti olarak çıktı. Geçtiğimiz yıl yapılan Çekya seçimlerinde sağcı popülist parti ANO, Andre Babis ile birinci parti olarak seçimleri kazandı. Marine Le Pen, Fransa başkanlık seçimlerinde iki defa Macron’a karşı ikinci tura kalarak kaybetti. Ancak her defasında oy oranını artırdı. Parti Front National ismini Rassemblement National (RN) olarak değiştirerek yerel seçimleri birinci parti olarak kazandı. Mart 2026’da yapılacak seçimlerde de büyük ihtimalle birinci parti olacak. Hatta 2027’de yapılacak başkanlık seçimlerinde -eğer seçilme şartlarını kaybetmeyip, seçimlere katılabilirse- Le Pen’in seçimleri kazanmasına mutlak gözle bakılıyor.
Avrupa sathında da durum farklı değil. Ulusal düzeyde seçimlerde ağırlıklarını hissettiren aşırı sağcı radikal partiler ve sağcı popülist partiler, 2024 AB Parlamento seçimlerinde üç farklı grupta 187 üye ile AB parlamentosuna girdiler. AB Parlamentosunda aşırı sağcı ve sağcı radikal partiler, Avrupa Vatanseverleri (Patriots.eu) adı altında grup oluştururken, AB karşıtı sağcı partiler Avrupa Muhafazakar ve Yenilikçileri (ECR), AfD gibi aşırı sağcı radikal partiler de ESN (Europe of Sovereign Nations) adı altında grup meydana getirdiler. Aşırı sağcı bu partiler, AB sathında sürekli bir yenilik ve arayış içerisinde görünerek, isim değişiklikleriyle parlamentoda üye sayılarını artırmış durumdalar. Bu grupların ortak özelliği AB karşıtı şüpheci hareketler olması.
Aralık 2025’te ABD’de açıklanan Ulusal Güvenlik Belgesi (NSS) çerçevesinde Trump yönetiminin; İtalya, Avusturya, Polonya ve Macaristan’ın AB’den ayrılması için yoğunlaşacağına dair haberler, Avrupa’da şok etkisi doğurdu. Beyaz Saray tarafından Ulusal Güvenlik Belgesinde bu ifadelerin yer almadığı yönünde açıklama gelse de Bannon’ın yıllar sonra da olsa, Avrupa karşıtı hareket oluşturma hedefine ulaşabileceği anlamını çıkarmak, UKIP ve Brexit örneğini yaşadıktan sonra pekâlâ da mümkün görünüyor.
Açıklanan Epstein dosyalarında yapılan incelemelerde, Epstein ile Bannon’ın Avrupa siyasileri ve Avrupa aşırı sağı ve popülist sağcı hareketler hakkında yazışmaları olduğu, bu yazışmaların da 2018-2019’da düzenli olarak gerçekleştiği belirtiliyor. Bannon’un, Epstein ile yaptığı yazışmalarda, Avrupa’daki yeni sağ hareketler üzerindeki etkisini, hangi siyasilere ve partilere danışmanlık yaptığını, parti ve siyasilerin isimlerini vererek paylaştığı ifade ediliyor. Bu hususlardan AfD, kendileriyle ilgili olan görüşme kısımlarını yalanlamamakla birlikte, Bannon’dan danışmanlık aldıkları iddialarının doğru olmadığını ifade etmiştir.
AB Karşıtlığı – Göçmen Karşıtlığı - İslam Düşmanlığı
Aşırı sağcı hareketler ve popülist sağ hareketler açısından baktığımızda, Avrupa’daki aşırı sağ siyasi hareketlerin belirgin üç ortak söylemi olduğunu ifade etmek mümkündür. Bu söylemler; Avrupa Birliği karşıtlığı ya da ülkelerinin Avrupa Birliği’nden çıkmasının gerçekleştirilmesi, göçmen ve yabancı düşmanlığı ve bu bağlamda Avrupa’ya olan göçün sıfırlanmasının sağlanması ve Avrupa’da görünür olan İslam dinini kamusal alandan dışlanarak ülkeler bazında İslam dinine yasaklar getirmek ve Müslümanların haklarının kısıtlanması. Hatta AfD ideologlarından Höcke’ye göre Avrupa’da yabancı unsur olarak görülen Müslümanların İstanbul Boğazı’nın doğusuna sürülmesi gerekmektedir. Bannon’ın ifadelerinde de “Radikal İslam’a karşı çok katı, agresif bir duruş sergilenmesi” gerektiği, dönem dönem yer bulmaktadır.
Vurgulanması gereken bir diğer husus ise Avrupa’daki aşırı sağcı ve popülist hareketlerin Trump’ın ikinci dönem seçilmesinden sonra cesaretlenmeleridir. Bu hareketlerin, Trump’ın MAGA (Make America Great Again) ya da First America (Önce Amerika) sloganlarını Avrupa’ya taşımaları da dikkat çekmektedir. Çekya seçimlerinde Babis’in “Önce Çekya” sloganı ile seçimlere girmesi, Macaristan’ın dönem başkanlığında Başbakan Orban’ın MEGA “Make Europe Great Again” sloganını hayata geçirmesi, farklı bir Trumpizmin Avrupa’ya yayıldığını da göstermektedir.
Göçmen karşıtlığı konusunda öteden beri AB üyesi Vişegrad ülkelerinin tutumu bilinmektedir. Diğer Batı Avrupa ülkelerinde partilerin ana seçim söylemleri içinde, göçmen karşıtlığı ve göç hareketlerinin durdurulması en önde yer almaktadır. Trump’ın 2025 sonunda Avrupa’nın göç sebebiyle kimliğini kaybettiği, göçmen istilası sebebiyle kıtanın kendini yok ettiği iddiaları, Avrupa’daki sağcı popülist ve aşırı sağcı partilerin söylemlerini güçlendirmiştir. Hatta yerel düzeyde Almanya’da Bavyera eyaletinde AfD partisi, bu eyalette iktidara gelmeleri halinde, ABD’deki ICE benzeri AFA (Mülteci Arama ve Sınır Dışı Etme) polisi adı altında bir özel ekibin kurulabileceğini parti programına almış durumda.
Bannon’ın geçmişte savunduğu tezlerden birisi de Avrupa'da Hristiyanlık düşüncesinin öldüğü ve İslam dininin yükselişte olduğudur. Bannon’un “AB’nin radikal İslam'a karşı ‘çok hızlı’ bir şekilde tavır alması gerekiyor” ifadesini pek çok kez kullandığı bilinmektedir. Kamuoyunda açıkça İslam düşmanlığı ya da ırkçılık olarak tanımlansa da Avrupa aşırı sağ ve sağcı popülist siyasi hareketler açısında vazgeçilmez söylemlerden biri olan İslam karşıtlığı, yeni bir boyuta ulaşmıştır. Özellikle 2017’de Koblenz’de karara bağlanan, Avrupa’nın kültürel kimliğini korumak için hayata geçirilecek olan Avrupa sathındaki “Milliyetçi Enternasyonal” fikrinde, kültürel uyumun ve birlikteliğin sağlanması için Avrupa’nın Müslüman göçmenlerden temizlenmesi düşüncesi, radikal İslam’ın bir güvenlik tehdidi olarak ele alınmasını gerekmektedir. Bu düşünce, Avrupa aşırı sağ ve sağcı popülist hareketlerin parti programlarında, İslam dininin ülkelerine, Avrupa’ya ait olmadığı açıkça yer almaktadır. Avrupa Vatanseverleri, Avrupa’nın İslamlaşmasına karşı mücadele etmeye başlamışlardır. Aşırı sağ hareketler, bu kapsamda organize olmak için her fırsatı kullanmaktadırlar.
Bugün gelinen nokta, aşırı sağ ve sağcı popülist hareketlere karşı bir mücadele metodu oluşturmaktan ziyade, seçmen kaybı endişesiyle, merkez hareketlerin, aşırı sağ söylemleri, politikaları uygular hale gelmeleridir. Aşırı sağ ve sağcı popülist hareketlerin siyaset sahnesinde bu kadar güçlü yer alması, Avrupa’nın birliğine büyük bir tehdit olmasına rağmen; yerleşik merkez siyasi hareketlerin, aşırı sağ hareketlere karşı bir tedbir almaya yanaşmaması, söylem ve aksiyonda değişikliğe gitmemeleri, aşırı sağ hareketlerin söylemlerini boşa çıkarıcı yapısal sorunlara çözüm üretmemeleri oldukça düşündürücü ve ürkütücüdür.
Avrupa, katmanlı bir aşırı sağcı ve ırkçı siyasi hareketle yüz yüze gelmektedir ve bu hareketler gittikçe derine kök salmakta, ağlarını genişletmektedir.
