Son yıllarda Sahel bölgesinde Fransa’ya yönelik eleştirilerin ve toplumsal tepkilerin kayda değer ölçüde artması, bölgedeki geleneksel güç dengelerini kısmen sarsmış ve yeni aktörlerin bölgeye dair politikalarını yeniden gözden geçirmesine yol açmıştır. Fransa’nın Mali başta olmak üzere Sahel coğrafyasında yürüttüğü askeri operasyonlar (Serval, Barkhane gibi), uzun vadede güvenlik ve istikrarı sağlamada beklenen ölçüde başarı elde edememiş, bu durum, yerel halkın Fransız askeri varlığına duyduğu tepkileri zaman zaman körükleyen etkenler arasında yer almıştır. Buna karşın, Fransa’nın bölgedeki köklü siyasi ve askeri varlığı, halen önemli bir nüfuza işaret etmektedir. Özellikle Mali ve Burkina Faso’da yaşanan darbeler ve ardından gelen geçiş süreçlerinde, Fransa karşıtı protestoların sıklıkla meydana gelmesi, ilgili ülkelerin iktidar temsilcilerinin de bu protestolardan etkilenerek politikalarını gözden geçirmelerini zorunlu kılmıştır. Daha geniş perspektiften bakıldığında ise Sahel ülkelerinin Fransa ile ilişkilerindeki bozulmasının temel nedenleri arasında tarihsel sömürge geçmişi, ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerin giderilmesinde ilerleme sağlanamaması, güvenlik stratejilerinin tek taraflı niteliği ve yerel aktörlerin bölgesel yönetime yeterince dahil edilmemesi sıralanabilir. Bu çerçevede, Sahel ülkeleri gözünü farklı stratejik ortaklara çevirirken, İspanya’nın bölgeye dönük yeni girişimleri de dikkat çekici bir hal almıştır.
Yumuşak Güçle Yerleşme Stratejisi
İspanya’nın Sahel ülkeleriyle son zamanlarda giderek artan yakınlaşma isteğinin birkaç temel nedeni bulunmaktadır. Birincisi, İspanya’nın coğrafi konumu gereği Kuzey Afrika ve Batı Afrika’dan kaynaklanan göç dalgalarına karşı duyduğu endişedir. Sahra Altı Afrika ülkelerinden İspanya’ya yasa dışı göçü engelleme, göçmen hareketlerini düzenleme ve sınır güvenliğini artırma noktasında İspanya, bölgedeki istikrarın kritik öneme sahip olduğunun farkındadır. İkincisi, İspanya’nın Avrupa Birliği üyesi olarak Schengen Bölgesi’nin sınır kapılarından biri olması, AB’nin güvenlik stratejilerini de bölgeyle ilişkilendirir hale getirmektedir. Yani Sahel’de ortaya çıkan bir güvenlik açığı veya siyasal istikrarsızlık, sadece İspanya’nın değil AB’nin de göç ve güvenlik politikaları bakımından acil müdahalede bulunmasını gerekli kılmaktadır. Üçüncüsü, İspanya’nın Afrika’daki ekonomik yatırımlarını ve ticari ilişkilerini çeşitlendirme arayışıdır. İspanya, Fransa kadar kapsamlı bir sömürge geçmişine sahip olmadığı için bölge halkının gözünde daha olumlu bir algıya sahiptir. Bu da İspanya’nın diplomatik girişimlerini kolaylaştırabilecek bir avantaj olarak değerlendirilebilir.
Son dönemde İspanya’nın Sahel ülkeleriyle ilişkilerini güçlendirme çabaları, hem askeri hem de sivil alanda gözlemlenmektedir. İspanya, AB çatısı altında oluşturulan EUTM Mali gibi eğitim misyonlarına asker katkısı yaparak bölgedeki güvenlik sorunlarına dair deneyim kazanmıştır. Dahası, Madrid yönetimi insani yardım, kalkınma projeleri ve sağlık alanında iş birliği gibi yumuşak güç unsurlarını da devreye sokarak Sahel ülkelerinin kalkınmasına destek olabileceğini göstermeye çalışmaktadır. Fransa’nın geleneksel olarak sahip olduğu ve halen belirgin şekilde devam eden askeri ve siyasi nüfuzun tamamen yerine ikame edilebilecek bir model olarak İspanya’nın öne çıkması, bu yumuşak güç hamlesinin yanı sıra AB bünyesindeki fon ve programların da etkin biçimde kullanılmasına bağlıdır. Zira, İspanya Sahel coğrafyasında başarının sadece asker konuşlandırmakla sağlanamayacağının ve ekonomik ve toplumsal kalkınmaya dönük projelerin de hayati olduğunun bilincindedir.
İspanya’nın bölgeye yönelik politikasını sistematik hale getirme girişimlerinden biri de 2025-2028 İspanya-Afrika Stratejisi’dir[1]. Bu strateji, Afrika’nın geneli için çerçeve sunuyor olsa da Sahel ülkelerine özel bir önem atfetmektedir. Stratejinin temel başlıkları arasında güvenlik iş birliği, terörle mücadele, yasa dışı göçün kontrol altına alınması, ekonomik kalkınma projeleri ve eğitim-öğretim alanında iş birliği programları bulunmaktadır. Ayrıca İspanya, bu strateji ile Avrupa Birliği içinde liderlik vasfını da güçlendirmek isteyebilir. Zira Almanya ve İtalya gibi büyük AB ülkeleri, Sahel sorununa yönelik politikalarda genellikle Fransa’nın çizgisini takip etse de AB içindeki güç dengeleri de bir dönüşüm sürecine girmektedir. Bu süreçte İspanya’nın girişimleri, AB düzeyinde Sahel’e yönelik yeni bir politika yaklaşımı oluşturulmasında etkili olma potansiyeline sahiptir.
Elbette ki İspanya’nın Fransa’dan doğan boşluğu doldurabilmek için sadece ikili ilişkilere ya da Fransa’nın da etkili bir üyesi olduğu AB desteğine güvenmesi yeterli olmayacaktır. İspanya, bölge ülkelerinin iç dinamiklerini, farklı güvenlik ve kalkınma ihtiyaçlarını ve tarihsel hassasiyetleri de dikkate almak zorundadır. Örneğin, Mali ve Burkina Faso’daki askeri cunta yönetimleriyle siyasi diyalog kurma biçimi, İspanya’nın diplomasi biçimini belirleyecek kritik hususlardan biridir. İspanya’nın diğer Avrupa ülkelerine nazaran bugüne dek dış politikada daha az agresif ve daha çok iş birliği odaklı bir yaklaşım benimsediği söylenebilir.
Fransa Etkileri
Bölgedeki İspanya-Fransa ilişkilerinin geleceği ise bir başka önemli boyut olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde Fransa’nın Sahel’deki nüfuzunun kısmen gerilemiş olması, Fransız hükümetinin bölgeyle tüm bağlarını kesmesi anlamına gelmemektedir. Yeni dönemde Fransa, askeri operasyonlardan ziyade diplomatik girişimlere ve ekonomik iş birliklerine yönelerek nüfuzunu farklı kanallarla korumaya çalışacaktır. Ancak son yıllardaki sert diplomatik söylemler, yerel düzeyde yükselen Fransa karşıtlığı ve askeri müdahalelerin başarısızlığından doğan güven kaybı, Fransa’nın bölgedeki itibarını zedelemeye devam etmektedir. İspanya bu itibar kaybından yararlanarak inisiyatif alsa da Batılı bir güç olarak konumlanması nedeniyle benzer bir tepkiyle karşılaşma riskini de hafife almamalıdır. Dolayısıyla İspanya’nın kendisini bölgede hem sömürge geçmişi olmayan hem de Afrika ile iyi ilişkiler kurma politikası izleyen Türkiye’nin bölgedeki etkinliği gibi bölge ülkelerinin önceliklerine kulak veren, uluslararası iş birliği odaklı stratejik bir ortak olarak konumlandırması daha makuldür.
Öte yandan, Sahel’de çok taraflı iş birliğinin artması yönünde küresel aktörler arasında da önemli rekabet yaşanmaktadır. Özellikle Çin’in altyapı ve enerji yatırımları, Rusya’nın özel askeri şirketler aracılığıyla yürüttüğü nüfuz politikası ile birlikte bizim de son yıllarda Afrika kıtasında diplomatik misyonlarımızı hızla artırmamız, Sahel’deki güç mücadelesinin tek boyutlu olmadığını kanıtlamaktadır. İspanya bu rekabet ortamında, hem AB avantajını hem de kültürel-dilsel bazı yakınlıkları kullanarak kendisine alan açabilir. Bu rol, dış politikada zorlayıcı güç yerine stratejik ortak olma politikasıyla uyumludur. Bu politikanın başarıya ulaşması, Sahel ülkelerinin iç reform süreçlerine, siyasi istikrarına ve toplumsal ihtiyaçlarına duyarlı bir yaklaşım sergilenmesini ve tıpkı Türkiye gibi bu yaklaşımı halihazırda sergileyen aktörlerle iş birliğini gerektirmektedir.
Sonuç olarak, İspanya’nın 2025-2028 Afrika Stratejisi’nin, Fransa’nın bölgedeki etkisinin göreceli azalmasından faydalandığı söylenebilir. Yine de bu durum, kesin olarak İspanya’nın Sahel’de belirleyici güç olacağı anlamına gelmemektedir. Jeopolitik dinamikler, bölgedeki istikrarsızlık, farklı büyük güçlerin bölgedeki rekabeti ve Sahel ülkelerinin çok boyutlu beklentileri, İspanya’nın işini zorlaştırmaktadır. Madrid yönetiminin kendi siyasi, askeri ve ekonomik kapasitesi ile AB’nin kurumsal desteğini birleştirerek uzun vadeli bir plan uygulamaya sokması ve yerel halka yönelik projelere öncelik vermesi halinde, bölgedeki toplumsal ve siyasi nüfuzunu artırabileceği açıktır. Yine de Sahel ülkeleriyle ilişkilerinin, Fransa’nın geçmişteki yaklaşımından farklı olduğunu hissettirmesi ve yapısal sorunlara yönelik bütüncül adımlar atması, kritik bir gerekliliktir. Bu bağlamda atması gereken en önemli adımlardan biri de Türkiye gibi bölgede sömürgeci olarak anılmayan ve bölge ülkeleriyle iyi ilişkilere sahip olan stratejik ortaklarla birlikte hareket etmektir.
Kısacası İspanya, Sahel bölgesinde Fransa’dan açılmakta olan jeopolitik etki alanını belli ölçüde doldurmaya aday olsa da bunu Fransa’nın yöntemleriyle gerçekleştiremeyeceği son derece açıktır. Dolayısıyla bölgenin karmaşık sorunlarını çözmek için sadece askeri misyonlara veya göç politikalarına odaklanmak yeterli olmayacaktır. Bölgedeki sosyal, ekonomik ve idari sorunlara yönelik somut çözümler üretilmesi ve uzun vadeli kalkınma projelerinin hayata geçirilmesi, bu alanda deneyimli Türkiye gibi stratejik bir ortakla desteklendiğinde, İspanya’nın bölgede yapıcı bir aktör olmasını sağlayacaktır. Ancak unutmamak gerekir ki Fransa Afrika’da halen son derece güçlü bir askeri varlığa sahiptir ve her halükarda yeni jeopolitikte -daha farklı araçlarla ve yöntemlerle de olsa- önemli bir aktör olarak Afrika’daki varlığını sürdürmeye devam edecektir.


[1] Bu strateji, Türkiye’nin Afrika’ya Açılım Politikasını ve Afrika Ortaklık Politikasını da hatırlatır niteliktedir.
