Kriter > Dış Politika |

Fransa: Macron’la Da Macron’dan Sonra Da Tufan!


Bütçe açığı GSYH’nin yüzde 5’inin üzerinde ve artarak ilerlerken kamu borcu ise 3,3 trilyon avro ile GSYH’nin yüzde 114’üne ulaşmış durumda. Yani G7 üyesi ve AB’nin kurucu ülkesi Fransa bu haliyle Maastricht Kriterlerinin çok uzağında ve istese bugün AB’ye üye olamaz. Hatta AB ve Avro Bölgesi’nin ikinci büyük ekonomisi olan Fransa, bugün Yunanistan ya da İtalya’dan daha riskli bir ülke diye tanımlanıyor.

Fransa Macron la Da Macron dan Sonra Da Tufan
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron (Dursun Aydemir / AA, 1 Ekim 2025)

Fransa tarihinin Cumhurbaşkanı Macron’a kadar en kısa süren hükümeti, bir asır önce Üçüncü Cumhuriyet döneminde yaşanmış ve üç gün sürmüştü. İki ay sonra Birinci Dünya Savaşı başlamış ve 3 yıl sonra Alexandre Ribot yeniden hükümet kurup başbakan olmuş ve bu hükümet de 6-7 ay yaşamıştı. Cumhurbaşkanı Macron’un bir yıl içinde atamak zorunda kaldığı üçüncü başbakan Sébastien Lecornu ise hem görevde kalışı hem de yeniden atanması itibariyle sadece Ribot’nun değil asrın rekorlarını geride bıraktı. Bakanlarını belirlemek için 26 gün harcayan Lecornu, Le Monde gazetesinin hesabına göre 836 dakika görevde kaldı. Üstelik fiyasko bununla da bitmedi, müstafi başbakan hafta bitmeden cuma günü akşam saatlerinde yeniden başbakan olarak atandı.

 

Macron, Mitterrand’ın Rekorunu Kırdı

Yarı başkanlık sistemi gereği Cumhurbaşkanıyla Meclis çoğunluğunun aynı partiden olması halinde “dekoratif” olan başbakanlık makamı, bu ikisi ayrı partiden olduğunda durduğu yerde güçleniverir. Bu da genelde kriz, kaos demektir. Fakat 2024 Erken Genel Seçimlerinden bu yana ikisi de geçerli değil. Hiçbir partinin mutlak çoğunluğu elde edemediği, ideolojik ayrılıkları keskin, ittifak etmesi güç irili ufaklı partilerin olduğu bir meclis aritmetiğinde başbakanlık koltuğuna isim bulmak da ülkenin ekonomik şartları dahilinde hükümet etmek de hiç kolay değil. Son bir yıl içinde Macron önce zıtları bir araya getirme konusundaki hüneriyle tanınan, Avrupa’yı İngiltere’yle kapıştırıp kırıp dökmeden müzakere yürütme başarısıyla tanınan eski Avrupa Komisyonu üyesi ve Brexit baş müzakerecisi hatta Marine Le Pen’in de “olur”unu alan Michel Barnier’yi atadı. Ki erken genel seçimlerin sonuçlarının 7 Temmuz’da açıklandığı hatırlanırsa Macron’un 2 ay düşünüp taşındıktan sonra seçtiği ve hemen herkesin az çok kredi verdiği iyi bir isim sayılırdı Barnier. Peşinden yıllardır merkezde ama Hristiyan demokrat motifleri olan, her seçimde cumhurbaşkanlığına adaylığını koyan küçük bir partinin lideri, Pau Belediye Başkanı François Bayrou’yu atadı. Bayrou’nun dünyadan, rakamlardan, ülkelerden ne kadar haberdar olduğuna dair Türkiye’de çok iyi anlaşılabilecek bir ölçü vermek gerekirse, “AB adaylık müzakerelerinin başlamasından önce Fransız Ulusal Meclisi’nde Ankara’ya 20 milyon avro verelim, adaylıktan vazgeçsin” demişti! Meclis çoğunluğunun 44 milyar avroluk kemer sıkma bütçesini reddetmesi sonucunda güvenoyu alamadı ve o da Barnier gibi gitti. Lecornu’ye gelince Lecornu hükümeti sadece muhalefetten değil cumhurbaşkanının kendi partisinin de hışmına uğradı. Macron’un ülke tarihine en genç başbakan olarak kazandırdığı ve hususiyetleri ve skandalları itibariyle ancak Fransa’da başbakan olabilecek eski başbakanı, Rönesans Partisi Grup Başkanı Gabriel Attal, Lecornu’ye ateş püskürdü. Diğer taraftan Lecornu tarafından içişleri bakanlığına atanmış olan Cumhuriyetçilerin (LR) lideri Bruno Retailleau da tepki gösterince güvenoyu alamayacağı anlaşıldı hükümetin. Böylece Macron, Beşinci Cumhuriyet’in en çok başbakan atayan Sosyalist Cumhurbaşkanı Mitterrand’ın rekorunu geride bıraktı. Mitterrand iki dönemi boyunca 14 yılda (o zaman cumhurbaşkanlığı süresi 7 yıldı, şimdi 5 yıl) toplam 7 başbakan eskitmişti, halbuki Macron bu sayıyı 8 yılda yakaladı ve artık geçti de.

Bu siyasi ve ekonomik kriz ortamının elbette pek çok sebebi ve veçhesi var. Sondan ve en teknik olandan başlarsak mesele Macron’un hiç taviz vermeden 2026 bütçesini meclisten geçirme hedefiydi. Bütçenin en tepki çeken maddesi ise cumhurbaşkanının emeklilik yaşını kademeli olarak 62 yaştan alıp 1968 ve sonrası doğanlar için 64’e çıkarması. Yani halihazırda 5 yıl daha çalıştıktan sonra emekli olacak olanlar 2 yıl daha çalışacak. Bu bütçe geçirilemezse Le Figaro gazetesine göre “bütçeye yılda 14 milyar avro daha yük binecek”. Zira pek çok analiste göre ülke mali çöküşün eşiğinde. Bütçe açığı GSYH’nin yüzde 5’inin üzerinde ve artarak ilerlerken kamu borcu ise 3,3 trilyon avro ile GSYH’nin yüzde 114’üne ulaşmış durumda. Yani G7 üyesi ve AB’nin kurucu ülkesi Fransa, bu haliyle Maastricht Kriterlerinin çok uzağında ve istese bugün AB’ye üye olamaz. Hatta AB ve Avro Bölgesi’nin ikinci büyük ekonomisi olan Fransa, bugün Yunanistan ya da İtalya’dan daha riskli bir ülke diye tanımlanıyor. İngiliz basını kötü senaryoları biraz mübalağalı da olsa yazmaya başladı bile… The Independent’a göre “Fransa’nın bu durumu yalnızca komşularına zarar vermekle kalmaz hatta Kremlin’i de cesaretlendirir”.

Bu şartlarda Lecornu’nün istifasından sonra Cumhurbaşkanı Macron “aşırı uçlarda” diye tavsif ettiği LFİ Boyun Eğmeyenler Partisi ve RN Milli Birlik Partisi temsilcilerini muhatap almayacağını belirterek mecliste temsili bulunan bütün partileri Elysee Sarayı’na davet edip istişareye çağırdı. En soldaki LFİ solun en güçlü ve oy oranı itibariyle ülkenin ikinci partisi, aşırı sağdaki RN ise ülkenin birinci partisi. Bu ikisinin güçlenmesinin müsebbibi ise Macron’un ta kendisi. Her ne kadar ülke bugünkü vaziyetine çoktan direksiyon kırmışsa da 2017’de Beşinci Cumhuriyet’in en genç cumhurbaşkanı sıfatıyla Elysee Sarayı’na otururken Macron’un önünde bir ihtimal daha vardı. Kendisi de farkındaydı ki seçim kampanyasında “Sömürgecilik, Fransa tarihinin bir parçasıdır. Sömürgecilik insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Fransa özür dilemelidir" diyerek, kendi deyimiyle Müslümanları hedef gösteren “Laikçiliği” değil, liberal laikliği yani herkesin inanç ve ibadetinde özgürlüğünü savunuyordu. Fransa’da yüzyıllık retorik “Farklılıklarını portmantoya bırak Cumhuriyet’te buluşalım” sloganına karşılık farklılıklarla Cumhuriyet’te buluşmanın kapısını açmaktan söz ediyordu. Ekonomi, Avrupa ve dış politikaya ilişkin vaatleriyle “kurtarıcı” gibi algılanmış, Marine Le Pen’in karşısında yüzde 66 oranında oy almıştı. Diğer taraftan 2017 Fransa’sı 2004’te Chirac’ın karşısında aşırı sağcı Jean Marie Le Pen’in yüzde 17 almasından hicap duyan bir ülke değildi, alışıyordu aşırı sağa; Müslümanlara karşı sağda ve solda medyanın, etkili entelektüelleri eliyle kültürel ırkçılığın hâkim kılındığı bir iklim söz konusuydu. Bu arada, bu yazının konusu olmamakla birlikte peşinen vurgulamak gerekir ki bu düşmanlık DEAŞ’ın terör saldırılarıyla izah edilemez, çünkü ondan çok daha ciddi bir geçmişi var. Ekonomik ve sosyal ortama gelince o da parlak olmadığı gibi çok sıkıntılıydı. Makro ekonomik verileri alarm veren ülkede, fazladan 2008 krizinden itibaren banka ve finans merkezlerinin muktedirlerinin kitleleri tokatladığı hususunda yaygın bir kanaat ve buna ek olarak Avrupa Birliği’nin de bazı uygulamalarından müşteki kitleler vardı.

Sebastien Lecornu
Fransa'nın başkenti Paris'te bulunan Elysee Sarayı'nda kabine toplantısı düzenlendi. Fransa Başbakanı Sebastien Lecornu toplantıdan sonra Elysee Sarayı'ndan ayrıldı. (Tom Nicholson / AA, 22 Ekim 2025)

 

İslamofobik ve Aşırı Tutumlar

Avrupa’nın en yüksek Müslüman ve Yahudi nüfusuna sahip olan Fransa’da, cumhurbaşkanı seçim kampanyasındaki vaatlerinin tam tersine kısa sürede Kıta Avrupa’sının en İslamofobik söylemlerine kapı açan yasal düzenlemelere girişti. Cumhurbaşkanı, Müslümanlar için “ayrılıkçı” diye bir kavramı tedavüle soktu, “ayrılıkçılığın” faillerini tarif ederken de Müslüman öğrencilerin domuz eti yememesini sorun diye gösterdi, içişleri bakanına göre (Christophe Castener) “Sakallı olmak, kalabalıkla iftar yapmak, düzenli namaz kılmak, öpücük kondurmamak radikallik alameti”ydi. Fransa, “Kız erkek ayrı tuvalet talebine yahut tuvaletlerde musluk talebine rastladınız mı?” benzeri sorularla anketlerin yapıldığı (İFOP 9/12/2021), içişleri bakanının (Gérald Darmanin) Marine Le Pen’i “Müslümanlara karşı yumuşaksınız!” diye eleştirdiği, korkunç ve adi karikatürlerin devlet binalarına asılabildiği, derste onlara bakmayı istemeyen 10-11 yaşındaki iki öğrencinin aileleriyle birlikte sabaha karşı evlerinden alınıp soruşturmaya tabi tutulduğu bir ülkeydi artık. Bir Fransız markası Kuzey Afrika’da online mağazasından satmak üzere başörtülü kadınlar için kapşonlu bir eşofman takımı satışa sunduğunda üst düzey siyasiler “Bizim medeniyetimizde böyle bir şeye izin verilemez” diye başlayan cümlelerle saldırıya geçerken, Macron'un parti sözcüsü Aurore Berge markayı boykot etmeye çağırıyordu. Devlet Bakanı Schiappa’ya göre, “Bu sportif ürün açıkçası siyasal İslam’ın bir promosyonu, dinin her şeyi elinde tuttuğunun bir deliliydi.” Macron’un ilk döneminde Müslüman düşmanlığının devlet katına taşınmasını gösteren eşsiz bir belge de yayınlandı, İmamlar bu metine uyacaklarına yemin edecek, onların nezdinde Müslümanlar da yemin etmiş olacaktı. Müslümanlar bu metne göre Fransız anayasası ve yasalarına nispetle ayrı ve tehlikeli bir insan grubuydu. Mesela onların “Hasta ve engelli insanlara ayrımcılık” yapmamaları için yemin etmeleri gerekiyordu! Kapatılan cami, dernek sayısından hatta İslamofobiyle mücadele eden ve kapatılan sivil toplum kuruluşlarından bahsetmeye gerek yok!

Diğer taraftan kısa sürede “zenginlerin ama en zenginlerin cumhurbaşkanı” diye tavsif edilen Macron ilk döneminde, Fransızlara yüzde 20’lerin üzerinde artı bir yük getiren “Yeşil vergi” girişimiyle sarı yeleklileri sokağa döktü. Metropollerin periferisinde veya dışında yaşayan, toplu taşıma olmadığı için otomobilden başka seçeneği olmayan çoğu 700-800 avroyla geçinen insanlara 100 avro gider anlamına gelen yeşil vergi girişiminden bir süre sonra hükümet maaşlardan aldığı vergi kesintisini yüzde 37’lere çıkardı aynı anda büyük şirketlere vergi indirimi yaptı ve servet vergisini kaldırdı ayrıca işten çıkarmayı kolaylaştıran bir takım yasal değişiklikler de yaptı.

Aşırı sağcı lider Marine Le Pen haliyle bir sonraki seçimde, 2022’de yüzde 41,4 oranında oy aldı. Cumhurbaşkanı, ilk dönemini tamamlarken aşırı sağ fikirleri merkeze taşımakla kalmamış Marine Le Pen’i de onunla yarışa girip Elysee Sarayı’nın eşiğine taşımıştı. Covid salgını, Rusya Ukrayna Savaşı’nın olumsuz ekonomik sosyal sonuçlarının da etkisiyle ülke krize gömüldü. Bu arada Marine Le Pen, babasından aldığı antisemit söylemden sıyrıldığı gibi hedefine sadece Müslüman azınlığı koymakla da yetinmedi Gazze soykırımına rağmen direkt İsrail yanlısı bir siyaset izledi. Karşısındaki aşırı sol parti LFİ lideri de tam tersini yaptı; ülkedeki İslamofobiye karşı tavır aldı ve HAMAS’ı terörist diye tanımlamayan tek siyasi parti oldu. Avrupa’nın en yüksek Müslüman ve Yahudi nüfusuna sahip olan Fransa’da Macron’un aşırı uçlarda olduğu gerekçesiyle görüşmeyi reddettiği iki parti böyle güçlendi. Nitekim Haziran 2024’te Marine Le Pen’in Milli Birlik Partisi RN Avrupa Parlamentosu seçimlerinden birinci çıktı. Aşırı soldaki LFI de Müslümanların desteğiyle solun en yüksek oy oranını aldı.

Avrupa Parlamentosu seçimlerinin sonucu kimse için sürpriz değildi, esas sürpriz Cumhurbaşkanı Macron’un Avrupa Parlamentosu seçim sonuçlarına nispetle aynı gece aldığı erken seçim kararıydı ki bu kararı, cumhurbaşkanının demokratlığına bağlayan olmadığı gibi ertesi günkü gazete manşetlerine göre bu büyük bir kumardı. Macron cephesinin yahut sol cephenin de mutlak çoğunluğu almasına ihtimal veren yoktu, RN Milli Birlik Partisi’nin birinci parti olacağı sır değildi. Neticede ideolojik olarak birbirine zıt ve iş birliğine yanaşması mümkün görünmeyen gruplardan oluşan bu parlamento ikliminde, Fransa siyasi ekonomik ve sosyal krizler içinde debelenecekti. Öyle de oluyor ve ülke bayır aşağı gidiyor!

Gelinen noktada Macron’un yeniden atadığı başbakanı Lecornu, emeklilik yaşının 62’den 64’e çıkarılmasına yönelik düzenlemenin Ocak 2028’e kadar askıya alındığını açıkladı. Böylece ateşin üzerine bir parça su dökülmüş sayılır, hiç olmazsa hükümet kurulabilecek. Aksi takdirde sosyalistler, Lecornu’nün azınlık hükümetini desteklemeyeceklerini ilan etmişlerdi. Ancak emeklilik reformunun askıya alınması ne siyasi krizi ne ekonomik krizi ortadan kaldırıyor sadece hükümete güvenoyu riskini bertaraf ediyor. Daha bu pilav çok su kaldıracaksa da esas tufan, 2027’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kopacak görünüyor.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası