Kriter > Açık Oturum |

AK Parti 2019 Seçimleri İçin Teyakkuzda


Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden genel başkan olmasından sonra AK Parti’de hareketli günler yaşanıyor. Değişim, yenilenme ve 2019 seçimlerine hazırlık için hummalı bir çalışma var.

AK Parti 2019 Seçimleri İçin Teyakkuzda

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden genel başkan olmasından sonra AK Parti’de hareketli günler yaşanıyor. Değişim, yenilenme ve 2019 seçimlerine hazırlık için hummalı bir çalışma var. Kuşkusuz tüm bu tablo içinde AK Parti’yi zorlu bir maratonun beklediği de açık. Nitelikleri değişmekle birlikte içeriden ve dışarıdan yönelen meydan okumalar var. Parti içi yenilenme sürecinin getirdiği bir atmosfer var. Dolayısıyla bunları ve AK Parti’nin verebileceği muhtemel cevapları Açık Oturum’da masaya yatırdık. Burhanettin Duran, Hasan Basri Yalçın, Halime Kökçe ve İsmail Çağlar Kriter Genel Yayın Yönetmeni Fahrettin Altun’un moderatörlüğünde 2019 seçimleri bağlamında AK Parti’yi konuştu.

Fahrettin Altun: Kriter dergisinin 18. sayısı için düzenlediğimiz açık oturumumuza hoş geldiniz. Bu açık oturumda AK Parti’nin karşı karşıya kaldığı meydan okumaları konuşmak istiyoruz. AK Parti’nin yenilenme arayışını da masaya yatırmak arzusu içerisindeyiz. AK Parti’nin geliştirmek durumunda olduğu, geliştirmeye çalıştığı politikaların neler olduğunu, ne tür zorluklarla karşı karşıya olduğunu ele alacağız. Bir iktidar partisini konuşuyoruz. Bu iktidar partisinin ülkeyi yönetmek gibi bir yükümlülüğü var. Bu çerçevede kuşkusuz dış politika önemli bir gündem meselesi olacak. Güvenlik, terörle mücadele ve özellikle 15 Temmuz sonrasında kurumların yeniden yapılandırılması sürecinde partinin rolünü konuşmaya çalışacağız. Bu anlamda Burhanettin Hocam ilk önce sözü size vereyim. AK Parti’nin önümüzdeki süreçte hangi meydan okumalarla karşılaşacağını öngörüyorsunuz?

Burhanettin Duran: AK Parti’nin önümüzdeki dönemde karşılaşacağı en öncelikli mesele 2019 seçimlerinde Türkiye’yi yönetecek lider olarak Erdoğan’ın seçilmesidir. Hedef ise krizlerle boğuşabilen ve bunları aşabilen Türkiye’yi oluşturma ihtiyacıdır. AK Parti cumhurbaşkanlığı sistemini ortaya koyarak aslında böyle bir imkanı oluşturdu ve halktan destek gördü. Bunu fiilen gerçekleştirmesi gerekiyor. Bu aslında Türkiye’nin 2013’ten itibaren içinde bulunduğu türbülans yıllarından çıkması ve daha istikrarlı bir yönetim şekline ve vasatına ulaşması demektir. Ana hedef bu ise eğer bunun içten ve dıştan gelen taarruz ve saldırılara yönelik olarak korunabileceği bir düzenin gerçekleşmesi lazım. Ne gibi şeyler olabilir diye baktığımda bunlardan bir tanesi AK Parti’nin yenilenme arayışı içerisinde kendi içerisinden, küskünlerinden oluşturulabilecek bir muhalefetin çıkarılmasıdır. Bunun da küskün kadrolar eliyle 2002 değerlerini ön plana alan bir söylem üzerinden Batı ile daha iyi ilişkiler kurmak isteyen bir yerden çıkarılma ihtimalidir.

İkinci meydan okuma Türkiye’deki Suriyeliler ve Kuzey Irak meselesiyle bağlantılı olarak Kürtler üzerinden, CHP’nin bu kongre sürecinde gittikçe daha ağırlıklı bir Alevi partisine dönme ihtimaline karşı da Aleviler üzerinden gerilim çıkarılması ihtimalidir. Toplumsal karşılığı olan birtakım sosyal hareketler adı altında Türkiye’nin böylesi bir duruma hazırlıklı olması gerekir.

Üçüncü bağlam Batı ile olan ilişkilerdir. Türkiye’nin Almanya ve ABD ile yaşamış olduğu gerginlikler etrafında içeride siyaset yapmak için Batı ile “kapışma”yı göze aldığı söylenerek Erdoğan’ın bir tür yük olduğunu ve Batı’dan kopma yolunda olduğunu söyleyerek Batı ile ilişkileri gündeme getirebilecek bir söylemin ortaya çıkması ve bunun siyasete çevrilmeye çalışılması ihtimalidir.

Dördüncü olarak Türkiye’nin terörle mücadelesi çerçevesinde FETÖ ile mücadelesinin devamı ve yine Suriye ve Irak’ın parçalanmasının etkileri ve bununla birlikte PKK/PYD üzerinden yapılabilecek olan atraksiyonlardır.

Güçlü Lider Konusunda Halkın Tereddüdü Yok

Halime Kökçe: Türkiye’de AK Parti’nin muhatap olduğu meydan okumalar aslında Türkiye’nin muhatap olduğu meydan okumalardır. Önümüzde üç seçimden bahsediyoruz. Biri yerel seçim, diğer ikisi aynı gün yapılacak olan Meclis ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri. Bence halkın bütün bu meydan okumalara cevap verebilecek güçlü bir lider konusunda çok tereddüdü yok. Şimdiye kadar yapılanlar yapılacakların teminatıdır gibi bir yaklaşım var. Ama bir taraftan da 15 Temmuz ile başlayan travmatik dönem ve bunun yarattığı bir psikolojik yorgunluk da var. Bunun da aslında bir an evvel bir normalleşmeye dönmesi ve 2019’un da bu anlamda bir milat olmasını bekliyor insanlar. Bu yüzden Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir problem yok ama yerel seçimler ve Meclis seçimleri ile ilgili mikro sorunların tezahür ettiği alanlar var. O alanlarla ilgili AK Parti’nin geliştirmesi gereken siyasetler var. Bunların bir kısmının reel tarafları olabildiği gibi bir kısmının da çok psikolojik olduğunu düşünüyorum. On beş yıl geçmiş siz son dört-beş yılı büyük bir travma ile geçirmişsiniz. Bunun toplumda yarattığı birtakım beklentiler ve psikolojik hal de var. Ben AK Parti’nin en büyük zorluğunun da o çok tanımlanamayan, somutlaştırılamayan, “Acaba sorun nedir?” sorusuna cevap üretilemeyen o psikolojik boşluğu rehabilite etmek olduğu kanaatindeyim.

2019’da Oyun Erdoğan Üzerinden Oynanacak

İsmail Çağlar: Bu AK Parti’nin zaman zaman içerisine düştüğü en büyük risk. Konjonktür değişiyor, Türkiye’nin siyaseti değişiyor, bunun neticesinde söylem de değişiyor diyoruz. Ama öbür taraftan bu taban da değişiyor. Yani 2002’ye dönmek buradan bakıldığında da çok anlamsız. Çünkü 2002’deki taban yok elimizde. Bu tabanın zaman zaman bazı noktalardaki beklentileri suyumun akması, yolumun asfalt olması gibi meseleler. Çünkü orada artık daha somut taleplere kayan bir taban olduğunu görüyoruz. Daha ideolojik ve kimlikle alakalı şeyler de var. En kötü tarafı tabandaki dönüşen, farklılaşan yapıların birbirlerinden çok aksi noktalara savrulması. Yani bir kısmının tepkisi liberal bir yere savrulmak olurken diğerinin tepkisi daha merkeziyetçi, daha devletçi bir yere savrulmak olabiliyor. Bunların hepsini bir arada tutmak lazım. 2019’a giderken AK Parti’nin en büyük riski bu.

Hasan Basri Yalçın: Bütün bu risk tanımlamalarına katılıyorum. Oyun yine Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerinden oynanacak. Erdoğan’ın gitmesi ya da kalması üzerinden çıkacak bütün meseleler. Uluslararası ilişkilerdeki riskler ya da partinin tabanı ile ilgili meselelerin hepsinin en nihayetinde dönüp dolaşıp düğümleneceği yer orası olacak. Yine galiba 2019’daki seçime Erdoğan’lı mı, Erdoğan’sız mı kavramsallaştırması çerçevesinde gideceğiz. Ve o anlamda da bahsettiğimiz birçok mikro alan daha mikro hale gelip daha da göz ardı edilebilecek konuma gelebilir. Uluslararası baskı Erdoğan’a odaklanmaya devam eder ve içeride Erdoğan karşıtlığı yine zirve yaparsa muhtemelen yine bir kutuplaşma çerçevesinde Erdoğan’ı oyladığımız bir seçim daha yaşayabiliriz.

AK Parti’nin Milli ve Yerli Söylemi Özgün

F.A: “Muhafazakar demokrasi” ve “yerlilik, millilik” söyleminin birbiriyle iç içe geçtiği bir süreç var sanki önümüzde. Bunlar birbirinin alternatifi mi, bunlar birbiriyle çatışır mı, birbirini besleyerek mi yol alır?

B.D: Ben muhafazakar demokrasiyi de, medeniyet söylemini de yerli ve milli söylemini de birbiriyle bağlantılı organik ve konjonktürel ihtiyaçları karşılama çabasına dayalı olarak görüyorum. Hepsini bir araya getirdiğinizde aslında Türkiye’nin müreffeh ve güçlü olmasını isteyen Türkiyelilik ya da Türkiye’nin yanında olmak diyebileceğimiz ve birçok toplumsal grubu da içine alabilecek olan devletlü bir pozisyon olduğu kanaatindeyim.

Bu devletlü pozisyon Türkiye’nin menfaatini önceleyen, devletle yabancılaşmayan, ülkeyi yöneten siyasetçilerin zaman zaman farklı görüşlerde olmalarına rağmen Türkiye’nin devlet ve milletinin menfaatini önceleyen, bunu da hem bölgenin barış ve selameti hem de ümmetin menfaatleri açısından bir çelişki olarak görmeyerek bunları birleştirebilen bir çizgi. Tabii bu pratiğe geldiğinde o kadar kolay olmayabilir. Ama bir perspektif, bir ruh aranacaksa bence budur. Dolayısıyla muhafazakar demokrasi de, medeniyet söylemi de milli ve yerlilik de bu şekilde anlaşılmalı. Aksi takdirde AK Parti’nin milli ve yerli söylemini Kemalizm ve Türk milliyetçiliğine benzetebilirsiniz.

Arakan ve Filistin meselesine duyduğu ilgiyi göremeyebilirsiniz. Somali ve Balkanlar’daki çalışmalarını ve diğer bölgelerdeki faaliyetlerini yerli yerine koyamazsınız. AK Parti’nin başından beri gerektiğinde nasıl dönüşüm yapabildiğini, çözüm sürecine cesaret edebildiğini, Barzani ile yakın ilişkiler geliştirip gerektiğinde “Hayır burada hata ediyorsun” diye tavır koyabildiğini hasılı bütün bu esnekliklerini ve gerektiğinde konjonktürün mecbur kıldığı politika değişikliklerini yaparken nasıl bir tutarlılık ortaya koyduğunu anlayamazsınız.

O zaman bu esnekliğini ideolojik ve politik savrulmalar olarak görürsünüz. Ben dolayısıyla bu yerli ve milli söylemini AK Parti’nin özünün ortaya çıkması olarak görüyorum. AK Parti’yi bir araya getiren asıl sebebin bu olduğu kanaatindeyim. Bunun içerisinde Batı ile eleştirel bir entegrasyon ile birlikte bölgenin kendi düzenini kurması gerektiğini söyleyen, gerektiğinde hem İran’ı hem de Körfez ülkelerini eleştirebilen, onlara farklı yaklaşabilen ama birtakım iş birlikleri de yapabilen bir yaklaşım var. Rusya ile gerektiğinde belli bir denge ve rekabeti de içeren bir yaklaşım söz konusu. Dolayısıyla bunların hepsini bir arada anlamak lazım diye düşünüyorum.

AK Parti Siyasetin Merkezinde

F.A: 2002’de AK Parti iktidara geldiğinde şöyle bir söyleme sahipti: “Biz kimlik siyaseti yapmıyoruz, yapmayacağız.” Fakat süreç içerisinde tartışmalar öyle bir noktaya geldi ki bazı eleştirmenler AK Parti’nin aslında bir kimlik siyaseti yaptığını ve bunun da geldiğimiz nokta itibarıyla “yerlilik ve millilik” söylemi olduğunu vurgulamaya başladılar. Burada yerlilik ve millilik söylemini bir kimlik siyaseti olarak mı görmeliyiz? Diğer taraftan AK Parti’nin bugün itibarıyla merkez parti olma iddiası söz konusu ve zannediyorum bu iddiada olabilen tek parti konumunda. Bunlar birbiriyle telif edilebilir mi? Nedir bu konudaki kanaatiniz?

H.K: AK Parti’nin siyasetini kimlik siyaseti olarak algılayabileceğimizi zannetmiyorum. AK Parti ilk döneminde muhafazakar demokrat olarak tanımlandı. Ama bu kendinin yaptığı bir tanımlama değildi. O zaman AK Parti kendinin “ne olmadığı”nı izah etmeye çalışıyordu. Türkiye’de o dönem siyasetin mütemadiyen askeri ve sivil bürokrasi tarafından sıkıştırılması söz konusuydu. Orada bir yol alabilme aracı oldu muhafazakar demokrat olarak nitelendirilmek. Bu partinin kendisini daha geniş bir çevreye açma şablonuydu. Giderek yüzde 50’lere tırmanan bir AK Parti söz konusu oldu bu zaman zarfında. Hangi badireler atlatılarak buralara gelindiğini hepimiz biliyoruz. Ama o gün için AK Parti’nin belki de tahayyül bile edemeyeceği bir şeydi. Şu dakikadan sonra AK Parti ister istemez kendine yeni bir yol çizmek zorunda. Çünkü kendini bir merkez parti olarak tanımlıyor. O merkez olma vasfını taşıyabilecek yeni bir kavram, gövde ve sacayağına mecbur. Yani buna ihtiyaç duyuyor. Bu da asla kimlik siyasetiyle olabilecek bir şey değil.

AK Parti mümkün mertebe İslam dünyasına açılan, Müslüman coğrafyalara doğru genişleyen bir siyaset yürütüyor. Bunlar yerli ve milli kavramına Türkiye’de şimdiye kadar yüklenen anlamları aşan bir muhteva taşıyor.

AK Parti Batı ile ilişkilerinde çok ciddi bir değişim yaşadı. Kuşkusuz bu değişimin çok haklı gerekçeleri var. Yine de Türkiye’nin Batı ile kurduğu ilişkide AK Parti’nin ilk dönemiyle bugünkü paterni çok farklı. Evet kategorik olarak Batı karşıtı değil ama çok eleştirel. Çünkü taarruz algılıyor Batı tarafından. İslam dünyasıyla ilişkisine baktığımızda da Arap Baharı ile başlayan ciddi bir değişim var. Toplumlarla ilişkilerimiz konusunda temel bir değişim yok ama ülkeler arası ilişkilerde bir farklılık var. Batı ile ilişkiler ve dış politikadaki bu farklılıkların AK Parti’nin kendini yeniden tanımlarken ya da Türkiye’de yapmak istediği siyaseti yeniden çerçevelendirirken bir yandan önüne yeni ufuklar açtığı ama diğer yandan yeni tanımları mecbur kıldığı kanaatindeyim.

Yerli ve milli bu anlamda taşıyıcı ve en geniş tanımlama. İşin içine CHP’ye oy veren seçmeni de, milliyetçiyi de, kısmen kimlik siyasetinde kendini ifade eden bazı seçmenleri de kendine çağırabilecek geniş bir platform.

Bence bir de şunu konuşabiliriz. Bu soruya cevap niteliğinde değil ama yeni sistemle beraber yüzde 50’den fazlasını hedefleyen bu parti kendinin içinden çıktığı Milli Görüş tarafından da eleştirilmeye başlandı. Neden eleştiriliyor? Çünkü yüzde 50 küsur oya ulaşabilecek bir parti başka alternatifleri, ihtimalleri ortadan kaldırıyor. Yeni sistemin belli kliklere yönelik siyaset yapan parti ihtimallerini ortadan kaldırdığı şeklinde bir eleştiri var. AK Parti, “Artık Türkiye’yi mümkün mertebe farklılıkları bir arada tutan bir iktidar modeli ile güçlü, yan yana ve bir arada tutabiliriz” diye yeni bir vizyon ortaya koyuyor. Bunu da biraz konuşmak gerekiyor. Çünkü 2019 dediğimiz hadise biraz buralarda şekillenecek.

AK Parti ve MHP Seçmeni Memnun

F.A: Bu vizyonun önünde önemli meydan okumalar var kuşkusuz. Pratikle imtihan olacak bir süreç var önümüzde. AK Parti 2002’de de toplumun bütününe hitap etme hedefi koymuştu. Dolayısıyla bir ideoloji partisi olmadığı vurgusunu o dönemde de yapıyordu. Yeni bir söylem devreye girdi, bir tür millileşme söylemi. “Yerlilik ve millilik” söylemi böyle bir süreçte ortaya çıktı. Bir taraftan da son dönemde özellikle 15 Temmuz’un ardından çok net olarak gördüğümüz siyasetin mutabakat ihtiyacı var. Bu çerçevede Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile bir mutabakat zemini oluştu ve bu zemin ilerliyor. Bu mutabakatın ortaya çıkışının AK Parti’ye katkıları neler, AK Parti’nin 2019’a giderken MHP ile böylesi bir mutabakatı sürdürme noktasında önünde ne tür imkanlar ve meydan okumalar var?

İ.Ç: 15 Temmuz sonrasında Batı ile ilişkiler ve şu an içerisinden geçtiğimiz askeri seçeneklerin çok daha fazla aktif kullanıldığı süreçlerin bir milliyetçilik dalgası getirdiği söyleniyor, doğru. Ama bu soruya cevap verebilmek için bu milliyetçilik dalgasının nasıl bir şey olduğunu anlamamız lazım. Ne MHP’ye ne de siyaset bilimi literatüründe gördüğümüz seküler milliyetçilik dalgalarına yakın bir milliyetçilik dalgası içerisinde olduğumuzu düşünmüyorum. Türkiye’de solun ve sağın en marjinalinden bahsetmiyorsak ana akım diyebileceğimiz tüm siyasi ideolojilerin ve bunun karşılığı olarak hemen hemen tüm toplumsal grupları bir nebze içerisinde barındıran bir milliyetçilik hattı bu. AK Parti’nin şu anki milliyetçilik referansları bu pratik gerekçelerle ortaya çıkmakla birlikte ana akımın dışında değil. Rabia işaretini düşünelim, Sayın Cumhurbaşkanı’nın bunu bir siyasi formül haline getirişini hatırlayalım. Bahsettiğimiz marjinallikleri, kitleleri ve siyasetleri bir kenara ayırdığımızda ana akımda olan hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir şeyden bahsediyoruz. Aslında yabancı bir unsuru, Arap Baharı’na ait bir simgeyi alıyorsunuz ve onu bir milliyetçilik enstrümanına çeviriyorsunuz. Ama bahsettiğim türden bir milliyetçilik.

Dolayısıyla bu anlamda siyasetçinin “biz kimlik siyaseti yapmayacağız, ideolojik parti olmayacağız” demesi kimliğinin ya da ideolojisinin olmadığı anlamına gelmez. AK Parti’nin ideolojisi var ve şu an yükselen milliyetçilik tanımlanan AK Parti ideolojisinin çok dışında bir şey değil.

“2019’a giderken ne olacak? Bu durum ne getirecek, ne götürecek?” sorusuna gelirsek bir tarafta AK Parti diğer tarafta MHP var. Bu aktörlerin hareketlerine bakmalıyız. Şimdiden bir şey söyleyemeyiz. Eğer bir seçim atmosferine girilip bu ittifak bozulacaksa 2019’da bozan tarafın bahanesini çok somut bir şekilde seçmene anlatabilmesi lazım. Anlatamazsa kaybeder. Çünkü zaten bir ortak paydadan bahsediyoruz burada. Çekildiğiniz ve bu pozisyonu bozduğunuz anda bunu seçmeninize anlatmalısınız. Çünkü bu ittifaktan AK Parti seçmeni memnun olduğu kadar MHP seçmeni de memnun.

Ya da bu ittifak bozulmadan da gidebilir. Çok imkansız gibi görülüyor ama Türkiye siyasetinde bunun hem yakın dönemde hem geçmişte bir sürü örneği mevcut. Yani iki parti de bir diğerine karşı ağır bir muhalefet yapar, onu hedef alarak üzerinden gider. Bu anlamda da çok fazla oy geçişkenliği olacağını düşünmüyorum. MHP’nin pozisyonu bir meydan okuma olur mu? MHP’nin bence kendi dertleri var bu süreçte. 2019’a giderken MHP’nin seçim ve seçimin iletişimi kapsamında ana gündemlerinden birinin Meral Akşener ve partisi olacağını zannediyorum. Ben şu anki bu yükselen milliyetçilik anlamında AK Parti’nin MHP’den ve MHP’nin AK Parti’den alacak çok fazla oyu olduğunu düşünmüyorum.

Türkiye “Kendi Başımın Çaresine Bakmalıyım” Diyor

F.A: 2019’a giderken üzerinde durulması gereken en önemli sorun ve meydan okumalardan bir tanesi Türkiye’nin Batı ile ilişkileri konusu. Bir başka deyişle Batı’nın Türkiye’ye taarruzu olarak algılanabilecek baskı süreci. Bunun Türkiye siyasetine doğrudan yansımaları var. Bu yansımaların AK Parti’ye ne tür maliyetler üretmesi beklenebilir? AK Parti’nin bunlar karşısında ne tür bir siyasal hareket alanı söz konusu olabilir? Türkiye’nin Batı’dan koptuğu yeni bir eksene girdiği yönündeki tartışmalar ve Batı’dan giderek artan eleştirilerle birlikte Türkiye’de muhalefetin AK Parti iktidarına yönelik tutumlarının nasıl bir seyir alacağını düşünüyorsunuz?

H.B.Y: Ben hem iç hem de dış siyasetin bu anlamda birbirleriyle çok sıkı bir şekilde bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Ama dışın aslında içeriyi şekillendirdiğini de düşünüyorum. Yani Batı’nın Türkiye’ye, AK Parti’ye ve özelde de Erdoğan’a yönelik tavrının nereye gideceği, bunun partinin aldığı pozisyonu şekillendirip şekillendirmediği çok sık konuşuluyor. Batı’ya karşı Türkiye’de sert ve yerli bir söylem kullanıldığı müddetçe Erdoğan’ın iktidarını tahkim ettiği dolayısıyla da bunu bilerek tercih ettiği gibi bir ifade kullanılıyor. Batı dediğimiz şey bir bütün halinde geleceğini ve stratejik hedefini belirlemiş bir şey değil artık. Orada da birçok şey Türkiye’de veya diğer Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi şekilleniyor.

Erdoğan’a yönelik baskı kendi aralarında da var olabilecek karşıtlıklar üzerinden siyaset üretilme dönemine girmiş olmamızın bir sonucu. Yani mesela 90’lı veya 2000’li yılların liberal havasında siyasal hedefler çerçevesinde söylem üretilirken tüm dünyanın Türkiye ile beraber aynı çizgiye doğru gelmiş olduğunu görüyoruz. Mesela söylediğimiz şey ister “devletlü” isterse “yerli ve milli” her ne dersek diyelim aslında dönüp dolaşıp geldiğimiz yer “hikmet-i hükümet.” Çok basit haliyle artık pozitif hedefler çerçevesinde yürütülen bir siyasetten ülke merkezli daha çok kendi ülkesinin hedeflerine ve güvenliğine odaklı siyasete geçiş dönemini yaşıyoruz. Yani mesela nasıl Trump ABD’yi daha büyük yapmak gibi bir kavramsallaştırma kullanıyorsa, nasıl Merkel “biz artık kendi başımızın çaresine bakmalıyız” diyorsa Türkiye de bir anlamda “Artık kendi başımızın çaresine bakmalıyız” diyor.

Uluslararası sistemde yaşanan gelişmeye ayak uyduramayan iç siyasi aktörler aslında sistemden elimine oluyorlar. Ben muhafazakar demokrasi ile bugünkü yerli ve milli kavramı arasında bir ilişki olduğunu kabul ediyorum ama o dönemki dış politika hedefleriyle o dönemki kavramsallaştırmalar ve retoriklerle düşünürseniz bugünü anlamlandıramazsınız. Mesela o dönemin meselelerinde Türkiye’nin bütün Ortadoğu’yu hedefleyen bir politik perspektife geçmesi gerektiği söyleniyordu. Hayır şimdi öyle değil. Şimdi mesele temelli ittifaklardan geçiyoruz. Mesela Ortadoğu’ya vermek istediğimiz bir şekil yok. Ortadoğu’da demokratikleşmeyi savunmuyoruz. Ortadoğu’da düzenin bozulmasına karşı pozisyon alıyoruz. Nedir o düzenin bozulması? Barzani’nin kafa çıkarması, PYD’nin Suriye’yi bölme çabası. Bunlara karşı herkes pozisyon alıyor. Bu çerçevede mesela Yemen’de İran’a karşı olursunuz ama Kuzey Irak’ta İran ile birlikte olursunuz. Mesela Suriye’de Rusya ile birlikte hareket eder hale geliyorsunuz ama Kırım’da Rusya’nın karşısında pozisyon almak zorunda kalıyorsunuz. Yani pozitif gündeme dayalı söylem üretme döneminin kapandığı kanaatindeyim. O söylemi üretenlerin iç siyasette de elimine olduklarını düşünüyorum. Bir yeni Osmanlıcı veya ümmetçi söylemin çok arkasından gidilebilecek bir dönemde değiliz.

Liberallerin Tasfiyesi

F.A: Bütün dünyada ve Batı’da yaşanan bir süreç var. Daha farklı ifade edebiliriz belki ama ben buna liberallerin tasfiyesi diyorum. Yani liberallerin giderek iktidarlarını yitirdiği ve ellerinde sadece kültürel iktidarın kaldığı, kurumlar ve siyaset yapma süreçlerindeki egemenliklerini yitirmeye başladığı bir süreç. Şimdi bu sürecin liberal siyaset yapma tarzı itibarıyla Türkiye’de de bir karşılığını görüyoruz.

B.D: AK Parti on beş yıldır iktidarda olan bir parti. Dolayısıyla hem iktidarda olmanın yükünü taşıyor hem de bazı politika önerilerinin artıları ve eksileriyle, başarıları ve başarısızlıklarıyla yüzleşiyor. Diğer taraftan bu on beş yılda içinde bulunduğumuz dünya da, bölge ortamı da çok değişti. Dolayısıyla bunların meydan okumalarıyla da yüzleşiyor. Şurayı netleştirelim AK Parti’nin tarz-ı siyasetindeki süreklilik unsuru partinin 2002’deki pozisyonundan farklı bir yere geldiği iddialarına oranla daha güçlü. AK Parti’nin başladığı yerden bugün geldiği yere politikalar açısından bazı konularda değişim içerisinde olduğu söylenebilir. Fakat çerçeve, kimlik ve dünyaya bakış anlamında farklı bir yerde olduğu kanaatinde değilim. Yani süreklilik daha güçlü. O yüzden Erdoğan’ın şahsında politikaların değiştiği söylenerek AK Parti’ye getirilen eleştirilerin doğru olmadığı kanaatindeyim. Özellikle AK Parti’nin daha liberal politikalar yürütmesi gerektiğini söyleyenlerin, Erdoğan üzerinde etki oluşturmak ve partinin politikalarına şekil vermek isteyenlerin bir iktidar mücadelesi olduğu kanaatindeyim.

Ülkelerin Parçalandığı Bir Yerde Sert Güç Unsurlarını Kullanmak Durumundasınız

Ne demeye çalışıyorum? Türkiye’de yumuşak güç ve sert gücü bir araya getirmek isteyen bir pozitif gündem var başından beri. Türkiye’nin sert güç kapasitesi sınırlıydı ve dolayısıyla yumuşak güç öne çıkıyordu. Daha da önemlisi bölgede çatışma yoktu. Bugün baktığımızda Türkiye’nin Suriye’deki politikası değişti. Ne kadar değişti? Hala ABD ile çalışamıyoruz, başından beri çalışamadık. Hala ılımlı muhalifleri destekleyen neredeyse tek ülke olarak biz kaldık ve onların kaderiyle ilgili ciddi bir arayış içerisindeyiz. Rusya ve İran ile rakip konumdan rekabet halinde fakat iş birliği yapar pozisyona geldik. Çünkü bambaşka bir coğrafya ortaya çıktı. DEAŞ çıktı ve şimdi DEAŞ sonrası ortaya çıktı. Politikalarda süreklilik konusunda mesela Türkiye’nin milli yaklaşımı Suriyelileri dışlayan bir yere hiçbir zaman gelmedi. AK Parti sürekli olarak ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kişiliğinde de daima Suriyelilerin ötekileştirilmesine karşı çıkıyor. Halbuki Avrupa’daki milliyetçi akım göçmenleri karşısına alıyor. Türkiye’nin aksine dışlayıcı oluyor. Yani şunu söylemeye çalışıyorum. Türkiye’nin bir zaman pozitif gündemle söylemeye çalıştığı şey de yeni Osmanlıcı değildi. Türkiye’nin mevcut sınırlarının ötesinde etkisi olması gerektiğini, sorumluluklarının olduğunu söyleyen, bölgede bir barış ortamı ve ekonomik istikrar oluşmasını isteyen bir yerdeydi.

Söylemdeki bazı çarpıcı ifadeler üzerinden yürümeyelim. Mesela Suriye’de Esed’i demokratikleştirmeye çalışmadı Türkiye. Ya da herhangi bir başka ülkeyi. Arap Baharı öncesinden bahsediyorum. Sonrasında da Türkiye’nin derdi demokratikleşme değildi. Türkiye’nin derdi istikrarın, halkların menfaat ve güvenliğinin korunmasıydı. Ben böyle baktığımda Erdoğan üzerinden yürüyen AK Parti’nin sürekliliğinin birtakım liberal söylemlere zaten çok fazla savrulmadığını düşünüyorum. Diyebilirsiniz ki: O zaman çözüm süreci neydi? Sınırların anlamsızlaştığı yönündeki cümleler neye karşılık geliyordu?

Bugün yaşadığımız olguya karşılık geliyordu. Nasıl Suriyeli mülteciler Türkiye’de iseler, nasıl Türkiye Kuzey Irak’ta olanları kendi sınırının ötesinde görmeyip bununla ilgileniyorsa, nasıl mezhep çatışmasının bölgeye büyük bir sorun getireceğini söylüyorsa, yine Avrupa’ya “siz mültecilere böyle davranamazsınız, bu medeniyetleri ters konuma düşürecek bir şeydir” derken nerede duruyorsa aynı yerde duruyor. Ama şartlar ve gerçeklikler değişti. Irak ve Suriye parçalanmaya başladı. Ülkelerin parçalandığı bir yerde tabii ki siz sert güç unsurlarını kullanmak durumundasınız. Bunun amacı ne bir yeni Osmanlıcılık olabilir ne de bildiğimiz radikal İslamcılıktır. Türkiye’nin pozisyonu aynı zamanda İslam dünyasının çok önemli bir aktörü olduğunu da gören reel bir Türk milliliğidir. Ben böyle görüyorum. Dolayısıyla şartlar ve o şartlara göre bazı politika seçenekleri değişmiştir ama işin özündeki yaklaşımı ben hiçbir zaman ne yeni Osmanlıcı ne de İslamcı olarak tanımlıyorum.

AK Parti’de “Elitler Arası” Mücadele

F.A: AK Parti içinde uzun yıllardır yer alan bazı aktörlerin şu anki sürece dair birtakım eleştirileri var. Sizin değerlendirmenize göre parti içerisinde “elitler arası” mücadele var mıdır, bunun 2019’a bir yansıması söz konusu olabilir mi? Burhanettin Duran, “Bu Erdoğan’ı etkilemek üzerine oluşmuş bir mücadeledir” dedi. Sen buna katılıyor musun? Bunun parti siyasetine ne tür etkileri olabilir 2019 sürecinde?

H.K: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AK Parti’nin genel başkanı olmadığı bir üç yıl geçti. O dönemde siyasetin kendi doğası gereği olarak da tanımlanabilir belki, AK Parti için farklı yönelimler, farklı siyasalar gündeme geldi. Bunun zaman zaman gerginlik olarak dışa vurumunu da biz akademisyenler, gazeteciler olarak müşahede ettik.

Mesela Cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş referandumunda da bunun kısmen ip uçlarını görebildiğimizi tahmin ediyorum ve bunu temelde şöyle algılıyorum; bu yeni sistem hakikaten siyaseti iki temelde toplama eğilimli bir sistem. Özellikle hükümette icra makamına çok güç atfediyor. Ve iktidar olabilmek için yüzde 50’nin üzerinde oy almanız gerekiyor. AK Parti içerisinde uzun yıllar siyaset yapmış, dışarıdan “akil adamlar” gibi tanımlamalarla da resmedilen bazı aktörler var. Bu isimler üzerinden partide özeleştiriyi de aşan ve zaman zaman “muhalif söylem” istidadı taşıyan bir şeyin biriktirilmeye çalışıldığını gözlemliyorum. Bu aktörler için 2019’daki sistem değişikliği ve bundan sonra da böyle devam edecek olma ihtimali AK Parti dışında, AK Parti’ye rakip başka bir “İslamcı”, “Batıcı” partinin teşekkülünü imkansızlaştıran bir durumu ortaya koyuyor. Bu durumda sözünü ettiğimiz AK Parti içerisindeki birtakım belki şu an çok aktif siyaset yapmayan elitler için ya AK Parti’nin geleceğinde bir rol üstlenmek var ya da daha küçük siyasi entiteler olarak veya başka partilere eklenerek yahut kanaat önderi pozisyonunda devam ederek bir siyasete eklemlenme biçimi ve alternatifi var.

Bunun zaman içerisinde şekilleneceğini düşünüyorum. Ya bu elitler bir seçenek olarak AK Parti’nin Erdoğan sonrasını bekleyecekler ya da kendilerini mevcut partilerden birine eklemleyecekler veya daha yeni, taze bir parti kurmaya cesaret ederek bir maceraya atılacaklar.

AK Parti’nin referandumla getirdiği yeni sistem değişikliğinin bu anlamda kendi içerisindeki o eleştirel, muhalif olmak istidadı taşıyan tonlara karşı da büyük bir meydan okuma olduğunu düşünüyorum. Şu cümleyi sıkça duyabiliyorsunuz: “Eskiden yüzde 34’le iktidar olabiliyordunuz. Artık imkansız.” Bunun derin bir anlamı var aslında. Hiçbir parti yüzde 34’le iktidar olamayacak. Bu ancak çok güçlü bir siyasi liderlik gerektiriyor demektir. Bu aynı zamanda kendinizde bu potansiyeli görmediğiniz anlamına geliyor. İşte birtakım küçük grupların ya siyasete eklenmesini gerekli kılıyor ya da hafif dışarlıklı muhalif bir söylem olarak devam etmelerini.

Seçmenin Mikro Sorunları Var

F.A: Toplumun, seçmenin beklentisine dair bir değişim, dönüşüm süreci var. Toplumun siyasetten beklentisi çok ciddi bir şekilde artmış durumda. Ve gündelik hayatının siyasetten olumlu şekilde çok daha fazla etkilenmesini, siyasetin, siyasi iktidarın kendi hayatına çok daha fazla değmesini isteyen bir seçmen var. Bu değişim sürecinde AK Parti iktidar partisi olarak en fazla tepkilere, eleştirilere ya da beklentilere muhatap olan parti konumunda. 2019’a giderken burada en fazla gündeme getirilen husus AK Parti’nin toplumun farklı kesimlerinin gündelik hayatına değecek tarzda mikro ve sosyal projelere katkı vermesi hususu. Bununla ilgili olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan AK Parti genel başkanı sıfatıyla, “2017’de değişim, 2018’de icraat ve 2019’da da seçim yılı var” demişti. Bu çerçevede bir değişim süreci işliyor. AK Parti bu anlamda bir icraat yılı olarak belirlediği 2018 yılında ne tür adımlar atabilir ya da ne tür adımlar beklemeliyiz ki siyasete yönelik yükselen bu talebi de karşılayabilsin?

İ.Ç: Mikro bir alandan ve mikro taleplerden bahsediyoruz. Otantik olmayan, başka hesaplar namına yapılan eleştirileri bir kenara ayırdığımızda AK Parti’ye içeriden gelen eleştirilerin bence otantik ve samimi olanlarında hep bu mikro talepler var. Daha kolay halledilebilecek, yapısal olmayan talepler. Eskiden yapageldiğiniz ama şuan yapmadığınız, ihmal ettiğiniz meseleler. Dolayısıyla bu alanlarda sonuç almak da aslında kolay. Çünkü Türkiye’de AK Parti siyasetinin gidişi ile alakalı büyük sorunlardan bahsetmiyoruz. Mesela AK Parti’nin milliyetçileşmesini konuştuk. Bu kabul edelim ya da etmeyelim, beğenelim ya da beğenmeyelim entelektüel bir fantazidir. Toplumun bununla ilgili sorunu yoktur. Bunu elitler kendi arasında tartışır ve partinin siyasetine de bir şekilde yansıyabilir ama toplumun bununla ilgili sorunu yok. Çünkü toplum -eğer ona milliyetçileşme diyorsak- milliyetçileştiği için AK Parti milliyetçileşiyor.

Aşağıdan yukarıya doğru gelen bir şeyden bahsediyoruz. Mikro sorunları var toplumun. O mikro sorunlarda aslında toplumun aradığı şey odak değişimi. Bu çok net ifade edildi. Toplum derken AK Parti’nin tabanı olan seçmen kitlelerinden bahsediyoruz. Toplumun Türkiye’de siyasetin yönü ve doğrultusunu kimin belirlediği, siyasetin yönü ve doğrultusunun ne olduğuna dair soruları vardı zihninde. Bu sıkça dile getiriliyordu. Bunu bugün siz garip gurebaya, fakir fukaraya bakmak olarak isimlendirirsiniz, yarın kimsesizlerin kimsesi olmak dersiniz, adalet dersiniz, kalkınma dersiniz ama bakın bunların hepsi Türkiye’de AK Parti’nin seçmen kitlesi olan o toplum kesimlerinin tarihten beri getirdiği siyasete dair taleplerdir.

F.A: Yani AK Parti’nin bir üst sınıf partisi olması kaygısı mı?

İ.Ç: Evet. Mesela basitçe bir hizmetin olup olmaması değil. İnsanların gündelik hayatına temas eden bir hizmetin olmaması bir sorun ancak bunun daha ileri neticeleri de oluyor. İnsanlar o hizmeti görmeyince “Herhalde bu partinin önceliği ben değilim. Bunun siyasetini ben belirlemiyorum. En nihayetinde bu parti artık benim değil” kaygısını gütmeye başlıyorlardı. Sizin bizatihi bunu bir ajanda olarak masaya koyarak “Sen burada haklısın. Evet bu noktalarda korkulacak bir şey yok ama bu partiye bir ince ayar verilmesi, bir değişim başlatılması lazım” dediğinizde ve o değişimi bugün olduğu gibi gerektiği yönde başlattığınızda kısa sürede de mikro politikalarda bu sonucu alırsınız ve bu kaygı giderilmiş olur.

F.A: Cumhurbaşkanı Erdoğan partisinin başına geçtikten sonra ilk olarak bu alana dönük açıklamalarda bulundu ve yeniden yapılanmanın zemini olarak da bu alanı tanımladı. Bunun nedeni burada bir zayıflama görmesi miydi? Yani ciddi anlamda kendi partisine dönük medya kanallarını kullanarak açıkça kamusal ikazlarda bulundu. Nedeni neydi? Bunun önümüzdeki dönemde bir imkan mı yoksa tehdit mi olacağını düşünüyorsunuz?

İ.Ç: Bu konu aslında çok net. Herhalde Türkiye’de tanımadığımız, bilmediğimiz aktörleri bir kenara bırakırsak, bildiğimiz siyasi aktörler arasında toplumla en iyi, en sahici bağlantısı olan kişi Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan. Partinin başına geçtiğinde muhtemelen toplumdan filtreleyerek aldığı bu tür rahatsızlık, kaygı ve şikayetlere dair gerekli tedbirleri partinin başına tekrar geçtiğinde birinci elden daha pratik, daha somut bir şekilde hayata geçirme imkanı oldu. Bu süreç aslında bundan ibaret. Bu zaten Erdoğan’ın biriktirdiği, filtrelediği, kendi siyasi tecrübesiyle gördüğü fakat bir anlamda toplumdan aldığı uyarılar, ikazlardı. Bir siyasi baba figüründen bahsediyoruz. Buna feminist ya da liberal bir eleştiri getirebilirsiniz. Ama bu siyasi baba figürü Türk siyasetinde var olan bir şey. Bir baba evladını ikaz ederken onu ne kadar cezalandırır, ne kadar düzeltirse Tayyip Erdoğan’ın da partiyle ilgili bir rahatsızlığı toplumun tabanından alması, babanın evladı ile ilgili bir rahatsızlığı farklı göstergelere bakarak süzmesinden farklı şeyler değil. Bunları bir karşıtlık olarak düşünmemek lazım.

AK Parti Bölgedeki Krizleri Yakından Takip Ediyor

F.A: Bölgedeki krizler hiç kuşkusuz önümüzdeki dönemin de en önemli iç politika meselesi olacak. Bu yönüyle Suriye ve Irak’ta yaşananlar oldukça önemli. Kuzey Irak ve Suriye’de ne tür adımlar atılmasını bekliyorsunuz önümüzdeki dönemlerde. Bu atılacak olan adımların bir iktidar partisi olarak AK Parti’ye yansımaları neler olur? Getiri ve götürüleri neler olur?

H.B.Y: Söz konusu meselelerin iç siyasete yansıması atılacak adımlarla ilişkili olacaktır. Mesela bir askeri operasyon başlatırsınız. Bu operasyon içeride popülizmi destekleyip iktidar partisine katkı sunar ama orada yaşanacak anlık kırılmalarda iktidar partisi için beklenmedik seçim sonuçları doğurabilir. Savaşın sisi denilen şeyin ne tarafa evrileceği belli olmaz. Başlangıçta gidilen yerle sonuçta varılan yer arasında dağlar kadar fark olabilir. Ama Suriye ve Irak’ta ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik siyaseti artık bir siyasetsizlik halini aldığı günden bu yana herkes pozisyonunu dondurdu. Bu nedenle muhtemelen herkes boş bir alan bırakmak yerine o alanları doldurarak oralarda beklemenin daha karlı olduğunu düşünüyor. Mesela daha önceki dönemde Afrin, Münbiç gibi hedefler varken şimdi mesela İdlib gibi Afrin’i kuşatıp onun altında beklemeye yönelik hedefler öncelikli hale geliyor. Afrin ve Münbiç gibi yerler artık bir anlamda sahiplenilmiş, kurtarılmış bölgeler gibi bir imaj doğuruyor.

Öte yandan yine aynı şekilde Kuzey Irak meselesinde Barzani’nin referandumu herkesi çok tedirgin etti. Çünkü sonunun nereye varacağı belli olmayan bir hal alıyor. Trump ve Amerikan siyasetinin bu konuya dair net bir pozisyon almaması yine taraflarda bir tedirginliğe neden oluyor. Referandum aradan kotarılabilir mi diye düşünürken bugün Kerkük elinden çıktı. Türkiye bu Kerkük operasyonundan haberdar ve onunla koordine mi? Yoksa bu Kerkük operasyonunun arkasında Türkiye’nin pozisyon almasını gerektirecek başka bir şey mi var? Çünkü resmin içerisinde şunu konuşuyorduk; Barzani bağımsızlık ilan etmeye kalkarsa ve ABD doğrudan doğruya buna müdahil olmazsa o zaman İran-Irak-Türkiye arasında bir üçlü iş birliğinin Barzani’ye karşı örgütlenmesi gündeme gelebilirdi. Şimdi o üçlü iş birliğinin neresindeyiz, oluşturuldu mu? Yoksa güneyden Kerkük’e yürüyen Irak Merkezi Hükümeti operasyonu doğrudan doğruya kendisi Türkiye ile koordine olmadan mı yürütüyor? Eğer koordineli yapıyorsa bu başka bir anlam ifade eder, koordinesiz yapıyorsa başka bir anlam ifade eder. Koordinesiz bir şekilde yapıyorsa Türkiye’nin de Kerkük’e dair pozisyon alması gerekecek. Yok eğer koordineli yapıyorsa bu sefer de Kuzey Irak tarafından belki Türkiye’nin de benzer eylemlerle Barzani’yi sıkıştırması söz konusu olabilir. Bu Barzani’ye geri adım attırmaya yönelik hedefse, hep beraber yapılıyorsa ona göre pozisyon alınmalı. Ama Irak Merkezi Hükümeti, “Ortalık karışıyor, ben de kendime Kerkük’ü kurtarayım” diyorsa o zaman Türkiye’nin pozisyonu başka olmalı.

Türkiye’yi ilgilendiren iki mesele var: Bir Kuzey Irak, iki Kuzey Suriye. Bu ikisinde de ortaya çıkabilecek herhangi bir oldubitti Türkiye’nin on yıllarını alabilecek ulusal güvenlik meseleleri doğurur. Bu nedenle her birini ciddi anlamda önceliyor. Buralardaki operasyonlar esnasında veya operasyonların olmadığı dönemlerde doğabilecek kazalar Türkiye’nin iç siyasetine de ciddi anlamda yansıyabilir.


Etiketler »  

İlgili Haberler

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası