İsrail’in 9 Eylül 2025’te Katar’ın başkenti Doha’da bulunan HAMAS üyelerine yönelik saldırısı, bölgede ve dünyada geniş yankı uyandırdı. Katar’ın egemenliğinin açıkça ihlal edildiği ve uluslararası hukuka aykırı bir şekilde gerçekleşen bu saldırı, İsrail’e yönelik küresel tepkinin daha da tetiklenmesine yol açmıştır. Aralarında İngiltere, Almanya, Fransa, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan’ın da bulunduğu onlarca ülke, saldırıyı kınayan açıklamalar yaparken, saldırının hemen ertesi günü ise Birleşik Arap Emirlikleri Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed, Katar’a dayanışma ve destek ziyaretinde bulunmuştur.
İslam dünyası ve Arap ülkeleri de saldırı sonrası Katar’a desteklerini hızlı biçimde göstermişlerdir. Bu kapsamda 15 Eylül’de Doha’da düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Birliği Olağanüstü Zirvesi’ne birçok ülke, devlet başkanı düzeyinde katılarak İsrail’in saldırgan politikalarını eleştirmişlerdir. Zirveye katılan ülkelerden birisi de Türkiye olmuştur. Zirve kapsamında yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Dost ve kardeş müttefik ülkemiz Katar'ın her daim yanında olduğumuzu vurguluyorum. Netanyahu hükümetinin esas amacının bir yandan Filistin'deki katliamı sürdürürken bölgeyi istikrarsızlığa sürüklemek olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Karşımızda bir terör zihniyeti var. Soykırımcı İsrail durdurulmalı.” ifadeleriyle Tel-Aviv’e tepkisini ortaya koymuştur.
Körfez Güvenliğine Tehdit
Saldırı, İsrail’in HAMAS üyelerine yönelik bir operasyonu olmasının ötesinde Körfez ülkelerinin güvenlik algılarını doğrudan etkileyen sonuçlar doğurmuştur. Ayrıca, Körfez ülkelerinin bağımsızlıklarından bu yana benimsedikleri güvenlik paradigması için de ciddi bir meydan okuma olarak yorumlanmıştır. Günümüze kadar benimsenen güvenlik paradigmasına göre, Körfez ülkeleri kendilerine yönelik bir saldırı ihtimalini büyük oranda ihtimal dışı tutmaktaydı. Nitekim özellikle ABD ve İngiltere ile kurulan güçlü ilişkiler ve yapılan güvenlik anlaşmaları, Körfez’e yönelik olası bir saldırganlığı engelleme gücüne sahipti. Bu durum 1990’da Irak’ın Kuveyt’e yönelik saldırganlığı sürecinde test edilmiş ve ABD oluşturduğu koalisyonla Irak’ın bu girişimini sonuçsuz bırakmıştı. O dönemden bu yana ABD’nin başını çektiği güvenlik şemsiyesi, Körfez ülkeleri için sorunsuz çalışmaktaydı.
Ancak son yıllarda bölgede yaşanan gerilimler, ülkeler arası nüfuz mücadeleleri ve devlet dışı aktörlerin ortaya çıkışı, Körfez ülkeleri için de bir takım güvenlik risklerinin olabileceğinin işaretlerini vermekteydi. Bu anlamda 2019’da Yemen’deki Husilerin Suudi Arabistan’daki petrol rafinerilerine yönelik insansız hava araçlarıyla gerçekleştirdikleri saldırılar, Körfez’deki güvenlik endişelerini artırmakla beraber bir devlet dışı aktör tarafından gerçekleştirilmesi hasebiyle bölgedeki temel güvenlik paradigmasının sorgulanmasına yol açacak bir etki oluşturmamıştı.
Ancak İsrail’in saldırısı, bu anlamda yeni bir dönemin başladığını ortaya koymaktadır. Nitekim bu saldırıyla, Kuveyt’in Irak’ı işgal girişiminden bu yana ilk kez bir Körfez ülkesi bir başka ülke tarafından egemenliği hiçe sayılarak askeri bir saldırının hedefi olmuştur. Esasında İsrail geçmişte de Katar devletine ait hedeflere saldırılarda bulunmuştu. 2021’de Katar Kızılay’ının Gazze’deki merkezi İsrail hava kuvvetlerinin hedefi olmuştu. İsrail yine 2021 içerisinde Katar’ın uluslararası haber kanalı El-Cezire’nin ofisinin de bulunduğu binayı bombalamıştı. İsrail’in Doha’da gerçekleştirdiği bu son saldırı ise başta Katar olmak üzere tüm Körfez ülkelerinin kendilerini savunmada geleneksel güvenlik mekanizmalarının ya da uluslararası hukuk ilkelerinin işlevsiz kalabileceği bir döneme girdiklerini görmelerine neden olmuştur. Bir başka deyişle, Körfez ülkelerinin mevcut güvenlik paradigmasındaki caydırıcı etkenlerin varlığı, bu saldırı sonrası tartışmalı hale gelmiştir.
Güvenlik Anlayışında Yenilik
Saldırının temel sonuçlarından birisi, Körfez monarşilerinin tehdit algılarında geliştireceği değişimdir. Körfez ülkeleri on yıllar boyunca Batı ülkeleriyle iyi ilişkilerinin ya da hidrokarbon zenginliklerinin bölgedeki istikrarsızlığı kendilerine bulaşmayacağının bir garantisi olarak görmekteydiler. Ancak İsrail’in Doha saldırısı sonrasında Körfez ülkeleri bir taraftan iyi diplomatik ilişkilere sahip olmanın caydırıcılık sağlamayacağını fark ederken, diğer taraftan tehditlere karşı diplomatik önlemlerden ziyade askeri ve güvenlik odaklı tedbirlerin alınması gerektiğini görmüşlerdir.
Bu noktada uzun yıllar ABD’nin güvenlik şemsiyesine güven duyan Körfez ülkeleri, Katar saldırısı sonrasında İsrail’in bölgesel politikalardaki agresif tutumuna karşı Washington’ın dahi engelleyici bir unsur olamayacağını tecrübe etmiş oldular. Bunun yanında devlet dışı aktörlerin de çatışmaların Körfez bölgesine de kayması konusunda önemli bir etken olduğu bir kez daha test edilmiş oldu. Bu durum geçmişte Suudi Arabistan’da görülmüşken, bu kez de Katar’da somut bir örnek olarak karşımıza çıkmıştır. Devlet dışı aktörlerin ilintili olacağı güvenlik olayları, gelecekte başka bir Körfez ülkesi için de benzer riskleri oluşturabilecektir.
Körfez ülkeleri, gelinen noktada güvenliklerini sağlamada yeni stratejiler benimsemek durumunda olduklarını da fark etmişlerdir. Bu anlamda öne çıkabilecek enstrümanlardan birisi yenilenen ittifak yapılanmalarıdır. Pragmatik, hedef odaklı, düşük maliyetli ve kısa ve orta vadeli ittifak girişimleri, bu anlamda Körfez ülkeleri tarafından benimsenebilecek bir stratejidir. Bu strateji, ABD’nin başını çektiği tek merkezli ve güvenilirliği artık çok daha fazla tartışmalı hale gelmiş bir güvenlik mekanizmasına olan bağımlılığın azaltılması ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Bu noktada, İsrail’in HAMAS hedeflerine yönelik Doha saldırısının ABD’nin bilgisi dahilinde gerçekleşmesinin, olası bir paradigma değişiminin en önemli dayanağı olduğunun altı çizilmelidir.
Her ne kadar ilk etapta, Körfez içerisinde bir güvenlik yapılanması tercih edilebilecek olsa da, gerek bölge ülkelerinin zaman zamana ayrışan politika öncelikleri gerekse de dış ittifak tercihlerindeki farklılıklar bu stratejiyi güçleştirmektedir. Öte yandan daha gerçekçi bir strateji, dış ittifak tercihlerinde yeni angajmanlar ve aktörleri benimsemek olacaktır. Körfez ülkeleri ABD ve İngiltere’nin başı çektiği Batılı aktörlerle olan güvenlik ve ekonomi temelli angajmanlarını kademeli olarak azaltmalı ve buna karşın başta Türkiye ve Pakistan gibi caydırıcı askeri kapasiteye sahip bölge ülkeleriyle ilişkilerini güçlendirmelidir. Bunun yanında Rusya ve Çin gibi aktörlerle de angajmanların artırılması, güvenlik sağlayıcısı aktörlerin çeşitlendirilmesi anlamında önem taşımaktadır.
İsrail’in Katar’daki HAMAS mensuplarına yönelik saldırısı, Körfez bölgesinde İsrail’e karşı mesafeli ve eleştirel tutumlarıyla bilinen ülkeler için de kalıcı izler bırakan, bölgesel ve küresel ilişkilerini sorgulamalarına neden olan bir gelişme olarak hatırlanacaktır. Bu ülkeler bu saldırı sonrasında, güvenlik ittifaklarını yeniden gözden geçirecek ve olası yeni iş birliklerine odaklanacaklardır. Bu bağlamda ilk hamlelerden birisi Suudi Arabistan’dan gelmiştir. Pakistan ile savunma iş birliği anlaşması imzalayan Suudi Arabistan, bu anlamda nükleer bir gücün desteğini alarak caydırıcı bir güvenlik şemsiyesi oluşturmayı amaçlamıştır. Anlaşma sonrasında yaptığı açıklamada Pakistan Savunma Bakanı Khavaja Asif, anlaşma ile iki ülkenin olası tehditlere karşı birlikte mücadele edeceğini belirtirken, Suudi Arabistan’ın Pakistan’ın nükleer kapasitesini bu anlaşma sayesinde kullanma hakkına sahip olacağını da ifade etmiştir. Önümüzdeki süreçte benzer girişimlerin diğer bölge ülkelerince de hayata geçirilmesi muhtemeldir.
Sonuç olarak İsrail’in Katar’daki HAMAS üyelerine yönelik saldırısı asıl hedefine ulaşamamasının yanında Körfez ülkeleri açısından yeni bir dönemin başlangıcı noktasında işaret fişeği olmuştur. Yaşananlar nedeniyle Körfez ülkelerinin, İsrail ve bu saldırıya göz yuman ABD’ye zamana yayılmış birtakım tepkiler vereceği düşünülebilir. Her ne kadar Katar ve diğer bölge ülkeleri, ABD ile ilişkilerinde hassas bir denge yürütmek durumunda olsalar da söz konusu saldırı, gelecekte yaşanabilecek çok daha ciddi krizlerin çözümü konusunda da güvensizlikler ortaya koymuştur. Bu nedenle bölge ülkeleri, önümüzdeki süreçte çok daha fazla stratejik otonomi arayışında olacak, bununla birlikte ulusal güvenliklerinin sağlanmasında kendi kapasitelerini geliştirme çabası yürütecek ve dış politika ve güvenlik angajmanlarında da çeşitlendirme arayışına gireceklerdir.
