Kriter > Dosya > Dosya / İran-ABD Savaşı |

Taktik Zafer Tuzağı: İsrail ABD’yi İran Konusunda Stratejik Başarısızlığına Ortak mı Ediyor?


İsrail girdiği hemen her çatışmada taktik düzeyde üstünlük sağlamış, fakat bu üstünlüğü kalıcı bir siyasi sonuca dönüştürmekte sistematik biçimde zorlanmıştır. İran’a yönelik ABD-İsrail ortak saldırısı, bu kalıba yeni bir boyut ekledi. Mesele artık yalnızca İsrail’in kendi taktik başarılarını stratejik zafere çevirememesi değildir. Asıl sorun, aynı mantığın ABD’yi de içine çekmesi ve Washington’ın küresel stratejik konumunu aşındırmasıdır.

Taktik Zafer Tuzağı İsrail ABD yi İran Konusunda Stratejik Başarısızlığına
ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüştü. (Amos Ben-Gershom (GPO)/Handout / AA, 29 Aralık 2025)

Clausewitz, savaşın politikanın başka araçlarla devamı olduğunu söylediğinde, basit ama keskin bir ölçüt ortaya koymuştur: Bir ordunun değeri ancak ürettiği politik sonuçla ölçülebilir. Bu ölçütle İsrail’in modern askeri tarihine bakıldığında, 1967’den bugüne tekrar eden bir kalıp göze çarpmaktadır. İsrail girdiği hemen her çatışmada taktik düzeyde ezici üstünlük sağlamış, fakat bu üstünlüğü kalıcı bir siyasi sonuca dönüştürmekte sistematik biçimde zorlanmıştır. Altı Gün Savaşı’ndan Lübnan’a, Gazze operasyonlarından Haziran 2025’teki 12 Günlük Savaş’a dek bu kalıp değişmemiştir; askeri başarıları her seferinde stratejik belirsizlik izlemiştir.

İran’a yönelik ABD-İsrail ortak saldırısı, bu kalıba yeni bir boyut ekledi. Mesele artık yalnızca İsrail’in kendi taktik başarılarını stratejik zafere çevirememesi değildir. Asıl sorun, aynı mantığın ABD’yi de içine çekmesi ve Washington’ın küresel stratejik konumunu aşındırmasıdır.

 

Tarihsel Kalıp: Parlak Taktikler, Muğlak Stratejiler

İsrail’in taktik zafer ile stratejik çıkmaz arasına sıkışma döngüsü, yarım asrı aşkın bir geçmişe sahiptir. 1967’de altı günde Mısır, Ürdün ve Suriye ordularını çökertmek, İsrail’e Batı Şeria, Gazze, Golan ve Sina’yı kazandırmışsa da ele geçirilen toprakların (Sina dışında) İsrail için herhangi bir stratejik hedefe dönüştüğünü söylemek zordur. Bu belirsizlik, bugün 57. yılına giren ve İsrail’in en temel siyasi sorununa dönüşen bir işgal yükü getirmiştir.

1982’de Lübnan’a giren İsrail, FKÖ’yü Beyrut’tan çıkarıp Tunus’a sürmeyi başarmış; ancak FKÖ’nün boşalttığı Güney Lübnan’ı İran Devrim Muhafızları’nın bin 500 eğitmenle desteklediği Hizbullah doldurmuştur. İsrail bir sorunu çözerken çok daha güçlü bir düşman hazırlamış oldu.

2006’da Hizbullah’a karşı açılan savaşta İsrail, Zelzal füzelerinin büyük bölümünü ilk 39 dakikada imha edip binlerce savaşçıyı öldürdü. Ne var ki Hizbullah, 34 gün boyunca İsrail’in kuzeyine yaklaşık 4 bin roket atmayı sürdürdü. Winograd Komisyonu’nun sert eleştirileri, taktik üstünlüğün stratejik sonuca dönüşmediğinin itirafı niteliğindedir. Gazze’de de döngü birkaç yılda bir tekrarladı. Her operasyonda HAMAS’a ağır kayıplar verdirildi, ancak örgüt yapısını her seferinde yeniden inşa etti.

Haziran 2025’teki 12 Günlük Savaş ile aynı kalıp İran’a taşındı. İsrail, İran’ın nükleer altyapısına ve konvansiyonel kapasitesine ciddi darbeler indirirken ABD de nükleer tesislere yönelik saldırılarla operasyona katıldı. Her iki ülke de askeri darbenin rejim karşıtı bir dalga oluşturacağını umuyordu, ancak bu beklenti karşılıksız kaldı. Taktik zafer yine parlaktı, ilan edilen hiçbir stratejik hedefe ulaşılamadı.

 

28 Şubat 2026: Kalıbın Tekrarı, Ölçeğin Büyümesi

ABD Başkanı Trump, saldırının ardından Truth Social'da yayımladığı video mesajda, operasyonun hedeflerini sıraladı: İran’ın füze ve askeri kapasitesinin imhası, donanmasının yok edilmesi, nükleer programa son verilmesi ve rejim değişikliği. İranlılara “ülkeniz sizin olacak” diye seslendi. Her hedefi kendi ölçütleriyle değerlendirmek gerekir.

