Kriter > Dosya > Dosya / ABD/İsrail-İran Savaşı |

İran’da Cephe, Diplomasi ve Toplum


Tahran, ABD ile herhangi bir doğrudan görüşme olmadığını vurgularken, askeri ve siyasi kanattan gelen açıklamalarda, Washington’ın “kendi kendisiyle müzakere ettiği” yönünde ifadeler kullanılıyor. Bu söylem, İran’ın kamuoyu önünde olası bir müzakereye karşı mesafesini koruduğunu, sahada ve diplomatik kanallarda süreci kontrollü şekilde yürüttüğü izlenimini de oluşturuyor. Bu noktada dikkat çekici olan bir diğer husus, İran iç kamuoyunda sürecin nasıl tartışıldığı konusu.

İran da Cephe Diplomasi ve Toplum
İran'da

ABD-İsrail ile İran arasında devam eden savaş, yalnızca askeri sahada değil, diplomatik kanallar ile de eş zamanlı olarak ilerliyor. Bölge ülkelerinin devreye girmesiyle birlikte savaşın kontrol altına alınmasına yönelik temasların arttığı görülüyor. Özellikle İran’ın iki önemli komşusu olan Türkiye ve Pakistan’ın, savaşın daha geniş bir coğrafyaya yayılmasını engellemek ve taraflar arasında bir zemin oluşturmak için girişimlerde bulunduğu anlaşılıyor. Bu tablo bize, diplomasinin artık savaşın alternatifi değil, onunla paralel yürüyen bir süreç haline geldiğini de gösteriyor.

Washington yönetimi, İran’a 15 maddelik bir teklifin Pakistan üzerinden iletildiğini açıklarken, Tahran bu teklifi “aşırı” bularak temkinli bir mesafe koydu. İran tarafı, arabulucular üzerinden mesaj alışverişini kabul etmekle birlikte doğrudan ya da dolaylı görüşme iddialarını yalanladı. Bu durum, ortada somut bir teklifin bulunduğunu ve Tahran'ın da yanıt verdiğini ortaya koyuyor. Bu mesaj alışverişi ve arka kapı diplomasisi savaşı sona erdirmeye yetecek mi, bekleyip göreceğiz.

Sahadaki gelişmeler ise bu diplomatik arayıştan bağımsız değil. İran’ın 22 Mart'ta İsrail’in Dimona bölgesine yönelik misillemesi, savaşta yeni bir aşamaya geçildiğine işaret etti. Tahran yönetimi, bir yandan Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol kapasitesini hatırlatırken, diğer yandan balistik füze kabiliyetini devreye sokarak sahada yeni bir denge kurmaya çalışıyor. İsrail’in Güney Pars doğal gaz sahasına yönelik saldırısına karşılık Dimona ve Hayfa rafinerisine düzenlenen misillemeler, “mütekabiliyet” ilkesinin altını çizen bir stratejinin parçası olarak öne çıktı. İran, “Bize ne yapılırsa aynı şekilde karşılık veririz" mesajıyla, misillemelerinin rastlantısal değil kontrollü askeri tırmanış olduğunu göstermiş oldu. Bu anlamda askeri saha diplomasiyi beslerken; diplomasi de İran’a güçlü bir anlatı kurma imkânı sundu. Ortaya çıkan tablo, psikolojik üstünlük mücadelesinin en az askeri gelişmeler kadar belirleyici olduğunu gösterdi. Bu çerçevede önümüzdeki süreçte savaşın yeni aşamalarına tanıklık etmek şaşırtıcı olmayacaktır. Savaş ve diplomasi, tarafların iradesi ve kararlılığına bağlı.

 

İran’ın İç ve Dış Hesaplamaları

Tahran yönetimi, ABD Başkanı Donald Trump'ın başlatmaya çalıştığı diplomatik sürece mesafeli ve temkinli. Elbette bu İran için bir tercih değil zorunluluk. Çünkü hafızalar taze ve müzakereler sürerken İran'a savaş dayatıldı. Tahran, ABD ile herhangi bir doğrudan görüşme olmadığını vurgularken, askeri ve siyasi kanattan gelen açıklamalarda, Washington’ın “kendi kendisiyle müzakere ettiği” yönünde ifadeler kullanılıyor. Bu söylem, İran’ın, kamuoyu önünde olası bir müzakereye karşı mesafesini koruduğunu, sahada ve diplomatik kanallarda süreci kontrollü şekilde yürüttüğü izlenimini de oluşturuyor.

Bu noktada dikkat çekici olan bir diğer husus, İran iç kamuoyunda sürecin nasıl tartışıldığı konusu. Zira sahada kurulan askeri denge ve diplomatik arayışlar, yalnızca dış politikaya dair değil, aynı zamanda İran’ın iç siyasi geleceğine dair de yoğun bir tartışmayı beraberinde getiriyor. Tahran yönetimi, savaşı "stratejik şahinlik" ve "ilkesel radikallik ve sertlik" ile sonlandırabileceğini ve kazanımlarını koruyabileceğini savunurken, içeride "direniş ve cumhuriyet" tartışmaları yapılıyor.

İranlı reformist siyasetçi Abbas Ahundi, Nevruz vesilesiyle kaleme aldığı değerlendirmede, mevcut tabloyu “zafer ilan edilebilecek bir direnç” olarak tanımlarken, aynı zamanda savaşın ardından hızla siyasi çözüme yönelinmesi gerektiğini savunuyor. Daha da önemlisi, İran’ın güçlü bir pozisyondan barışa açık olduğunu ilan etmesi gerektiğini vurguluyor. Ahundi, "İran zafer ilan edebilir. Çünkü İran açısından zaferin ölçütü, dünyanın en büyük askeri ve nükleer gücünü ve onun siyonist müttefikini durdurabilmek ve hedeflerine ulaşmalarını engellemektir. İran, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne kalıcı barışı kabul etmeye hazır olduğunu ilan etmelidir. Zaferden sonra savaşın sürdürülmesi gerekli değildir. Bu, tek taraflı bir ateşkes anlamına gelmez; aksine, güçlü bir konumdan barışa hazır olunduğunun ilanıdır" ifadelerini kullandı.

Ancak Ahundi’nin değerlendirmesini önemli kılan asıl unsur, dış politikaya dair önerilerinden ziyade içeriye dönük eleştirileridir. Bugün İran’da kamuoyu tek boyutlu bir yapı arz etmiyor. Bir yanda savaşın getirdiği “direniş” ve “milli birlik” söylemi öne çıkarken, diğer yanda özellikle şehirli orta sınıflar ve reformist çevreler arasında, bu sürecin ülke içindeki yapısal sorunları daha görünür kıldığı yönünde değerlendirmeler yapılabiliyor. Savaşın, ülke içerisindeki birleştirici unsuru, "direniş ve cumhuriyet" anlatısı ile güçlendirilmesi gerektiği savunuluyor. Bu çerçevede İran’da giderek daha fazla dile getirilen soru şu: Eğer sahada bir “başarı” söz konusuysa, bu başarı içeride nasıl bir siyasi ve toplumsal dönüşüme evrilecek? Kalıcı güvenliğin yalnızca askeri kapasite ile değil, iç meşruiyet ve toplumsal bütünleşme ile mümkün olduğu yönündeki görüşler daha sık dile getiriliyor. Dolayısıyla bugün İran’da yalnızca savaşın nasıl sonuçlanacağı değil; savaş sonrasında nasıl bir İran’ın ortaya çıkacağı da tartışılıyor. Bu da bizi doğrudan halkın gündemine, ekonomik koşullara ve toplumun ruh haline götürüyor.

Tahran’da günlük yaşam devam ediyor
ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a başlattığı saldırıların ardından 23 gün geçmesine rağmen başkent Tahran’da günlük yaşam devam ediyor. Saldırılarda, İran lideri Ali Hamaney ve yüzlerce sivil hayatını kaybederken, birçok bina ve araçta maddi hasar meydana geldi. (Fatemeh Bahrami / AA, 22 Mart 2026)

 

Halkın Ruh Hali: Sokak, Sessiz Çoğunluk ve Çekirdek Kitle

ABD'nin 28 Şubat'ta İran lideri Ayetullah Ali Hamaney’i hedef alarak başlattığı saldırıların ardından İran'ın hızla içeriden çökeceği ve “teslimiyet” ya da “toplumsal patlama” yaşayacağı öngörülüyordu. Ancak öngörüleninin aksine İran'da meydanlar ve sokaklar "ülke savunması" kapsamında ABD ve İsrail karşıtı kitleler tarafından dolduruldu. Öyle ki savaşın ilk 10 gününde ve başkomutan konumunda olan Hamaney'in yokluğunda ülkeyi adeta meydanlar yönetti. Hamaney'in kaybı sonrası büyük bir yas ve matem coşkusuyla meydanlara çıkan kitleler, zamanla siyasallaştı ve devam eden savaşa karşı tavır ve talepler gündeme getirildi. İran'ın yeni lideri olarak Müçteba Hamaney'in seçilmesinde, meydanlarda oluşan bu beklenti ve taleplerin etkisi göz ardı edilemez.

Tahran'da ise savaşın gölgesindeki hayat, garip bir şekilde devam ediyor. Sokaklar, meydanlar ve toplumsal alanlar, görünür ve görünmez tepkilerin birleştiği bir sahneye dönüşmüş durumda. Savaş, hayatı durduran bir unsur değil; aksine hayatın içine karışan bir gerçeklik halini aldı. Örneğin bir sokakta insanlar bayram alışverişi yaparken, birkaç sokak ötede binlerce kişi vurulma ihtimaline rağmen bir yürüyüşe katılabiliyor. Bu, dışarıdan bakıldığında çelişki gibi görünse de İran toplumu için yeni bir durum değil. Aynı şehirde, aynı gün, hatta aynı saat içinde birbirine zıt duygular yan yana var olabiliyor. Kudüs Günü yürüyüşleri, bu ruh halinin en çarpıcı örneklerinden birini sundu. İsrail’in, yürüyüş güzergâhını hedef alacağını duyurmasına rağmen binlerce insanın İnkılap Caddesi’ne doğru yürümeye devam etmesi, bu toplumun kriz anlarındaki refleksini gösteriyordu. Bir patlama sesi ve yükselen dumanın ardından kalabalığın dağılması değil, aksine sloganlarla daha da kenetlenmesi, dış tehdit algısının nasıl bir mobilizasyon oluşturduğunu ortaya koydu.

Bu tablo, İran’da sıkça dile getirilen “halkın liderliği” kavramını sahada görünür kılıyor. Kriz anlarında, özellikle dış tehdit karşısında, toplumun belirli kesimleri hızla organize olabiliyor ve meydanları doldurabiliyor. Bu kitle, İran İslam Cumhuriyeti’nin “çekirdek tabanı” olarak tanımlanabilecek, ideolojik olarak güçlü ve mobilizasyon kapasitesi yüksek bir yapıyı temsil ediyor. Ancak İran toplumu bundan ibaret değil. Görünür olan bu kalabalıkların yanında, yine geniş bir “sessiz çoğunluk” bulunuyor. Bu kesim ne tam anlamıyla rejim yanlısı ne de aktif muhalif. Savaş gibi kriz anlarında çoğunlukla evinde kalmayı, gelişmeleri mesafeli bir şekilde izlemeyi tercih ediyor. Bu nedenle İran’da bir gün meydanlar dolup taşarken, ertesi gün aynı şehirde belirgin bir sessizlik hâkim olabiliyor. Bu dalgalanma, aslında İran toplumunun parçalı ama aynı zamanda esnek yapısını yansıtıyor diyebiliriz. Savaş, bu farklı toplumsal damarları ortadan kaldırmıyor; aksine daha görünür hale getiriyor. Bir yanda ideolojik olarak örgütlü ve sahaya çıkan bir çekirdek kitle, diğer yanda gündelik hayatını sürdürmeye çalışan ve belirsizlik karşısında temkinli davranan geniş bir toplum kesimi…

Ancak bu iki kesim arasında keskin ve mutlak bir kopuş olduğunu söylemek yanlış olur. İran’daki “sessiz çoğunluk”, çoğu zaman pasif bir izleyici değildir. Özellikle şehirli ve üniversiteli kesimler, doğrudan meydanlara çıkmasalar da savaş karşısında kendi yöntemleriyle pozisyon alıyorlar. Sokağa çıkan “çekirdek kitle” ile evinde kalan ya da farklı kanallardan tepki veren bu geniş kesim arasında görünmeyen bir etkileşim var. Aynı savaşın içinde, farklı dillerle konuşan ama benzer kaygıları taşıyan bir toplumsal bütünlük söz konusu. Bu nedenle İran’da toplumsal mobilizasyonu yalnızca meydanlarda toplanan kalabalıklar üzerinden okumak eksik kalır. Önemli olan, görünür olan ile görünmeyen, yüksek sesli olan ile sessiz kalan tepkilerin birlikte oluşturduğu çok katmanlı yapıyı görebilmek. Savaşın ve belirsizliğin getirdiği baskıya rağmen, toplumun bu iki damarı birbirine tamamen yabancı değil; aksine birbirini tamamlıyor. Çekirdek kitle sahada görünürken, sessiz çoğunluk arka planda kültürel, üretken ve günlük yaşam pratiği üzerinden bir tür direnç inşa ediyor.

Mahallelerde ve evlerde küçük dayanışma pratikleri var. Bazen bir kafede yapılan sessiz tartışmalar bile, bu görünmez ağı besleyen bir unsur olarak ortaya çıkıyor. “Normal hayatı sürdürmek” bile bir direniş biçimi haline gelebiliyor. Bu görünmez ağ, toplumun psikolojik ve kültürel direncini güçlendiriyor, savaşın ve krizlerin hazırladığı boşlukları dolduruyor.

Bu çerçevede İran içerisinde Peyam Fazıl Nejad gibi İranlı akademisyen ve aydınlardan, "direniş ile cumhuriyet arasında yeni bir diyalektik kurulmalıdır" çağrıları geldiğini görüyoruz. Fazıl Nejad bu konuda şu ifadeleri kullanıyor "Bu yalnızca dış saldırıya verilen bir tepki değil, aynı zamanda cumhuriyet fikrinin pratikte hayata geçmesidir: Yani ülkenin kaderine herkesin gerçek katılımı. Bu bağlamda milli ve dini direniş, cumhuriyetin karşıtı değil, tamamlayıcısıdır; cumhuriyet de direnişi zayıflatan değil, güçlendiren bir unsurdur."

Fazıl Nejad'a göre ülke içerisinde savaşa tepki olarak ortaya çıkan toplumsal birlik ve bütünlük, cumhuriyet fikri ile desteklenmeli ve bu toplumsal sermaye korunmalıdır. Yani mevcut direnç, cumhuriyetin zayıflatılması için kullanılırsa, toplumsal sermaye aşınır ve ülke yeni tehditlere açık hale gelir. Ancak direniş, halkın katılımını genişleten bir şekilde kurgulanırsa; yani güç yukarıdan aşağıya değil, toplumdan yukarıya doğru inşa edilirse, bu yeni denge İran için gerçek bir koruma mekanizmasına dönüşebilir. Günün sonunda İran açısından belirleyici olan toplumun farklı kesimlerini sisteme ne kadar ekleyebildiği olacak.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası