Kriter > Dosya > Dosya / Küresel Siyasette Kırılma |

Avrupa’nın “Acı” Çıkmazı


ABD’nin Avrupa üzerindeki “güvenlik şemsiyesini” kaldırabileceğine dair imaları, Berlin’den Paris’e kadar birçok başkenti stratejik bir bilinmezliğin içine sürükledi. Bu belirsizlik karşısında, Avrupa’da en çok sorulan sorular şunlar: Yaşlı kıta, ABD’nin kendisini geride bırakması ihtimaline hazırlıklı mı? “Stratejik özerklik” fikri, Avrupa’nın geleceği için gerçekçi bir yol haritası sunabilir mi? Avrupa, kendi kaderini belirleyebilecek mi, yoksa Washington’dan gelen sinyallere göre hareket etmeye devam mı edecek?

Avrupa nın Acı Çıkmazı

Donald Trump’ın ABD’nin 47. başkanı olarak yeniden Beyaz Saray’a çıkması, yalnızca Washington’da değil, Avrupa başkentlerinde de yankı uyandırdı. Rusya-Ukrayna Savaşı’nda ateşkes tartışmaları sürerken, Trump’ın NATO ve Avrupa güvenliği hakkında yaptığı açıklamalar, kıtada büyük bir endişeye neden oldu. Özellikle, ABD’nin Avrupa üzerindeki “güvenlik şemsiyesini” kaldırabileceğine dair imaları, Berlin’den Paris’e kadar birçok başkenti stratejik bir bilinmezliğin içine sürükledi. Bu durum, Avrupa’nın güvenlik mimarisini kökten sorgulayan yeni bir dönemin habercisi olarak birçok fikir yazısında tartışılırken önümüzdeki günlerin hangi gelişmelere gebe olduğu sorusu, gündemi her geçen gün daha da meşgul ediyor. Bu belirsizlik karşısında, Avrupa’da en çok konuşulan soru şu: Yaşlı kıta, ABD’nin kendisini geride bırakması ihtimaline hazırlıklı mı? Özellikle Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un savunduğu “stratejik özerklik” fikri, Avrupa’nın geleceği için gerçekçi bir yol haritası sunabilir mi? Avrupa, kendi kaderini belirleyebilecek mi, yoksa Washington’dan gelen sinyallere göre hareket etmeye devam mı edecek?

 

Transatlantik İlişkilerin Köklerine Göz Atmak

İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan BM merkezli sistemde, ABD ile Sovyet Birliği arasındaki rekabet, küresel sistemdeki güç dağılımına da yansımıştır. Bu süreçte, taraflar kendi nüfuz alanlarını birincil ve ikincil bölgeler olarak belirlemişlerdir. İkincil bölgeleri, bugün bazı akademisyenler “üçüncü dünya ülkeleri” terimi ile izah ederken, bazı iktisatçılar “gelişmekte ya da az gelişmiş ekonomiler” olarak ifade etmiş, siyasi tarihçiler ise “soğuk çatışma bölgeleri” olarak nitelendirmişlerdir. Yazarların mutabık kaldıkları nokta, birincil bölgeler arasında bugün Transatlantik ilişkiler olarak nitelendirdiğimiz ABD–Avrupa arasında kurulan ittifaka dikkat çekmektedir. Bu ittifakın kurulmasında demografik ve tarihi gerçekler etkili olmuştur. Bu nedenle, Transatlantik ittifakının nasıl ve hangi baskı grupları tarafından tesis edildiğine bakmadan önce ABD’nin kuruluşu esnasındaki demografik yapıya göz atmamız gerekmektedir.

TABLO 1: ABD’YE GÖÇ EDENLERİN ÜLKELERE GÖRE DAĞILIMI

ABD’nin kuruluş sürecinde kamuoyundaki yaygın kanaate rağmen sadece Anglosakson etkisi görülmemektedir. 1776 Bağımsızlık Bildirgesi bir milat olarak kabul edildiğinde üç etnik grup ABD’de etkili durumdadır. Bu gruplar sırasıyla İngiliz, İskoç-İrlandalı ve Cermen yerleşimcilerdir. Nitekim, Alman yerleşimcilerin ABD’deki nüfuzu üzerine araştırmalarda bulunan Illinois Üniversitesi profesörü Denis Baron’un yayınladığı, 17 Ocak 1795’te gerçekleştirilen Kongre oturumunda “federal kanunların sadece İngilizce değil, aynı zamanda Almanca da basılması gerektiği ve Almancanın kamusal alandaki etkisinin artırılması” teklifini gösteren belge, sadece ABD tarihi çalışmalarını değil; günümüz uluslararası ilişkiler çalışmalarını da etkileme ihtimali olan kıymetli bir bulgudur.

Uluslararası ilişkiler ve uluslararası ekonomi çalışmaları açısından tarihin tozlu raflarında duran bu belgenin, bu iki disiplin için ayrı ayrı etkisinin olduğu tartışmaya açık bir konu. Ancak siyasal iktisat çalışmalarında kalem oynatanların siyaset ve iktisat arasındaki girift bağlantıyı izah edebilmesi yönünde bu belgenin önemi, baskı gruplarının ekonomi idaresindeki rollerini anlamak için önem arz etmektedir. Tablo 1’deki göçmen verisi ve Baron’un yayınladığı belge birlikte değerlendirildiğinde karşımıza çıkan en önemli bulgu, ABD’nin bağımsızlık sürecinde “devrimdaşlık” yapan ABD ve Fransa’nın yapısal olarak birbirlerine o kadar da bağlı olmadıklarıdır.

 

GRAFİK 1: ABD İLE TİCARET HACMİ, 1881–1913, İNGİLİZ STERLİNİ

Grafik 1’de göçmen verisinde öne çıkan, Anglosakson ve Cermen gelenek arasında farklılığın ticaret verisine de yansımasıdır. Fransa, ABD’nin bağımsızlığına en çok destek veren Avrupalı güçken kuruluş sürecindeki bu desteğin daha sonraki dönemde ekonomik verilere yansımadığı görülmektedir. Bu durum, ilk bakışta transatlantik ilişkilerinde Fransa’nın diğer devletlere göre geride kaldığı izlenimini doğururken bir yandan da bugün Macron’un da zaman zaman beslendiği Charles De Gaulle’cü dış politika yaklaşımına zemin hazırlamaktadır.

 

De Gaulle’ün “Özerk” Fransa Çıkışı ve Avrupa Entegrasyon Süreci

Avrupa entegrasyonu projesi, her ne kadar 19. yüzyılda Fransız düşünür Victor Hugo tarafından dile getirilmiş olsa da temelleri, İkinci Dünya Savaşı sonrasında atılan bir "barış" projesi olarak sunulmaktadır. Bu söylem, akademide, kürsülerde ve AB kurumlarının resmi metinlerinde sıkça karşılaşılan bir ifade olarak dikkat çekmektedir. Ancak Avrupa Birliği'ni yalnızca kendi tarihi çerçevesinde değerlendirenler için bir amentü niteliği taşıyan bu iddia, siyasi tarihi mukayeseli bir perspektifle ele alanlar açısından, reklam panolarında yer alan güzel bir slogandan öteye geçmemektedir.

1952’de Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) ile başlayan Avrupa entegrasyon sürecinin tarihine daha yakından bakıldığında, ABD destekli bir oluşumla karşı karşıya olunduğu açıkça görülmektedir. Soğuk Savaş döneminde, kendisine bir tampon bölge oluşturma çabasında olan ABD, hem yorgun düşmüş Avrupa ülkeleriyle ticari ilişkilerini korumak hem de olası bir Sovyet sızmasına karşı güçlü bir muhalefet hattı inşa edebilmek için Avrupa projesini çeşitli şekillerde desteklemiştir. Ancak bu süreçte, Avrupa'nın "mızıkçı çocuğu" olarak öne çıkan Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle, en büyük tehlikeyi sürekli olarak dile getirmiştir: “Avrupa ve Fransa kendi güvenliğini ABD’ye teslim edemez. Ona göre, Avrupa entegrasyonu sürecinde Birleşik Krallık’ın varlığı, ABD’nin Truva atını içeri sokması anlamına gelmektedir.”

De Gaulle, bu endişeleri doğrultusunda Fransa’yı NATO’nun askeri kanadından çekmiş, Sovyetler Birliği ile ilgili kritik bir oturumda, ABD aleyhine oy kullanmış ve Avrupa entegrasyonu sürecine "boş koltuk krizi" olarak tarihe geçen politik bir duruşla müdahale etmiştir. Aynı dönemde, Fransız savunma sanayii, Mirage III ve Mirage IV savaş uçaklarını tamamen kendi imkânlarıyla geliştirerek ABD’ye olan bağımlılığı azaltma yoluna gitmiştir. Bunun yanı sıra, Fransız nükleer caydırıcılık stratejisi de ABD’den bağımsız bir şekilde şekillendirilmiş ve Fransa, kendi askeri kapasitesini artırmayı hedefleyen bir savunma politikası izlemiştir.

De Gaulle’ün haklılığı bugün bir kez daha gözler önüne serilmektedir. 2016’da başlayan Brexit süreci, Birleşik Krallık’ın Avrupa doğasına uyum sağlayamamasının ilk göstergesi olarak değerlendirilirken de Gaulle’ün asıl vurguladığı nokta, Anglosakson geleneğinin Kıta Avrupası’nı yarı yolda bırakabileceği gerçeğinin somutlaşmasıdır. Nitekim de Gaulle’ün bu öngörü çerçevesinde, Fransa’yı nükleer güç hâline getirmesi ve NATO’dan bağımsız bir askeri yapılanmaya yönelmesi, Fransa’yı günümüzde diğer Avrupa ülkelerine kıyasla daha avantajlı bir konuma getirmiştir.

Bugün 27 AB ülkesi arasında, milli savunma sanayiine sahip tek ülke olan Fransa, Dassault Systèmes ve Thales Group merkezli yeni bir Avrupa güvenlik mimarisi tasarlamak istemektedir. Uzun zamandır tartışılan bu strateji, artık yalnızca Paris’in gündeminde değil; Brüksel ve Frankfurt'ta da dikkatle takip edilen bir konu hâline gelmiştir.

 

Fransa’nın Stratejik Özerklik Söylemi ve Avrupa Güvenliğinin Geleceği

Fransa, de Gaulle’den itibaren benimsediği bağımsızlık ve ulus-devlet merkezli dış politika anlayışını sürdürmeye devam etmektedir. 1960’lardan günümüze kadar görev yapan devlet başkanlarının ulus-devlet anlayışları farklılık gösterse de izledikleri politikaların temelinde her zaman Fransa’nın çıkarlarını diğer devletlerin üzerinde tutmak yatmıştır.

Fransız modern siyasi tarihinde en liberal başkanlardan biri olarak bilinen ve Almanya’da doğan Valéry Giscard d’Estaing, bir yandan Avrupa Parlamentosu’nun halk tarafından seçilmesini ve Avrupa Anayasası’nın hazırlanmasını savunurken, diğer yandan da Fransız ekonomisini canlandırmak amacıyla tarım ve sanayi politikalarında Fransa’nın çıkarlarını gözeten reformları Frankfurt’ta savunmaya devam etmiştir.

Fransız siyasi tarihine aşina olmayanlar açısından bakıldığında, günümüzde Macron’un politik çıkışları, Fransa’nın gerileyişine işaret ediyor gibi görülebilir. Oysa gerçekte Fransa, her zaman Avrupa ailesinin melankolik ve aykırı üyesi olmuştur. Bu bağlamda, Macron’un 2017’de dile getirdiği “stratejik özerklik” kavramı, 2019’da The Economist dergisine verdiği röportajda “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” açıklaması ve pandemi sürecinde Avrupa’nın yalnızca ekonomik ve finansal bütünleşmeyi değil, aynı zamanda siyasi ve teknik alanlarda da tam uyumu sağlaması gerektiğine yönelik söylemi, Fransa’nın olası bir ABD ayrılığına en hazırlıklı Avrupa devleti olduğu iddiasını güçlendirmektedir.

TABLO 2: NÜKLEER SAVAŞ BAŞLIĞI KAPASİTELERİ, OCAK 2024

Tablo 2’de gösterilen nükleer savaş başlığı sayıları, Fransa’nın Avrupa ülkeleri arasında olası bir nükleer tehdit karşısında en hazırlıklı ülke olduğunu ortaya koymaktadır. Fransa’yı Birleşik Krallık’tan ayıran bir diğer önemli unsur, Birleşik Krallık’ın sahip olduğu Trident başlıklarının ABD ile ortak kullanımda olmasıdır. Kısacası, Fransa, Avrupa ülkeleri arasında Rusya ile olası bir çatışmaya nükleer açıdan en hazırlıklı ülke konumundadır.

GRAFİK 2: SAVUNMA SANAYİİ SATIŞLARINDAN ALINAN PAY, 2020 – 2024

De Gaulle döneminden itibaren izlenen savunma sanayii politikaları da Fransa’yı diğer Avrupa devletlerinden pozitif anlamda ayrıştırmaktadır. İlgili yıllar arasında küresel silah satışlarından yüzde 9,6 oranında pay alan Fransa, en yakın Avrupalı rakibi olan Almanya’nın neredeyse iki katı kadar satış gerçekleştirmiştir. Nitekim, Avrupa’da Fransa dışında en fazla silah satan Almanya ve İtalya’nın toplam pazar payı, Fransa’nın ancak biraz üzerine çıkabilmektedir.

Hem nükleer savaş başlıkları hem de silah satışları verileri, Fransa’nın diğer Avrupalı devletlere kıyasla ABD’siz bir NATO ve Avrupa güvenliği geleceğine daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, Avrupa’daki tarihi husumetler, önümüzdeki dönemde Avrupa güvenlik mimarisinin ve savunma sanayii ekonomisinin hangi devletin liderliğinde şekilleneceği sorusunu gündeme getirmektedir. Nitekim, Mart 2025’te AB Komisyonu tarafından açıklanan 150 milyar avroluk savunma sanayii destek fonunun nasıl kullanılacağı konusunda Fransa ve Almanya arasında yaşanan fikir ayrılıkları, Avrupa’nın gelecekte nasıl bir yol izleyeceğine dair belirsizlikleri artırmaktadır.

 

Sonuç

Donald Trump’ın yeniden ABD başkanı seçilmesiyle birlikte Transatlantik ilişkilerde derinleşen belirsizlik, Avrupa’nın kendi güvenlik mimarisini inşa etme zorunluluğunu her zamankinden daha güçlü bir şekilde gündeme getirmiştir. Bu süreçte, Fransa’nın yapısal faktör sebebi ile pozitif ayrışan yapısı, kıtanın gelecekte nasıl bir yön izleyeceğine dair en önemli parametrelerden biri hâline gelmiştir.

Ancak Fransa’nın güçlü nükleer caydırıcılığı ve köklü savunma sanayii kapasitesine rağmen, Avrupa’nın kolektif güvenlik sisteminin nasıl şekilleneceği konusunda hâlâ pek çok soru işareti bulunmaktadır. Almanya ile yaşanan stratejik ayrışmalar, Avrupa’nın tek sesli bir savunma politikası oluşturmasını zorlaştırırken, Birleşik Krallık’ın Avrupa güvenlik sisteminin dışında kalan konumu da Fransa’nın liderlik iddiasını daha karmaşık bir hâle getirmektedir.

Sonuç olarak, Avrupa’nın gelecekte güvenliğini nasıl sağlayacağı, kıtanın tarihsel rekabetlerini aşarak ortak bir savunma perspektifi geliştirip geliştiremeyeceğine bağlı olacaktır. Eğer Fransa, savunma sanayii ve stratejik özerklik söylemini Avrupa çapında bir politika hâline getirebilirse, kıtanın ABD’ye olan bağımlılığı azalabilir ve Avrupa, küresel jeopolitik dengelerde daha bağımsız bir aktör olarak öne çıkabilir. Ancak aksi durumda, Avrupa güvenliği uzun vadede iç bölünmeler ve dış belirsizliklerin gölgesinde kalmaya devam edecektir.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası