Kriter > Dosya > Dosya / Terörsüz Türkiye |

İki Süreç Arasındaki Yedi Fark


“Terör örgütüne güven olur mu? Bunlar yine sözlerini tutmaz” ya da “Kaç kez denendi, olmadı. Öncekilerden ne farkı var ki?” soruları zihnini meşgul eden kalabalık insan grupları bulunuyor. Toplumun kahir ekseriyeti yeni süreci destekliyor ancak yine de haklı endişeleri olanların kaygılarını gidermek için yürütülen sürecin geçmiştekilerden farklarının altını çizmek gerekiyor. Kanaatimce özgün yanları bulunan bu yeni çözüm yaklaşımının diğerlerinden temelde yedi farkı bulunuyor.

İki Süreç Arasındaki Yedi Fark
Ankara'da darbe girişimine tepkide bulunmak için Genelkurmay Başkanlığı önünde toplanan vatandaşlar tanklara müdahale etmişti. (Arşiv) (Gökhan Balcı / AA)

“Terörsüz Türkiye” projesi ilan edilir edilmez kamuoyunda ve siyasiler arasında konuya dair çeşitli tartışmalar da yaşanmaya başladı. Farklı çevrelerden yüksek sesle dile getirilen itirazlar, eleştiriler, karalamalar, küçümsemeler ortalığı kapladı. Yaklaşık 40 yıl içinde denenmiş çok sayıda girişimde görmeye alışık olduğumuz bu tarz kronik muhalif yaklaşımları bir kenara bırakırsak; bir de gerçekten endişeyle izleyen, “Terör örgütüne güven olur mu? Bunlar yine çözümü bozar, sözlerini tutmaz” ya da “Kaç kez denendi, olmadı. Öncekilerden ne farkı var ki?” soruları zihnini meşgul eden kalabalık insan grupları bulunuyor.

Toplumun kahir ekseriyeti yeni süreci destekliyor ancak yine de haklı endişeleri bulunanların kaygılarını gidermek için yürütülen sürecin geçmiştekilerden farklarının altını çizmek gerekiyor. Kanaatimce özgün yanları bulunan bu yeni çözüm yaklaşımının diğerlerinden temelde yedi farkı bulunuyor.

 

Başkanlık Sisteminin Avantajı

Türkiye tek partili sistem sonrası, 2018’de cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçene kadar, iki başlılık oluşturan parlamenter sistemle yönetildi. Eski sistem, hemen her konuda olduğu gibi Kürt meselesinin ve terör sorununun çözümünde de tıkanıklıklara yol açtı. Bırakalım koalisyon dönemlerini, AK Parti, tek başına iktidar olduğu bir önceki çözüm sürecinde bile anlaşmazlıklar nedeniyle çözümü tamamına erdiremedi.

Son imza yetkisi Cumhurbaşkanı Erdoğan’da ama yürütme yetkisi Başbakan Davutoğlu’ndayken devam eden süreçte, iki erk arasında fikir ayrılıkları vardı. Örneğin, Dolmabahçe Mutabakatı denilen vakada, Erdoğan Dolmabahçe’de HDP’li vekillerle verilen görüntüyü, hazırlanan 10 maddelik protokolü yanlış bulduğunu söylerken Davutoğlu devamını getirdi.

Bu iki başlılıktan 2018’de kurtulduktan sonra hem karar alma süreçleri hızlandı hem de hükümet içi tartışmalar en alt seviyeye indi. Terörle mücadelede alınan kararların uygulanmasında sorunlar en aza indi.

 

FETÖ’nün Tasfiyesi

15 Temmuz 2016 işgal girişimine kalkışana kadar devletin içine kanserli bir ur gibi yerleşerek paralel devlet yapılanması kuran FETÖ, önceki çözüm süreçlerini sabote eden en önemli unsurdu. Örneğin 2011 sonunda gerçekleştirdikleri, Uludere’de 34 köylünün savaş uçaklarıyla bombalanması vakası, o dönemin çözüm sürecini baltalayan çok önemli bir faktör olmuştu. Kürtleri devlete tekrar küstürmek için yaptıkları bu hamlenin izale edilmesi çok uzun zaman aldı.

2013’te yürüyen sürecin sonunda, PKK silahlı unsurlarını sınır dışına çekmeye başladığı sırada patlayan Gezi ayaklanmasında da FETÖ etkisini gördük. Gezi parkında göstericilerin çadırlarının yakılması, ayaklanmanın büyümesinde epey etkili olmuştu. Sonradan yakma emrini veren emniyet müdürünün 15 Temmuz darbesinde tankın içinde yakalandığına şahit olduk.

2015’te çukur-barikat olayları sürerken FETÖ’cü polislerin panzerlerle diğer polis araçlarını yakılan ateşlerin içine sürüklediğini ekranlardan izledik. Yabancı istihbarat örgütlerinin hesabına çalışan bu paralel yapı, ondan önceki çözüm denemesinde de Oslo görüşmelerinin ses kayıtlarını sızdırmış, devlet PKK’nın yasal siyasi kanadına şans tanıma adına yumuşak geçiş sürdürürken belediye başkanlarını kelepçeleyip tek sıra halinde tutuklamaya götürmüş ve görüntülerini servis ederek büyük tepkiye yol açmıştı. Daha sonra da MİT’in PKK içine yerleştirdiği istihbarat elemanlarını deşifre ederek örgüte vermişti.

Bir yandan devlet, sorunu çözmek için adımlar atarken eş zamanlı olarak FETÖ, paralel emirlerle süreçleri sabote ediyordu. Bugün, artık devlet içinde yeni süreci sabote edebilecek bu yapının beli kırılmış durumda.

 

Terörle Mücadele Paradigması

PKK, Suriye’de kendisine vadedilen devletçik hayallerine kapılıp 2015’te süreci tamamen sona erdiren “devrimci halk savaşı” ve Güneydoğu’da özerklik ilanlarına girişince, terörle mücadelenin biçimi değişmeye başladı. Devlet tüm unsurlarıyla birlikte topyekün bir mücadeleye girişti. Özellikle 15 Temmuz sonrasında terörü kaynağında yok etme stratejisine geçildi. Suriye ve Irak sınırlarından çok derinlere kadar inilerek tehdidin geldiği her nokta vurulmaya başlandı.

Düzenlenen büyük askeri operasyonlarla terör örgütü, bırak yeni alan kazanmayı elinde tuttuğu çok sayıda bölgeden de kaçmak zorunda kaldı. Özellikle yerli İHA-SİHA teknolojilerinin gelişmesiyle PKK ve diğer örgütler 7/24 esasıyla çok sıkı takibe alındı ve yer, zaman, hava şartları fark etmeksizin aralıksız vurulmaya başlandı. Geçmişte bu teknolojiyi sadece İsrail ve ABD’den kiralık ve çok sınırlı olarak kullanabilen ordu, elindeki yerli imkanlarla muazzam bir hava istihbarat ve taarruz gücüne kavuştu.

Diyarbakır anneleri
Dağa kaçırılan çocuklarına kavuşma ümidiyle eski HDP il binası önünde oturma eylemi yapan Diyarbakır anneleri, "Terörsüz Türkiye"sürecinde terör örgütü PKK'nın fesih ve silah bırakma kararının açıklanmasını memnuniyetle karşıladı. (Bestami Bodruk / AA, 12 Mayıs 2025)

 

PKK’nın Kapasitesi

Yaklaşık 10 yıl önce yürütülen son çözüm süreci esnasında, terör örgütü, gücünün ve kapasitesinin adeta zirvesine ulaşmıştı. Örgütün hem dağ kadrosuna hem şehir yapılanmasına katılım binlerle ifade ediliyordu. Güneydoğu’da seçim sandıklarına giden seçmen üzerinde de ağır bir baskı ortamı oluşturmuştu. Siyasi partisi HDP, özellikle Avrupa devletlerinin parlatması ve içeride CHP ve tüm sol grupların desteğiyle tarihte hiç olmadığı kadar yüksek oy almış, yüzde 13 oy ve 80 milletvekili ile meclisin üçüncü büyük partisi konumuna yükselmiş, 100 civarında belediye başkanlığı kazanmıştı.

Batıdaki moda dergilerinde bile militanlar kapakları süslüyor, HDP eş başkanı Selahattin Demirtaş, “Kürt Obama” olarak pazarlanıyordu. Bu popülerlik ve destekten aldığı güçle iyice şımaran PKK ve siyasi kanadı, Erdoğan’a “Korkma seni asmayacağız, yargılayacağız” tehdidinde bile bulunuyordu.

Fakat o günden beri PKK ve siyasi partileri sürekli güç kaybediyor. Bugün artık yurt içinde silahlı militan sayısı 100’ün altına inmiş durumda. Sınır dışında da son 10 yılda on binlerce militan kaybettiler. Şehir yapılanmaları büyük ölçüde kırıldı. 10 yıl önce yol kesip kimlik kontrolü yapan, vergi adı altında haraç toplayan, aldıkları belediyelerin imkanlarını örgüte aktaran, belediye araçlarıyla hendek kazıp patlayıcı döşeyen teröristler, saklandıkları yerden kafalarını dahi çıkaramaz haldeler. Nitekim önceki süreçte, sadece silahlı unsurlarını sınır dışına çekmeyi kabul edip onu da yerine getirmeyen örgüt, bugün artık silahları koşulsuz teslim edip fesih kararı almış durumda.

 

Suriye Devrimi

PKK kurucusu Öcalan ve bazı kadroları, 1980 darbesi öncesinde Suriye’ye geçerek orada uzun yıllar sürecek bir yapılanmaya gittiler. 1999’da yakalanana kadar Öcalan, örgütü Suriye’deki merkezinden yönetti. Daha sonra örgütün merkezi Irak’taki Kandil’e taşındı ancak Suriye’de yerleşik bir yapı çoktan oluşturulmuştu. Tüm Esad hanedanı boyunca ve hâlâ da önemli bir insan kaynağına sahip oldular.

İlk yıllarda Rusya ve İran, sonraki yıllarda bunlara ek olarak İsrail, ABD ve çeşitli Avrupa ülkeleri tarafından desteklenerek Suriye’de güçlü bir yerleşik yapı kurdular. Suriye iç savaşı başladıktan sonra da ülkenin kuzeyinde ele geçirdikleri topraklarda bir tür özerklik ilan ederek petrol sahalarını ve su kaynaklarını kontrol altında tutmaya başladılar. Türkiye'nin sınır ötesi operasyonlarıyla önemli darbeler yedilerse de bugün bile gelişmiş teçhizat ve silahlarla donatılmış kalabalık bir güce sahipler.

Ancak 8 Aralık devrimiyle birlikte Suriye’de durumu kökten değiştiren bir sürece girildi. Suriye yönetimi, halktan büyük bir teveccüh gördü ve bu sayede tüm illegal grupları silahsızlandırmaya başladı. PKK önce buna ayak sürüse de yeni yönetimle bir anlaşma imzalamak zorunda kaldı. Öcalan'ın “tüm grupları” fesih çağrısıyla birlikte Suriye’deki yapılanma da sarsılmaya başladı.

Üstelik ABD’de Trump yönetiminin ikinci kez işbaşına geçmesiyle hem asker çekileceği hem de PKK’ya eskisi kadar destek verilmeyeceği ortaya çıktı. Trump'ın “Suriye’nin anahtarı Türkiye’de” yaklaşımı, PKK’nın bu ülkede artık kolay nefes alamayacağı anlamına geliyor. Yeni Suriye yönetimi üzerindeki Türkiye etkisi düşünüldüğünde Esad dönemindeki gibi PKK hamiliği yapılmayacağı ortada. Nitekim PKK unsurlarının Suriye kolluk kuvvetleri içine dağıtılması konusunda neredeyse bir mutabakat oluştu. PKK kuruluşundaki sığınağını kaybetti.

 

Bahçeli ve MHP Etkisi

10 yıl önce sona eren bir önceki çözüm sürecine AK Parti dışındaki hiçbir siyasi parti destek vermiyordu. Başta MHP ve Devlet Bahçeli olmak üzere her kesimden siyasetçiler çok sert bir muhalefet yürütüyordu. Bahçeli'nin o dönemki konuşmalarına bakıldığında bugünkü yaklaşımıyla arasında dağlar kadar fark olduğu görülür. Yani yürütülen süreci ayakta tutmak AK Parti açısından çok zordu. Toplum genel olarak desteklese de Meclisten destek bulunamadı. Nitekim AK Parti sürecin sonunda yaklaşık 10 puan kaybetti.

Bugün ise Sayın Bahçeli liderliğindeki MHP, baş döndüren bir değişim geçirerek “Terörsüz Türkiye” sürecinin taşıyıcı kolonlarından biri haline geldi. Hiç kimsenin ummayacağı söylemlerle süreci başarıya ulaştıracağını ilan etti. Geçtiğimiz Ekim’de Öcalan’ın meclise gelip örgütü dağıttığını açıklamasını istediğinde herkes şaşkındı. Daha sonra PKK’nın kongresinin Malazgirt’te toplanmasını önerdiğinde yine şaşkınlıktan tüm siyasilerin ağzı açık kaldı. Bugün CHP ve DEM Parti de yeni süreci destekliyor. Yani parlamentoda büyük bir çoğunluk iradesi oluşmuş durumda.

 

Diyarbakır Anneleri Damgası

Bugünü eski süreçlerden ayıran belki de en önemli ve özgün faktör ise Diyarbakır Annelerinin başlattığı PKK’ya direniş oldu. Dünya örneklerine bakıldığında terörün tasfiyesi için başlatılan sivil girişimler genellikle devletlere seslenir. Diyarbakır Anneleri ise ilk kez terör örgütüne, hem de bizzat siyasi partisinin binası önünde çadır kurarak seslendiler.

Altı yıldır sürdürülen bu direniş, öncelikle PKK’nın ezberini bozdu. Çünkü daha önce siviller organize halde PKK’ya açıktan asla karşı çıkamamışlardı. Bu eylemlerin en önemli sonucu örgüte insan akışının kesilmesi oldu. Siyasi parti binalarından dağ kadrosuna eleman gönderimi kesildi.

Üstelik eylemler Diyarbakır’la sınırlı kalmadı, başka şehirlere yayıldı. İlk kez Türk şehit anneleriyle evladını PKK’ya kaptıran Kürt anneler, omuz omuza örgüte karşı harekete geçti. Korku duvarı yıkıldı. Teslim olan militanların varlığı, dağda tereddütte kalan diğerlerine de umut oldu. Fırsat bulanlar güvenlik güçleriyle temas kurmaya başladı. Dünyada çatışma çözümü literatürüne girecek olan bu özgün örnek, PKK’nın feshine giden süreçte çok kritik bir kilometre taşı oldu.

Tüm bu faktörler göz önüne alındığında, terörün kökten tasfiyesi için kolay kolay bir araya gelemeyecek tüm şartların oluştuğu görülüyor. Sabotajlara kalkışanlar elbette olacaktır. Ancak siyasi iradenin kararlılığı, toplumun desteği ve uygun uluslararası konjonktür devam ettiği müddetçe sürecin başarıya ulaşmaması için ortada pek bir sebep görünmüyor.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası