Küresel jeopolitik, İran ve ABD/İsrail arasındaki doğrudan çatışmanın hazırladığı derin sismik dalgalarla sarsılırken, dünyanın gözü beklenmedik bir aktöre çevrilmiş durumda: Pakistan. Medyanın ve diplomasi trafiğinin merkezinde ise askeri bir lider olan Mareşal Asım Münir yer alıyor. Washington ve Tahran arasında bir dünya savaşının eşiğinde gidip gelen gerilimde, Pakistan kendini “olmazsa olmaz” bir arabulucu olarak konumlandırmış durumda. Peki, İslamabad bu riskli oyunun içine neden bu kadar istekli girdi? Bu arabuluculuk davranışıyla hangi kazanımları hedefliyor? Ve tabii ki savaşta yaşanan son gelişmeler, bu arabuluculuk çabalarını nereye taşıyor?
Pakistan’ın Öngörülen Tehdit Algısı
Pakistan’ın arabuluculuk isteğinin ardında sadece barış ihtiyacı değil, aynı zamanda hayati bir tehdit algısı yatıyor. İran’daki savaş, Pakistan için doğrudan bir güvenlik krizi potansiyeli taşıyor. İran Savunma Bakanlığı’nın en son yaptığı açıklamada, ABD’nin bir “itibar kurtarma” arayışında olduğu belirtilirken, Pakistan cephesinde ise en başından beri çatışmanın yayılmasından korkuluyor.
Savunma Bakanı Hoca Muhammed Asıf’in uyarısı, Pakistan’ın stratejik endişelerini özetler niteliktedir: Bu savaş; Afganistan, İran ve Hindistan’ı kapsayan, İsrail yanlısı bir “kuşatma” ile sonuçlanabilir. Böyle bir senaryoda Pakistan; doğusunda Hindistan, batısında İran ve kuzeybatısında Afganistan/Taliban eksenli bir tehdit üçgeninin ortasında kalma riskiyle karşı karşıyadır. İslamabad, ülkenin uluslararası sisteme entegre olduğunu ve kendini savunma kapasitesinin yüksek olduğunu belirterek doğrudan bir saldırı riskini reddetse de, bir vekâlet savaşının doğuracağı istikrarsızlık, Pakistan için kabul edilemez seviyededir.
Dış güvenlik endişelerinin yanında, Pakistan’ın İran’dan sonra dünyadaki en büyük Şii nüfusuna sahip olması, muhtemel bir yayılmada İslamabad’ın iç güvenlik risklerini de artırıyor. Nitekim savaşın ilk günlerinde İslamabad’ın pozisyonunda memnun olmayan Karaçi’deki Şiiler, Amerikan Konsolosluğu’nu basmışlardı. Hürmüz Boğazı’nın sekiz hafta etkin şekilde kapanmış olması ise Pakistan ekonomisi için doğrudan bir tehdide karşılık geliyor. Pakistan, artan petrol fiyatlarının ve küresel tedarik zincirindeki kırılmanın getirdiği enflasyonist baskıyı doğrudan hissediyor. Bu nedenle, Münir’in arabuluculuğu yalnızca bir dış politika hamlesi değil, aynı zamanda hayati bir ulusal güvenlik ve ekonomik zorunluluk olarak değerlendiriliyor.
Diplomatik Bir Aktör Olarak Mareşal’in Yükselişi
İslamabad’ın öncülüğündeki diplomasi, taraflar arasındaki çatışmaya bir son vermeye çalışırken, bu kritik rolde bir isim ilginç bir şekilde öne çıkıyor: Mareşal Asım Münir. Münir’in performansının ardında yatan cevap, onun benzersiz tipolojisinde ve son bir yılda gerçekleşen olağanüstü güç konsolidasyonunda gizli.
Münir, Pakistan’ın kurumsal hafızasını ve pragmatizmini temsil eden yeni nesil bir askeri liderdir. Daha önce hem Askeri İstihbarat hem de Servisler Arası İstihbarat Teşkilatı’na (ISI) liderlik eden ender isimlerden biridir. Bu deneyim, rejimin tüm sırlarına vakıf olduğu anlamına gelir. Ancak onu seleflerinden ayıran şey, uluslararası alandaki manevra kabiliyetiyle ilgilidir. ABD Başkanı Donald Trump onu “benim en sevdiğim mareşal” diye nitelendirirken, İranlı yetkililer de kendisine güvendiklerini çok defa dile getirmişlerdir. Bu çift taraflı güven, Münir’i eşsiz bir konuma oturtmuştur.
Geçen yılki Hindistan ile yaşanan kısa savaş, Münir’in yükselişinde bir dönüm noktası olmuştur. O dönemdeki dengeli tepkisi, Washington’da ona saygı kazandırmış ve Trump yönetimi ile doğrudan bir iletişim hattı kurmasını sağlamıştır. Zaten ordunun iç ve dış politikada son söze sahip olduğu Pakistan içindeki konumu ise anayasal değişikliklerle tahkim edilmiştir. Mareşal rütbesine yükseltilen ve ömür boyu yargı dokunulmazlığı ile donatılan Münir, artık sadece bir kara kuvvetleri komutanı değil; havayı, denizi ve stratejik nükleer komutayı kapsayan Savunma Kuvvetleri Başkanı (CDF) sıfatıyla ülkenin mutlak otoritesi konumundadır. Başbakan Şahbaz Şerif’in diplomatik turlar attığı bir ortamda, asıl karar mercii ve “güçlü adam” olarak görülen kişi Münir’dir.
Pakistan’ın Arabuluculuktan Beklediği Kazanımlar
Pakistan’ın bu arabuluculuk girişimi, öncelikle hayati ekonomik kazanımlar elde etme hedefi taşımaktadır. Savaş nedeniyle İran’a yönelik yaptırımların devam etmesi ve Hürmüz Boğazı’ndaki riskler, Pakistan’ın enerji fiyatlarını fırlatmış, ülkeyi ciddi bir ekonomik darboğaza sürüklemiştir. Kamu çalışanları için dört günlük çalışma haftası ve okulların kapatılması gibi kemer sıkma önlemleri almak zorunda kalan Pakistan, bu arabuluculukla öncelikle uzun süredir rafa kaldırılmış olan İran-Pakistan doğal gaz boru hattı projesini hayata geçirmeyi hedeflemektedir. Başarılı bir anlaşma, Pakistan’a sabit ve düşük fiyatlı doğal gaz akışı sağlayarak sanayi üretim maliyetlerini düşürecek ve uzun vadeli enerji güvencesi oluşturacaktır.
Ayrıca bu süreç, Pakistan’a ABD ile nadir toprak elementleri ve kripto para gibi yeni nesil stratejik sektörlerde ortaklık kapılarını aralamıştır. Mareşal Münir’in bizzat gözetiminde imzalanan kritik maden anlaşmaları ve Trump ailesiyle bağlantılı kripto şirketiyle yapılan mutabakatlar, savaşın getirdiği kaos ortamının aslında Pakistan için bir ekonomik fırsat penceresine dönüştüğünü göstermektedir.
Dış politikada ise Pakistan, bu girişimle küresel ölçekte bir “itibar revizyonu” ve stratejik özerklik kazanmayı hedefliyor. Afganistan’daki sorunlu geçmişi ve komşularıyla yaşadığı anlaşmazlıklar nedeniyle sıklıkla “istikrarsızlaştırıcı” olarak etiketlenen Pakistan, kendini barışın mimarı konumuna yükseltmek istiyor. Bu sürecin, Pakistan’ın sadece Washington ile değil; Ankara, Tahran, Riyad ve Pekin ile eş zamanlı diplomasi yürütebilen eşsiz bir güç olduğunu gösterdiğine inanılıyor.
BM Genel Sekreteri’nden Çin’e, Türkiye’den Suudi Arabistan’a kadar geniş bir uluslararası koalisyonun desteğini alan Pakistan, bölgesel bir kriz yöneticisi olarak konumlanmanın ötesinde, küresel güçler nezdinde “vazgeçilmez muhatap” statüsüne ulaşmayı hedefliyor. Bu durum, Pakistan’a aynı anda hem Çin ile CPEC projesini ilerletme, hem de ABD ile stratejik ortaklık kurma gibi bir manevra alanı sağlayarak ülkenin geleneksel “ABD-Çin rekabetinde taraf seçme” baskısını bir nebze de olsa hafifletiyor.
Son olarak iç politikada ise en büyük kazanım, Mareşal Asım Münir liderliğindeki ordunun kurumsal meşruiyetini ve siyasi tahakkümünü pekiştirmesi hedefiyle ilgilidir. Uzun süredir bir taraftan ekonomik krizin etkisi ve İmran Han taraftarlarının protestoları, bir taraftan da Pakistan Talibanı ve Beluc Kurtuluş Ordusu gibi terör örgütlerinin eylemleriyle yükselen iç güvenlik eleştirileri, Asim Münir liderliğindeki orduya olan güvenin aşındığı tartışmalarını körüklemişti. Bu eleştirilere rağmen, 2025’te yapılan anayasa değişikliği ile Münir hem ordunun hem de Pervez Müşerref’ten sonra ülkenin en güçlü lideri haline getirmişti. Dolayısıyla bu arabuluculuk süreci, Münir’in yeni yetkilerini kullanarak uluslararası alanda nasıl bir “kriz yöneticisi” profili çizebileceğinin canlı bir provası olmuş ve meşruiyetini sağlama aracı olarak işlev görmüştür.
Pakistan Savaşı Bitirebilir mi?
Pakistan şu ana kadar taraflar arasındaki iletişim sorununu aşan ve savaşı bitirebilecek kritik bilgileri ulaştıran aktör olarak işlevsel bir misyon üstlenmiştir. Savaşa tamamen son verebilecek bir Büyük Güç üçüncü aktörü gibi taraflara taviz verme veya zorlamada bulunma gibi kapasitesi olmadığı için yapabilecekleri sınırlıdır.
Son ikinci tur görüşmeleri öncesi, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İslamabad’da Mareşal Münir ve Başbakan Şerif ile bir araya gelmiş ve “ateşkes ve savaşın sona erdirilmesi için Pakistan’ın, özellikle de Mareşal Asım Münir’in çabalarını” överek, İran’ın taleplerini Pakistanlı yetkililere iletmişti. Her şey Amerikan heyetinin İslamabad’a gelerek ikinci tur görüşmelerine başlaması için hazırken, Trump’tan ekiplerinin Pakistan’a gitmesini iptal ettiği açıklaması geldi.
Bu ani iptal, müzakerelerin geleceğini belirsizliğe sürüklese de, arabuluculuk sürecini tamamen bitirmemiştir. Başbakan Şerif, İran Cumhurbaşkanı ile telefonda görüşerek Pakistan’ın "dürüst ve samimi kolaylaştırıcı" olma rolünü sürdüreceğini yinelemiştir. Trump’ın “bir müzakere yöntemi olarak müzakere etmeme” hamlesi, İran liderliğindeki “karışıklık ve iç çatışmalara” dikkat çekerek bir pazarlık taktiği uyguladığını göstermekteyken; ABD yine buradaki bilgiyi Pakistanlı yetkililerden aldığını açıklamıştır.
Sonuç olarak Hürmüz’ün kapalı olduğu ve tarafların ateşkese devam ettiği bir ortamda, Pakistan’ın arabuluculuk dosyasının henüz kapandığı söylenemez. Bu kapsamda dünya, İslamabad’ın bu kaosu diplomatik bir zafere dönüştürüp dönüştüremeyeceğini izlemeye devam edecek gibi görünüyor.
