ABD-İsrail ittifakının 28 Şubat 2026 tarihinde İran’a doğrudan saldırarak başlattıkları savaş, mevcut jeopolitik denklemde, sınırlı bir çatışma olmaktan çıkarak çok katmanlı ve çok aktörlü bir bölgesel güvenlik krizine dönüşmüştür. Bu üç ülke arasındaki askeri tırmanma yalnızca geleneksel cephe hatlarıyla sınırlı kalmamış; İran’ın asismetrik savaş stratejisiyle enerji sahaları, deniz yolları ve vekil güçler üzerinden tüm bölgeye yayılarak sonuçları itibariyle küresel bir soruna evrilmiştir. Bu dinamikleri kavramak, normatif yaklaşımları ve taraf tutma reflekslerini bir kenara bırakarak, uluslararası ilişkiler perspektifiyle objektif ve analitik bir mercekten bakmayı zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla bu yazıda, İsrail ve İran’ın mevcut pozisyonları bu projeksiyonlarla netleştirilmeye çalışılacaktır.
İsrail’in Hedefi Nedir?
İsrail'in 7 Ekim 2023 sonrası süreçte başlattığı ve 28 Şubat 2026’da ABD'nin doğrudan katılımıyla topyekûn bir savaşa dönüşen bölgesel hamleleri, Doğu Akdeniz'den Basra Körfezi'ne, Kızıldeniz’den Babü'l Mendep’e ve Umman Denizi’ne uzanan geniş bir jeopolitik hatta yeni bir statüko inşa etme arayışıdır. Askeri genişleme, enerji kaynaklarının kontrolü, demografik mühendislik araçlarının eş güdümlü olarak seferber edildiği bu çok boyutlu strateji, Ortadoğu'daki güç boşluklarından yararlanarak bir “vekil hegemonik güç” olma hedefine matuftur. İsrail'in yeni bölgesel stratejisinin merkezinde ise en büyük düşman olarak kodladığı İran ve onun vekil güç ağının çökertilmesi yer almaktadır. Bu doğrultuda Tel Aviv, Amerikan askeri gücünü kendi stratejisine eklemlemeyi başararak 28 Şubat’ta başlattığı ucu açık ve uzun soluklu bir bölgesel savaşı göze almıştır. Washington ise bu savaşta nihai stratejik hedefinin son derece belirsiz oluşu nedeniyle, Tel Aviv’in önceliklerine hizmet eden bir konuma savrulmuştur.
İsrail'in ABD desteğiyle İran’a yönelik askeri saldırısının hedef seti, salt bir askeri zayıflatma eyleminin ötesine geçerek Tahran’ın lider, komuta-kontrol, caydırıcılık ve kurumsal beka kapasitesinin topyekûn tasfiyesine odaklanmaktadır. Bu doğrultuda Tel Aviv ve Washington ittifakı, Tahran, İsfahan, Şiraz ve Kirman gibi kritik noktalardaki entegre hava savunma sistemlerini, balistik füze üretim tesislerini ve nükleer altyapıyı imha ederek İran'ın asimetrik kuvvet projeksiyonunu kaynağında felç etmeyi amaçlamaktadır. İttifakın askeri doktrinindeki bir diğer hamle, rejimin "siklet merkezini" çökertmek maksadıyla devrim rehberi ve üst düzey Devrim Muhafızları generallerine yönelik sistematik dekapitasyon (lider tasfiyesi) operasyonları yürütmektir. Bu çok katmanlı hedef seti, İsrail'in Doğu Akdeniz'de başlattığı hegemonik konsolidasyonun Körfez'e uzanan hattında, bölgesel güç dengesindeki en büyük hasmını denklem dışı bırakarak yeni bir bölgesel statüko inşa etme arayışının en agresif yansımasıdır. Ancak bu stratejinin bir geri tepmesi olarak; İran, savaş öncesi döneme göre nükleer silah sahibi olmaya çok daha isteklidir. Bu motivasyon yakın bir gelecekte somutlaştırılabilir.
İsrail’in bu yeni stratejisi, askeri hedeflerin yanı sıra; bölgesel enerji kaynaklarının ve stratejik coğrafyaların karadan ve denizden kontrol edilmesine de dayanmaktadır. Suriye'deki güç boşluğunu fırsat bilen İsrail, askeri altyapıyı felç eden yoğun hava saldırılarının ardından stratejik Hermon Dağı'nın (Cebel eş-Şeyh) Suriye tarafını işgal ederek kalıcı bir ileri karakol kurmuş ve Batı Suriye'deki nüfuzunu genişletmiştir. Enerji ve deniz jeopolitiği bağlamında ise İsrail; Gazze Marine, Kariş ve Kana gibi Doğu Akdeniz'deki tartışmalı doğal gaz sahaları (Ekim 2022’de Lübnan ile bazı uzlaşılara varılmıştır) ile Leviathan ve Tamar gibi enerji rezervleri üzerinde kontrol sağlayarak münhasır ekonomik bölgelerini genişletmektedir. Lübnan'daki Litani Nehri'ne kadar uzanan bir koridoru kontrol etme arzusu, hem su kaynaklarına erişim hem de deniz enerji hedeflerini karadan güvence altına alma mantığına dayanmaktadır. Ayrıca EastMed boru hattı gibi projeler ve Doğu Akdeniz Gaz Forumu (EMGF) gibi yapılar, Türkiye gibi bölgesel rakiplerini enerji denkleminden dışlamak ve deniz asimetrilerini kendi lehine pekiştirmek için araçsallaştırılan dışlayıcı jeopolitik mekanizmalara dönüşmüştür.
İran ile girilen savaşta ise İsrail’in enerji jeopolitiğinde yeni hedefinin Körfez olduğu anlaşılmaktadır. İsrail, bu savaşı fırsata çevirerek IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) projesini canlandırmayı istemektedir. İsrail; Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarını, Basra Körfezi ile kurulan jeo-ekonomik entegrasyonu ve Kızıldeniz’in güney çıkışındaki (Somaliland-Sokotra hattı) stratejik askeri varlığını birleştirerek; Babü'l Mendep Boğazı’ndaki riskleri baypas eden ve Güney Asya’yı Avrupa’ya bağlayan bir enerji ve lojistik düğümü haline gelmek istemektir. Bu vizyon çerçevesinde, İsrail, Great Sea Interconnector gibi deniz altı enerji nakil hatlarını kullanarak Avrupa'nın enerji ekosistemine eklemlenmeyi, böylece kıtanın şahdamarı haline gelmeyi hedeflemektedir. Ayrıca, Somaliland ve Sokotra gibi kritik noktalardaki diplomatik/askeri açılımlarını kapsayan Neo-Periferi Doktrini sayesinde, Kızıldeniz'in güney çıkışında asimetrik tehditlere karşı proaktif bir güvenlik şemsiyesi oluşturmakta ve kendisini Hint Okyanusu aksında statüko belirleyici bir deniz gücü olarak konumlandırmaktadır.
İran’ın Yeni Jeopolitiği
Tahran'ın Körfez coğrafyası genelinde ABD askeri üslerini ve stratejik ekonomik altyapıları hedef alan eş zamanlı saldırı kararı, Ortadoğu'da eşine az rastlanır yeni bir jeopolitik kırılma oluşturmuştur. Bu eylemler, sıradan bir bölgesel gerilim sarmalının ötesine geçerek; bölgenin güvenlik dinamiklerinde yapısal bir dönüşümü tetiklemiştir. İran rejiminin maruz kaldığı ağır askeri baskıya rağmen yakın gelecekte çökmeyeceği gerçeği göz önüne alındığında; bu bölgesel kriz, Ortadoğu'daki güvenlik ilişkilerini ve jeopolitik dengeleri önümüzdeki yıllar boyunca yeniden şekillendirecektir.
İran'ın operasyonel doktrini, büyük ölçüde "dolaylı tutum" (indirect approach) konsepti çerçevesinde şekillenmekte ve savaşın küresel çaptaki ekonomik maliyetini artırarak ABD ile İsrail üzerinde yapısal bir baskı kurmayı hedeflemektedir. Bu stratejiyle Tahran, çatışmayı geniş bir coğrafyaya yaymakta ve özellikle Hürmüz Boğazı'nı fiilen kapatarak enerji hatları ile ticaret rotaları üzerindeki baskıyı artırarak savaşın küresel çaptaki ekonomik maliyetini yükseltmeyi amaçlamaktadır. Nihayetinde bu doktrin, düşük maliyetli mühimmatlarla pahalı savunma sistemlerini tüketerek ve küresel piyasalara enflasyonist baskı getirerek, ABD ile İsrail üzerinde askeri başarının ötesine geçen yapısal ve siyasi bir baskı kurmayı hedeflemektedir. Bu doğrultuda, İran'ın bölgedeki balistik füze ve insansız hava aracı (İHA) taarruzlarının yarıdan fazlası doğrudan ABD veya İsrail hedeflerinden ziyade Körfez Arap ülkelerine yöneltilmiştir. İran'ın “kaybetmemek” adına faturasını göze aldığı bu strateji, bölgesel izolasyonunu derinleştirse de küresel çapta ağır şok dalgaları doğurduğu görülmektedir; özellikle de küresel petrol piyasalarında. Tırmanma dinamikleri açısından ise; İran’ın elindeki en büyük koz, Arap Körfez ülkelerinin su ihtiyacının yüzde 90'ını sağlayan desalinasyon (deniz suyunu arıtma) tesisleridir. Bu tesislerin hedef alınması, bölgede beka seviyesinde bir krize yol açacaktır. ABD ve İsrail’in buna karşılığı ise İran'ın petrol ihracat merkezi olan Hark Adası'nı ve iç enerji altyapısını hedef almak olabilir. Ancak savaşın mevcut durumunda taraflar tırmanma eşiklerini bilinçli hamlelerle aşmaktadır.
Paradoksal Sonuçlar
İran'ın Bahreyn, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan gibi Arap Körfez ülkelerindeki askeri ve sivil hedeflere yönelik doğrudan saldırıları, bölgedeki güvenlik ve ekonomi doktrinlerinde köklü bir değişimi zorunlu kılmaktadır. Son yıllarda Çin ve Rusya gibi aktörlerle ilişkilerini geliştirerek ABD'ye olan bağımlılıklarını azaltmaya ve savunma ittifaklarını çeşitlendirmeye çalışan Körfez devletlerinin bu stratejisi, artan doğrudan tehditler karşısında gerçekçiliğini yitirmektedir. Başka bir ifadeyle, İran’ın asimetrik tırmandırma stratejisinin en kritik ve paradoksal jeopolitik çıktısı, Körfez devletlerinin stratejik otonomi arayışlarının çökmesi olmuştur. Körfez Arap devletleri, inşa ettikleri ekonomik refahın, asimetrik tehditler karşısında ne denli kırılgan bir yapıya sahip olduğu gerçeğiyle yüzleşmiştir.
7 Ekim 2023 sonrası süreçte tırmanan ve tüm bölgeye yayılan çatışma sarmalı, Körfez'i bir harp sahasına dönüştürerek, küresel sermayenin ilgisini ve yatırımlarını sarsmaktadır. Bu tablo, Körfez başkentlerini mecburi olarak yeniden ABD'nin birincil güvenlik garantörlüğüne sığınmaya itmekte ve paradoksal bir biçimde Tahran'ın bölgede zayıflatmayı hedeflediği Amerikan askeri varlığını daha da tahkim etmektedir. İran'ın saldırıları Körfez'deki karşılıklı güven zeminini zedeleyerek olası birçok taraflı kolektif güvenlik mimarisi inşa etme ihtimalini zayıflatmaktadır. Son tahlilde; enerji, su kaynakları ve ticaret rotalarının salt ekonomik birer varlık olmaktan çıkıp tamamen militarize edildiği mevcut konjonktürde Ortadoğu, kısa ve orta vadede entegrasyon ve diplomatik bir uzlaşıdan ziyade; bloklaşmaların, asimetrik altyapı tehditlerinin ve İsrail’in vekil hegemonik aktör olma arayışının domine ettiği sert bir güç mücadelesi alanına evrilmiştir.
İsrail açısından değerlendirildiğinde ise; sahadaki her olası senaryo Netanyahu yönetiminin stratejik hanesine bir kazanım olarak yazılmaktadır. İran rejimi direnç göstermeye devam etse dahi savaştan kapasitesi erimiş bir biçimde çıkarsa; İsrail, en büyük düşmanının nükleer, balistik füze ve İHA altyapısını kaynağında zayıflatarak kendi güvenliği lehine on yıllara sarih bir stratejik zaman kazandığını tescilleyecektir. Hatta ağır baskı altındaki İran rejiminin varoluşsal bir refleksle daha da radikalleşmesi ihtimali bile, İsrail'in İran’a yönelik agresif savaş ve çevreleme doktrinini bölgeye dayatmak için kullanacağı kusursuz bir bahane işlevi görecektir.