Askeri kapasite meselesinde operasyonun ilk sonuçları yıkıcıydı. Hamaney dâhil yaklaşık 40 üst düzey yetkili öldürüldü, komuta-kontrol yapısına ciddi hasar verildi. Ancak İran dört saat içinde balistik füzeler ve İHA’larla İsrail’i ve altı Körfez ülkesindeki ABD varlıklarını hedef alan kapsamlı bir misilleme başlattı. “İmha” edildiği söylenen bir devletin saatler içinde yedi ülkeye eş zamanlı misilleme yapabilmesi, iddianın karşılıksızlığını göstermektedir.

Nükleer dosyada tablo çok daha sorunludur. Saldırıdan yalnızca iki gün önce, 26 Şubat’ta Cenevre’de yapılan üçüncü tur dolaylı müzakerelerin ardından Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi “çığır açıcı” bir ilerleme duyurmuştu. Buna göre İran, zenginleştirilmiş uranyum stoklamayı bırakmayı ve UAEA denetçilerine tam erişim vermeyi kabul etmiş; üç ay içinde kapsamlı anlaşmaya ulaşılabileceği öngörülmüştü. Diplomatik çözümün bu denli yakın olduğu bir eşikte askeri operasyona geçilmesi, nükleer sorunu çözmek bir yana, İran’ın nükleer silah geliştirme iradesini ve güdüsünü güçlendirmiş olabilir.

Rejim değişikliği hedefine gelince, tarihte yalnızca hava gücüyle bir hükümetin devrildiği tek bir örnek yoktur. Hamaney’in ölümünü kutlayan sokak görüntüleri gerçektir; ancak İran 2003 Irak’ı değildir. Anayasal yedekleme mekanizmaları devreye girmiş, güvenlik güçleri kutlamalara ateşle karşılık vermiş ve devlet yapısı çökmemiştir.

Tel Aviv Gush Dan bölgesi
ABD ve İsrail'in ortak saldırısının ardından İran'ın İsrail'e düzenlediği misilleme saldırısında bir füze Tel Aviv'e isabet etti. Büyük Tel Aviv olarak bilinen Gush Dan bölgesindeki iki binaya doğrudan isabet eden füze, çevredeki bina ve araçlara da ciddi hasar verdi. (Nir Keidar / AA, 1 Mart 2026)

 

ABD’nin Stratejik Aşınması

Bu yazının asıl meselesi İran’ın hasar düzeyi değil, ABD’nin bu operasyondan nasıl çıkacağıdır. İsrail’in taktik odaklı mantığı, ABD’yi en az altı boyutta stratejik aşınmaya sürüklemektedir.

Birincisi, diplomatik kredibilite sorunu. ABD, Umman aracılığıyla yürütülen dolaylı müzakerelerde Busaidi’nin “anlaşma menzilinde” dediği noktaya gelmişken askeri operasyona geçti. Müzakere masasında somut ilerleme varken silaha başvurmak, gelecekte herhangi bir devletin Washington ile müzakereye güvenme ihtimalini ciddi biçimde zayıflatmaktadır.

İkincisi, müttefik yapısının erimesi. İngiltere’nin pozisyonu, bu dinamiği çarpıcı biçimde örneklemektedir. Başbakan Starmer 28 Şubat’ta “Birleşik Krallık bu saldırılarda hiçbir rol oynamadı” dedi; ancak İran füzelerinin Bahreyn’deki İngiliz üssüne birkaç yüz metre mesafeye düşmesi ve Kıbrıs yönünde iki füze atılması, 48 saat içinde pozisyonu kökten değiştirdi. 1 Mart’ta Starmer ABD’nin İngiliz üslerini savunma amaçlı kullanmasına izin verdiğini ve İngiliz jetlerinin İran füzelerini önlediğini açıkladı. “Irak hatalarını tekrarlamayacağız” dese de İngiltere, fiilen çatışmanın içine çekilmiş durumdadır. Körfez ülkeleri ise daha kritik bir konumdadır. Zira savaşa taraf olmadıkları halde İran’ın hedefi oldular. Bu durum paradoks olarak İran’ı değil ABD’yi izole etme potansiyeli taşımaktadır; Körfez başkentlerinde Washington’a duyulan güven hızla aşınmaktadır.

Üçüncüsü, caydırıcılık paradoksu. ABD 2003’ten bu yana Ortadoğu’da “ilan ettiği hedeflere ulaşamayan güç” imajı biriktirmektedir. Irak’ta rejim değişikliğini başardı ama ardından gelen kaos on yıllar sürdü. Afganistan’da 20 yılın sonunda ülkeyi Taliban’a devredip çekildi. Şimdi İran’da da rejim değişikliği hedefi ilan edildi. Bu hedef tutmazsa ABD’nin caydırıcılık sermayesi bir kademe daha aşınacaktır; tutması ise yalnızca hava gücüyle tarihte hiç gerçekleşmemiştir.

Dördüncüsü, ekonomik maliyet. İran, Hürmüz Boğazı’nın “fiilen kapatıldığını” ilan etti. Boğaz tam olarak kapatılmasa da büyük petrol şirketleri sevkiyatları askıya aldı ve tankerler rota değiştirdi. Günlük yaklaşık 20 milyon varil ham petrolün, yani küresel arzın beşte birinin geçtiği bu dar boğazdaki aksama, piyasalarda sert fiyat artışlarına yol açtı. Trump’ın kendi seçmen tabanının en hassas olduğu konu hayat pahalılığıdır ve İran operasyonu bu hassasiyeti doğrudan tetiklemektedir.

Beşincisi, kapasite ifşası. Her büyük çaplı operasyon, ABD’nin askeri mimarisini, istihbarat yöntemlerini, sinyal istihbaratı kabiliyetlerini ve hedefleme doktrinini açık eder. 2003 Irak Savaşı’ndan bu yana Pekin ve Moskova, ABD’nin her operasyonunu dikkatle inceleyerek kendi savunma planlamalarını buna göre uyarlamaktadır. Nitekim bu operasyonun Çin’in bölgesel ve küresel askeri planlaması için ne denli önemli bir veri kaynağı olduğu da ortadadır.

Altıncısı, meşruiyet transferi. ABD ve İsrail, Hamaney’i öldürerek rejimin sembolik merkezini yok ettiklerini düşünüyor olabilir; ancak Şii siyasi teolojisinin en temel kodunu gözden kaçırmaktadırlar. Şii kolektif hafızasının merkezinde Kerbela paradigması durmaktadır. Buna göre “masum ve mazlum” imam, “zalim” tarafından şehit edilir. Bu anlatı 1400 yıldır toplumsal hafızayı biçimlendirmektedir ve on iki imamın on biri “mazlum şehit” olarak anılır. Hamaney’in düşman saldırısıyla, üstelik Ramazan ayında öldürülmesi, rejimin propaganda aygıtının icat etmesine bile gerek kalmadan bu kadim paradigmaya bire bir oturmaktadır. Nitekim İran’ın modern tarihi bu kalıbı doğrulamaktadır. 1953’te CIA-MI6 destekli darbeyle devrilen Başbakan Musaddık laik-milliyetçi bir figürdü, Hamaney ile ideolojik akrabalığı yoktu; ne var ki dış müdahaleyle devrilmiş olması onu İran kolektif belleğinde tükenmez bir “mağduriyet sermayesi”ne dönüştürdü ve bu sermaye, 26 yıl sonra 1979 Devrimi’nin meşruiyet kaynaklarından biri olarak devreye girdi. Washington, Hamaney’i ortadan kaldırarak rejim değişikliğinin önünü açtığını düşünebilir; ancak yaşayan ve yıpranan bir lider yerine, “emperyalist düşman tarafından Ramazan’da şehit edilen” bir sembol doğurmuş olma ihtimali en az o kadar güçlüdür.

 

Sürüklenme Dinamiği

ABD, bu operasyonu kendi stratejik öncelikleri doğrultusunda mı yürütmektedir, yoksa İsrail’in taktik mantığına sürüklenmekte midir? Trump birinci döneminde “başarısız rejim değişikliği politikasını terk etmeliyiz” demişti; Vance 2023’te Irak savaşını “felaket” olarak nitelendirmişti. Şimdi aynı yönetim İran’da hava gücüyle rejim değişikliği peşindedir. Haziran 2025’te İsrail “önleyici” saldırıyı başlatmış ABD arkadan gelmiştir; Şubat 2026’da da aynı sıralama tekrarlanmıştır.

Sürüklenme yalnızca ABD ile sınırlı da kalmamıştır. İngiltere’nin 48 saatte çatışmaya çekilmesi ve İran’ın ayrım gözetmeyen misillemesinin taraf olmayan Körfez ülkelerini hedef alması, bu dinamiğin NATO müttefiklerine de yayıldığını göstermektedir.

 

Faturanın Sahibi

Taktik zafer ile stratejik başarı arasındaki uçurum İsrail’in kronik sorunudur. 28 Şubat operasyonuyla birlikte yeni olan, bu uçurumun ABD’nin stratejik konumunu, diplomatik kredibilitesini, ekonomik istikrarını ve müttefik yapısını da aşındırıyor olmasıdır.

Clausewitz’e tekrar dönecek olunursa, politik hedef net değilse askeri zafer stratejik sonuç üretmez. 28 Şubat operasyonunun politik hedefi tam olarak nedir? İran’ın askeri kapasitesinin azaltılması mı, nükleer programın durdurulması mı, rejim değişikliği mi? Bu üç hedef farklı zaman dilimleri ve farklı araçlar gerektirmektedir; hepsini aynı anda ilan etmek bir “kafa karışıklığı”dır. Ve bu kafa karışıklığının faturasını yalnızca İsrail değil, ABD ve bütün bölge ödemektedir.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası