“(…) bu temaların en ilgi çekici olanı birçok strateji belgesinde özellikle vurgulanan müttefiklerle ve ortak ülkelerle iş birliği ihtiyacıdır. ABD yapay zekâ ve siber güvenlik alanına standartlar getirme arayışını yeni bir jeopolitik kurguya dönüştürmektedir. Bu bağlamda Çin en önemli tehdit olarak karşı tarafa alınırken, müttefikler ve ortaklar tekno-politik zeminde iş birliği için davet edilmektedir” (Tekno-Politika Çağı: Devlet Şirket İlişkilerinin Teorik Analizi ve Güvenliğin İnşası, s. 315).
13 Eylül 2025 haftası, Londra merkezli gelişmelerle birlikte Anglosfer’in dijital çağdaki yönünü belirleyen tarihi bir eşik oluşturdu. Haftanın öne çıkan iki olayı, bu dönüşümün siyasi ve ideolojik temellerini gözler önüne serdi: İlki, ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci devlet ziyareti kapsamında İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile imzaladığı 350 milyar dolarlık “Teknolojik Refah Anlaşması”, yapay zekâ, kuantum bilişim ve nükleer enerji yatırımlarını içerdiği kadar, Anglo-Amerikan veri egemenliği ve kurumsal mimarisinin yeniden tanımlanmasını da kapsıyordu. İkincisi ise teknoloji devi Elon Musk’ın Londra’da düzenlenen aşırı sağcı “Unite the Kingdom” mitingine video bağlantısıyla katılarak yaptığı “şiddet geliyor” uyarısıydı.
İlk bakışta birbirinden kopuk görünen bu gelişmeler, aslında Anglosfer içindeki yeni bir tekno-politik ittifak mimarisinin ve belki de bir tür dijital pazarlığın farklı yansımaları olarak değerlendirilmeli.
ABD-İngiltere Teknoloji Bloku: Yatırım mı, Bağlılık mı?
Microsoft’un 30 milyar dolarlık, Nvidia’nın 15 milyar dolarlık, Google’ın 6 milyar dolarlık yatırımlarıyla desteklenen bu mega paket, İngiltere’nin ekonomik büyüme ve inovasyon hedeflerine ivme kazandırma amacı taşıyor. Loughton’da inşa edilecek İngiltere’nin en büyük yapay zekâ süper-bilgisayarı, Cobalt Park’ta Stargate veri merkezi ve kuzeydoğuda planlanan Yapay Zekâ (YZ) Büyüme Bölgesi gibi projelerle altyapı adım adım şekilleniyor. Ancak bu projeler teknik olmanın ötesinde, tam anlamıyla siyasi özelliğe sahip.
Zira bu yeni dijital altyapının kritik bileşenleri, hem finansmanı hem de işletimi açısından ABD’li teknoloji şirketlerinin kontrolüne bırakılmış durumda. Dolayısıyla Birleşik Krallık, kendi topraklarında yükselen bir süper-bilgisayar üzerinden dahi stratejik karar alma kabiliyetini sınırlayan bir bağımlılık ilişkisine sürükleniyor. Stratejik özerklik daha başlangıçta zedelenmişken, bu yatırımların “ulusal çıkarlar” adına mı yoksa Anglosfer’in merkezi adına mı tasarlandığı sorusu giderek daha yakıcı hale geliyor.
Yatırım rakamlarının arkasında daha sessiz fakat etkili bir yapılaşma var: Veri egemenliği. Oracle’ın “UK Sovereign Cloud” sisteminin, NATO ve İngiliz kamu kurumlarıyla ortaklık kurması, Palantir’in İngiliz Savunma Bakanlığı’ndan 940 milyon dolarlık yeni ihale alması ve OpenAI’in İngiliz kamu hizmetlerine entegre edilmesi, dijital altyapının yalnızca ticari değil, aynı zamanda güvenlik açısından da ABD menşeli aktörlere bağlandığını gösteriyor.
Bu, İngiltere’yi Avrupa’nın düzenleyici yaklaşımından ayırıyor. Avrupa Birliği; dijital vergiler, içerik düzenlemeleri ve rekabet kuralları ile daha müdahaleci bir pozisyon alırken, Starmer yönetimi Trump’a ve Amerikan teknoloji devlerine yakın durarak regülasyonlarda “az müdahaleci” bir yaklaşımı benimsiyor. Kimi uzmanlar bu tercihi, Brexit sonrası İngiltere’nin alternatif ekonomik yönelim ihtiyacının doğal sonucu olarak görüyor. Ancak bu yönelimin ileride politik bağımlılık alanları çıkarabileceği de ortada.
Elon Musk: Tekno-Popülizmle İmparatorluk Sözcülüğü Arasında
Tam da bu anlaşmanın gölgesinde, Elon Musk’ın İngiltere’de sağ popülist aktivist Tommy Robinson’ın “Unite the Kingdom” adlı aşırı sağcı mitingine video bağlantısıyla katılması ve “şiddet geliyor” uyarısında bulunması, anlaşmanın sessiz arka planını adeta görünür kıldı. Musk, burada sadece ideolojik söylemlerde bulunmakla kalmadı. Tekno-politik hatta artık tekno-popülist bir aktör olarak konumlandı. Artık yalnızca Tesla ve SpaceX’in CEO’su değil, X platformu ile kamuoyu, Starlink ile savunma ve iletişim, xAI ile YZ sektöründe angajman sahibi.
Elon Musk’ın tekno-politik dönüşümünün ekonomik veya stratejik olmanın ötesinde kültürel ve etik bir tartışmaya da zemin hazırladığı görülüyor. İngiltere’nin en prestijli bilimsel kurumu olan Royal Society, Musk’ın “Unite the Kingdom” mitinginde göçmen karşıtlığı bağlamında “şiddet geliyor ya savaşacaksınız ya da öleceksiniz” sözleri üzerine topluluk üyeliğini yeniden gündeme aldı. Topluluk başkanı Sir Adrian Smith, bilimsel değerlerin “tolerans, saygı ve ifade özgürlüğü” üzerine kurulu olduğunu belirterek, “şiddet dili”ne başvurmanın bu değerlere tehdit oluşturduğunu vurguladı.
Musk’ın teknoloji girişimcisi kimliğinin yanında, ideolojik ve söylemsel bir aktör hâline geldiğini net bir şekilde görebiliyoruz. Mitingin zamanlaması ve içeriği, Starmer-Trump görüşmesinden yalnızca birkaç gün öncesine denk gelmesi bakımından da dikkat çekici. Musk’ın sözleri, İngiltere’deki siyasi dengelere ve göç tartışmalarına doğrudan müdahale eden bir tonda olması nedeniyle, onu artık uluslararası diplomasi ve iç politika arasında salınan bir “tekno-popülist hegemon” konumuna yerleştiriyor. Bilimsel kurumlar bile bu söylemin oluşturduğu güvenliksizleşme karşısında kendi etik sınırlarını yeniden tanımlamak zorunda kalıyor.
Musk bahsi geçen mitingde, aynı zamanda Birleşik Krallık parlamentosunun dağıtılması ve hükümetin değişmesi gerektiğini de söyledi. Musk’ın Starmer hükümetine karşı kullandığı dil ve zamanlaması, teknoloji devlerinin sadece iş dünyasında değil, toplumsal ve siyasi mücadele alanlarında da belirleyici olabileceğini ortaya koyuyor. Böylelikle Musk gibi tekno-popülist figürlerin bu tür eylemlerinin “Anglosfer tekno-politik ittifakının detayları belirlenirken bir Demokles kılıcı halini alıp almadığı” sorusu gündeme geliyor.
Trump’ın Yeni Teknoloji Stratejisi
Donald Trump’ın ikinci döneminde izlediği teknoloji politikası, klasik korumacılığın aksine, veri ve YZ alanında daha agresif, regülasyon karşıtı ve yatırım teşvikli bir çizgide ilerliyor. ABD Ulusal Standartlar Enstitüsü’ne verilen yeni direktiflerle birlikte; çeşitlilik, iklim değişikliği, dezenformasyon gibi konuların YZ risk çerçevesinden çıkarılması isteniyor. Bu, YZ politikalarını yalnızca ekonomik büyüme üzerinden kurgulayan, sosyal sorumluluğu ve demokratik denetimi tali gören bir çerçeve oluşturuyor.
Bahsi geçen vizyon, hem Birleşik Krallık’taki YZ yatırımlarını hızlandırıyor hem de veri merkezlerinin enerji ihtiyacını karşılamak üzere nükleer altyapının yeniden yapılandırılmasına neden oluyor. Starmer’ın 12 yeni nükleer reaktör planı, sadece enerji değil aynı şekilde bir dijital egemenlik meselesi haline geliyor.
Trump’ın YZ konusundaki yaklaşımı, klasik "korumacı ticaret" politikalarını teknoloji alanında bir "liberteryen serbestliğe" dönüştürüyor. Tıpkı ABD’de vergi, çevre ve çeşitlilik kurallarını sıfırlayan YZ eylem planı gibi, özgür piyasa görünümü altında şirket odaklı bir düzen kuruluyor.
Bu atmosferde, YZ yatırımları büyük bir ekonomik büyüme etkisi getiriyor gibi görünse de diğer sanayi kolları (enerji, üretim, yeşil teknoloji) çöküş yaşıyor. Birçok kurumsal rapor da bu yatay kaymayı gözler önüne seriyor.
Trump yönetimi, Birleşik Krallık’ın Dijital Hizmet Vergisi ve Çevrimiçi Güvenlik Yasası’na karşı tepkili. Trump, bu tür regülasyonları Amerikan teknoloji devlerine yönelik düşmanlık olarak yorumluyor ve misilleme olarak ticaret tarifeleri tehdidinde bulunuyor. Ancak bu konular anlaşma kapsamına resmen girmemiş olsa da görüşme zemininde Birleşik Krallık üzerindeki baskının hissedildiği açık.
Dijital vergi ve içerik denetimi gibi ulusal egemenliği ilgilendiren meselelerde geri adım atmak hem iç politikada hem de küresel norm belirleyiciliği açısından İngiltere’nin manevra alanını daraltma potansiyeli taşıyor.
Tüm bu gelişmeler, daha önce Kriter dergisindeki bir yazımda meşhur istihbarat ittifakı tartışmaları üzerine sorduğum “Beş Göz şehla mı oluyor?” sorusunu yeniden anlamlı kılıyor. Bu teknoloji mimarisi, Anglosfer içinde birçok-taraflılıktan ziyade, Washington ile Londra arasında dijital stratejiyi kimin tanımlayacağına dair bir blöf ve tahakküm yarışına işaret ediyor.
Çin ve Kapalı Kapılar
Anlaşmanın Çin’e karşı inşa edilen bir teknolojik barikat işlevi gördüğü de açık. Ağustos 2025’te grafen üreticisi Versarien’in Çin bağlantılı ortaklığa satışının ulusal güvenlik gerekçesiyle engellenmesi, bu stratejinin sessiz ama etkili bir boyutunu oluşturuyor. Grafen, tek atom kalınlığındaki yapısı sayesinde elektriği bakırdan daha iyi iletebilen ve silikonun sınırlarını aşmak isteyen yeni nesil çip teknolojilerinde devrimsel rol oynayan bir malzeme olarak öne çıkıyor. YZ donanımlarından süper-bilgisayarlara, kuantum işlemcilerden bataryalara kadar birçok stratejik alanda üstünlük sağlayabilecek potansiyele sahip. Bu nedenle, üretim zincirinin kimin elinde olduğu sadece ekonomik değil, doğrudan jeopolitik bir soruya dönüşmüş durumda. Bu tür kararlar, Anglosfer’in yalnızca teknolojik değil, ideolojik bir sınır çizdiğini de gösteriyor.
Bu yönüyle teknoloji anlaşması ekonomik bir belge veya bir yatırım belgesi olmanın ötesinde, uluslararası sistemin dijital güç mimarisinde kimin içeride kimin dışarıda olduğunu tanımlayan bir “sessiz deklarasyon” niteliğinde.
Sonuç: Egemenlik Ne Zaman Başlar?
Starmer-Trump ekseninde inşa edilen bu yeni tekno-politik pakt, aslında Anglosfer’in dijital müttefiklik sistemini yeniden kodluyor. Gelişmeler bir serbest piyasa anlatısından öte, veri altyapısını, nükleer enerjiyi, YZ güvenliğini ve söylem alanını Silikon Vadisi sermayesi etrafında yeniden şekillendiren tekno-politik bir entegrasyona işaret ediyor.
Ancak burada çok kritik bir soru duruyor: YZ çağında özgürlüğün ve egemenliğin teminatı, devletlerin çektiği yatırımlar mı, yoksa bireylerin kurallara ihtiyaç duymadan kendi dijital kaderlerini belirleme hakkı mıdır?
Starmer-Trump anlaşmasıyla doğan yeni dijital mimari, yüzeyde bir "kazan-kazan" retoriği sunsa da arka planda dijital altyapının mülkiyeti, veri yönetimi, içerik denetimi ve teknoloji regülasyonları gibi temel egemenlik alanlarında yeni bağımlılık ilişkileri geliştiriyor.
Elon Musk gibi aktörlerin söylemleriyle bu yapı sadece hükümetler arası değil, toplumlar arası bir etki alanı da kuruyor. Teknolojik kalkınmanın ötesine geçerek, kimlik, kontrol ve söylem savaşının da aracı halini alıyor.
Anglosfer’in cevabı şekilleniyor. Peki ya diğerleri?
