Kriter > Dosya > Dosya / Toplum |

Demografik Yaşlanmanın Muhtemel Sonuçları


Türkiye hızla yaşlanırken diğer ülkeler de benzer biçimde doğurganlık hızlarında düşmeler ve beklenen yaşam sürelerinin artışı ile giderek yaşlanan bir nüfus yapısına sahip olmaktadırlar. Birçok konuda olduğu üzere modernleşme, kentleşme vb. etkenler aracılığıyla yaşanan zihniyet değişimi, doğurganlık başta olmak üzere birçok demografik unsurda da kendini göstermektedir. Bu değişim süreci; refah, konfor, tüketim vb. olumlu gözükebilecek birtakım hayat biçimlerini mümkün kılsa da sürecin uzun vadede doğru yönetilemediği durumlarda çok boyutlu krizlere sebebiyet verebileceği akıldan çıkarılmamalıdır.

Demografik Yaşlanmanın Muhtemel Sonuçları

Yaşlanma veya yaş alma; doğup büyüyen, hayatını sürdürüp belli bir olgunluk yaşına erişen insan için olağan bir sürece karşılık gelmektedir. Yaşlanma ilk anda tecrübe, istikrar, bilgi birikimi, derinlik, özgüven gibi olumlu özellikleri içeren bir hayat evresidir. Bunlara karşın yaşlanmanın biyolojik ve sağlığa dayalı bir gerçeklik olması ile birlikte, sosyal ve ekonomik boyutları içeren olumsuz özellikleri de mevcuttur. Fiziksel ve ruhsal kayıplar, hastalıklar, bilişsel gerileme, sosyal ve psikolojik zorluklar, ekonomik sıkıntılar gibi durumlar yaşlanma sürecinin görünür hallerini meydana getirmektedir. Yaşlanmanın bu türden bireysel düzeyde olumlu ve olumsuz hallerinin yanı sıra tüm toplumu ilgilendiren sonuçları da ehemmiyet taşımaktadır. Dünyada, nüfusun kendini yenileme seviyesinin (2,1) altında kalacak şekilde seyretmesi ve giderek azalması gibi durumlar, çocuk ve genç nüfusun toplam nüfus içerisindeki etkisini kaybederek yaşlı nüfusun oran bakımından daha da yükselmesine sebebiyet vermektedir. Ayrıca gelişen sağlık hizmetleri, beklenen yaşam sürelerindeki artışlarla birlikte daha uzun süreler yaşanıyor olması da yaşlı nüfusun oran olarak yükselmesini mümkün hale getirmektedir. Demografik dönüşümün son evrelerinde olduğu ileri sürülen Türkiye için bu durum görünür bir şekilde cereyan etmektedir. TÜİK tarafından kamuoyu ile paylaşılan İstatistiklerle Yaşlılar 2025 verileri, Türkiye’de toplam nüfus içerisinde yaşlı nüfusun yaşadığı değişimi görünür kılmaktadır. Bu metinde yaşlılığa ilişkin güncel veriler irdelenerek dünyada ve Türkiye’de demografik yaşlanmanın meydana getirdiği ve getirebileceği muhtemel sonuçlar üzerinde durulmaktadır.

 

İstatistiklerle Yaşlılar

65 ve üzerindeki yaşlı nüfusun, Türkiye’de toplam nüfus içerisindeki oranı 1950’de yüzde 3,3 iken, bu oran 2025 itibarıyla yüzde 11,1 oldu. Böylelikle son beş yılda yüzde 20,5’lik artış ile Türkiye’deki yaşlı nüfus sayısı 9 milyon 583 bin 59 kişi oldu.

GRAFİK 1. YAŞLI NÜFUS ORANI (1945-2025)

 

TÜİK’in ana tahminine göre, Türkiye’de yaşlı nüfusun toplam nüfus içerisindeki oranı 2030’da yüzde 13,5, 2040’ta yüzde 17,9, 2060’ta yüzde 27, 2080’de yüzde 33,4 ve 2100’de ise yüzde 33,6 olacaktır. Türkiye’de evlenme yaşının ilerlemesi, evliliklerin ertelenmesi ve bunlara bağlı olarak çocuk sahibi olmanın ötelenmesiyle çocuk ve genç nüfusun toplam nüfusta ve ileri yaş gruplarında yeteri kadar beslemeyi yapamaması neticesinde, her geçen yıl yaşlı yaş grupları arasında da ileri yaşlarda (75-84, 84 ve ötesi) yoğunlaşma olduğu görülebilmektedir.

Yakın coğrafyasındaki birçok ülkeye göre çok daha genç bir nüfus yapısına sahip olan Türkiye’nin giderek yaşlı bir nüfus yapısına doğru evrildiği aşikârdır. Bu bağlamda yeni doğan bebekten en yaşlıya kadar nüfusu meydana getirenlerin yaşları küçükten büyüğe doğru sıralandığında ortada kalan kişiyi temsil eden ortanca yaşın her geçen yıl yükseldiği bilinmektedir. 1935’te 21,2 olan ortanca yaşın (e: 19,1; k: 23,4) düzenli artışlarla 2025 itibarıyla 34,9’a (e: 34,2; k: 35,7) eriştiği görülmektedir.

GRAFİK 2. ORTANCA YAŞ (1935-2025)

Yaşlanmanın diğer göstergeleri olarak bilinen yaş bağımlılık oranı ve doğuşta beklenen yaşam süresi verilerinde de değişim devam etmektedir. Çalışma çağındaki yüz kişiye düşen yaş grubu (0-14, 15-64, 65 ve üzeri) sayısını ifade eden yaş bağımlılık oranı 1935’te yüzde 82,9 iken bu oran 2025 itibarıyla yüzde 46’ya gerilemiştir. Bu gerilemede en büyük faktör 0-14 yaş grubu olarak tanımlanan çocuk bağımlılık oranının 65 ve üzeri yaş grubuna ait yaşlı bağımlılık oranına göre çok daha hızlı bir şekilde azalıyor oluşudur. Öyle ki, 1935’te yüzde 75,7 olan çocuk bağımlılık oranı, 2025 itibarıyla yüzde 29,7’ye gerilerken; 1937’de yüzde 7,1 olan yaşlı bağımlılık oranı ise 2025 itibarıyla yüzde 16,2’ye yükselmiştir.

GRAFİK 3. YAŞ BAĞIMLILIK ORANLARI (1935-2025)

Doğuşta ve belirli yaşlarda beklenen yaşam süreleri arttıkça nüfusta yaşlanmanın da oransal olarak arttığı düşünülmektedir. Bu sürelerin artması, sağlık imkânlarının gelişmesinin bir göstergesi olması bakımından önemli ve kıymetlidir ancak giderek yaşlanmanın bir boyutunu teşkil etmesi açısından ise olumsuz olarak addedilebilir. Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresi istikrarlı biçimde artış göstermektedir. 2017 ve 2019 arasında bu sayı en yüksek olarak 78,6 yıla ulaşmıştır. Covid-19 pandemisi ve 6 Şubat depremlerinin etkisiyle 2021 ve 2023 dâhilinde doğuşta beklenen yaşam süresi 77,3 yıla gerileyerek son 10 yılın en düşük seviyesine inmiştir. Ancak 2022 ve 2024 yıllarını kapsayan dönemde bu sayı tekrar yükselişe geçerek 78,1 (e: 75,5; k: 80,7) yıla çıkmıştır.

Birleşmiş Milletler’in 2025 için gerçekleştirdiği dünya nüfus tahminlerine göre, dünyada toplam 856 milyon 880 bin 405 yaşlı bulunmaktadır. Bu nüfus ise dünyadaki toplam nüfusa oranla yüzde 10,4’lük bir kısmı meydana getirmektedir. Ülkelerin yaşlı nüfus sıralamasında Monako (yüzde 36), Japonya (yüzde 30), İtalya (yüzde 25,1), Portekiz (yüzde 24,9) ve Yunanistan (yüzde 24,4) en önde yer alırken Türkiye, dünya ortalamasını geride bırakarak yüzde 11,1’lik yaşlı nüfus oranı ile 194 ülke arasında 75. sırada konumlandı. Sıralamanın diğer ucunda ise Katar (yüzde 1,7), Birleşik Arap Emirlikleri (yüzde 1,8), Zambiya (yüzde 2), Çad (yüzde 2,1) ve Orta Afrika Cumhuriyeti (yüzde 2,2) yer aldı. Böylelikle yaşlı nüfusun oran bakımından artmamasını sağlaması bakımından doğurganlığın ve göç hareketlerinin etkili olduğu bu ülkeler özelinde de görülebilmektedir.

Son zamanlarda yaşlanma konusu gündeme geldiğinde sıklıkla ön plana çıkan hususlardan biri de tek başına yaşayan yaşlılardır. Bu bağlamda Türkiye’de en az bir yaşlı ferdin bulunduğu 7 milyon 46 bin 560 hanenin 1 milyon 836 bin 496’sında tek başına yaşlı fertler yaşamaktadır. Tek başına yaşayan yaşlı kadınların (yüzde 73,5) yaşlı erkeklere (yüzde 26,5) göre daha fazla olması durumu, büyük ölçüde erkeklerin kadınlara kıyasla daha erken ölmeleri ile ilişkili olmaktadır. Bu anlamda eşi ölmüş yaşlı kadınların oranı eşi ölmüş yaşlı erkeklerin oranının 4,2 katı olmuştur.

 

Yaşlanmanın Küresel Boyutları

Türkiye, hızla yaşlanırken diğer ülkeler de benzer biçimde doğurganlık hızlarında düşmeler ve beklenen yaşam sürelerinin artışı ile giderek yaşlanan bir nüfus yapısına sahip olmaktadırlar. Bir toplumun nüfus yapısının giderek yaşlanması, ekonomik olarak sürdürülebilirlik başta olmak üzere sağlık sistemi, bakım, mekânsal ve toplumsal değişim, seçmen kitlesinin dönüşümü vb. unsurlarda sorunların belirginleşmesine sebebiyet verebilmektedir.

Bağımlı olmayan, katma değer ürettiği düşünülen, çalışma çağındaki (15-64 yaş) nüfusun diğer yaş gruplarına göre azalması; iş gücü piyasasında daralmaya, üretim kaybına, ekonomik olarak büyümenin yavaşlamasına, yaşlı başta olmak üzere bağımlılık oranının artmasına, sosyal güvenlik sistemlerinin çökme riski ile karşı karşıya kalmasına, emekli maaşı alanların sayısıyla sisteme prim ödeyen aktif çalışanlar arasındaki farkın açılmasına (pasifin aktifi geçmesi) sebebiyet verebilmektedir. Bu türden durumlar ile karşılaşan devletler ise acil çözüm yolu olarak genellikle mevcut vergileri artırmak, yeni vergiler getirmek ve emeklilik yaşını yükseltmek gibi tedbirler alma yoluna gitmektedir. Bu da bu gibi külfetlerin tüm toplum tarafından yüklenilmesi ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Bunların yanı sıra alzheimer, kalp, dolaşım, diyabet vb. hastalıkların uzun süren tedavi süreçleri hem sağlık sistemini hem de bireyleri yorup tüketebilmektedir. Kurumsal yahut evde bakım süreçleri de zaman, imkân ve emek gücünün ön plana çıktığı süreçlere karşılık gelmesi bakımından yaşlanma ile birlikte belirginleşen durumlardandır.

Yaşlanmanın fiziki boyutlarının ötesinde, tek başına yaşlanma gerçeği etrafında yaşlı bireylerde sosyal izolasyon, yalnızlık, depresyon ve psikolojik çöküntü ihtimalleri de artış gösterebilmektedir. Kırdan kente doğru yönelen insan hareketliliği de kırsal alanların daha yaşlı nüfuslar ile kalmasına sebebiyet verebilmektedir. Kentlerin yığın halinde kalmaları, nüfusun ülkeler sathında dengeli dağılmıyor oluşu, kırsal alanın adeta “açık hava huzurevlerine” dönüşüyor olması genç emek gücünün bu bölgelerde varlığının olmasını elzem hale getirmektedir. Tüm bu unsurların ötesinde yaşlı nüfusun toplam nüfus içerisinde oran bakımından artması ülke siyasetine de etki edebilmektedir. Bütçenin hangi yaş gruplarına ne kadar oranda dağıtılacağı çoğu kez seçmen kesiminin yoğunluğu açısından tartışmalı bir hal alabilmektedir. Giderek yaşlanan ülkelerin yöneticilerinin “gümüş ekonomi” ve “gümüş demokrasi” biçiminde bir eksen ile politika geliştirmek durumunda kaldıkları görülebilmektedir.

Yaş ömrünün uzaması, insanlık ve tıp için büyük bir başarı olsa da, bir ülkenin demografik yapısında yaşlı nüfus oranının hızlı ve kontrolsüz şekilde artması, makro düzeyde ciddi yapısal krizleri beraberinde getirebilmektedir. Demografların “demografik kış” olarak adlandırdığı bu durumun olumsuz etkileri bazı ülkelerde somut biçimde görülebilmektedir. Normal biçimde sağlık imkânlarının gelişmesi ile çok uzun yaşam sürelerinin varlığı ancak anormal bir şekilde gençlerin evlilik ve çocuk sahibi olma fikrinden uzaklaşmaları ile birlikte aşırı düşük doğum oranları nüfus yapılarını yaşlı hale dönüştürmektedir.

Bu bağlamda “fazlasıyla yaşlı” ve “hızlıca yaşlanan” ülkelerin yaşlanma sebeplerine bakıldığında beklenen yaşam sürelerinin artması, doğurganlığın azalması gibi etkenlerin haricinde örneğin Çin’de uzunca müddet uygulanan “tek çocuk” politikası gibi antinatalist politikaların sürdürülmüş olmasının etkili olduğu görülebilmektedir. Sebeplerin ötesinde sonuçlara gelindiğinde ise örneğin Japonya’da sahiplerinin ölmesi ve mirasçılarının olmaması sebebiyle toplam konut stokunun yüzde 14’ünü aşan, 9 milyonu aşkın[1] boş kalmış, terk edilmiş evin (Akiya) sayısının giderek arttığı bilinmektedir. Artan sayıdaki yalnız yaşayan yaşlı bireyler, ücreti karşılığında arkadaş edinmek durumunda kalmakta, iş gücü açığından ötürü 70 yaş üstü olanlar dahi taksicilik, güvenlik görevliliği gibi işlerde çalışmakta ve çoğu durumda yalnız başlarına (Kodokushi - yalnız ölüm) ölmektedirler. 2024’te evinde yalnız ölen yaşlı sayısı 58 bin 44 olmuştur.[2] Refah koşullarda hayatını sürdüren, zenginleşip sonrasında yaşlananların dışında dünyanın birçok ülkesindeki yaşlılar, yoksullaşarak yaşlanma ihtimali ile karşı karşıya kalmaktadır. Öncelikle nitelikli olmak üzere iş gücünün daralması, genç ve göçmen nüfusa ihtiyacı gündeme getirirken çoğunluğu “muhafazakâr ve milliyetçi” olan yaşlılar ise uyumu köstekleyebilmekte, doğurganlık ile diri tutulamayan nüfuslar göç ile de kendini yenileyememektedir.

 

[1] https://www.theguardian.com/world/2024/may/01/akyia-houses-why-japan-has-nine-million-empty-homes

[2] National Police Agency (NPA) Japan - 2025 Solitary Death Report, National Institute of Population and Social Security Research (IPSS) - 2024 Demographic Shifts, Cabinet Office of Japan - Annual Report on the Ageing Society 2024.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası