Kriter > Dosya > Dosya / Ortadoğu |

12 Günlük Çatışmanın İsrail için Sonuçları


İsrail’in “Yükselen Aslan” adıyla başlattığı hava harekatı, on yıllardır süren vekalet çatışmaları dönemini kesin olarak kapatmıştır. İsrail’in teknik üstünlüğünü sergilediği bu süreç, ilk bakışta operasyonel hedeflere ulaşılmış gibi bir izlenim verse de dumanlar dağıldığında ortaya çıkan stratejik manzara oldukça farklıdır. Bu çatışma, askeri kapasite ile siyasi hedefler arasındaki makasın ne kadar açılabileceğini gösteren, modern savaş doktrinleri açısından ders niteliğinde bir vaka analizi sunmaktadır.

12 Günlük Çatışmanın İsrail için Sonuçları
İran'ın, İsrail'in saldırılarına misilleme olarak fırlattığı füzelerden biri, Tel Aviv'in Ramat Aviv semtine isabet etti. Saldırı sonucu binalarda hasar oluştu. (Mostafa Alkharouf / AA, 22 Haziran 2025)

Haziran 2025’te İsrail ve İran arasında patlak veren ve literatüre “12 Günlük Savaş” olarak geçen çatışma, Ortadoğu’nun güvenlik mimarisinde geri dönüşü olmayan bir kırılma oluşturmuştur. İsrail Savunma Kuvvetleri’nin “Yükselen Aslan” adıyla başlattığı ve Tahran’ın kalbini hedef alan bu hava harekatı, on yıllardır süren “gölge savaşları” ve vekalet çatışmaları dönemini kesin olarak kapatmış, yerine doğrudan ve yüksek yoğunluklu bir devletler savaşı dönemini başlatmıştır. İsrail’in teknik üstünlüğünü sergilediği bu süreç, ilk bakışta operasyonel hedeflere ulaşılmış gibi bir izlenim verse de dumanlar dağıldığında ortaya çıkan stratejik manzara oldukça farklıdır. Bu çatışma, askeri kapasite ile siyasi hedefler arasındaki makasın ne kadar açılabileceğini gösteren, modern savaş doktrinleri açısından ders niteliğinde bir vaka analizi sunmaktadır.

 

Saha Gerçekliğinin Yansıması

Savaşın planlama aşamasında İsrail istihbaratının ve siyasi karar alıcıların dayandığı en temel varsayım, yoğun hava bombardımanının İran yönetiminin otoritesini sarsacağı yönündeydi. Nitekim çatışma sonrası İsrailli elitlerden gelen açıklamalar ve açık kaynağa düşen bilgiler de bu durumu desteklemektedir. İstihbarat raporları, ekonomik yaptırımlar ve iç huzursuzluklarla boğuşan İran toplumunun, Devrim Muhafızları’nın komuta kademesinin hedef alınmasıyla birlikte devlete karşı ayaklanacağını öngörmekteydi. Ancak bu değerlendirmenin, Batı’daki İran diasporasının söylemleri ile İran’ın iç gerçekliği arasındaki derin uçurumu göremeyen istihbarat körlüğünün bir sonucu olduğu kuvvetle muhtemel görünmektedir. İsrail karar vericileri, diasporanın “rejim değişikliği” arzularını sahadaki somut bir veri olarak kabul etmiş, ancak rejimin sahip olduğu “pragmatik otoriterliği” ve İranlıların milliyetçi duygularını ıskalamıştır. İsrail, var olmayan bir sosyolojik haritaya dayanarak çatışmaya girmiş, iç güvenlik birimlerini körleştirerek halkın ve etnik silahlı grupların ayaklanmasını beklemiş ancak beklediği iç çöküşü tetikleyememiştir.

Aksine sahadaki gerçeklik, siyaset biliminde “bayrak etrafında toplanma” etkisi olarak bilinen fenomeni doğrulamıştır. İsrail füzelerinin Tahran’ın kritik altyapısını ve sivil yerleşimlere yakın askeri tesisleri vurması, İran halkının öfkesini rejime değil, doğrudan “saldırgan” olarak kodlanan dış güce yöneltmesine neden olmuştur. Rejim muhalifleri dahi, bu saldırıyı bir “beka sorunu” olarak algılayarak eleştirilerini ertelemişlerdir. Etnik grupların ayaklanacağı beklentisi, İkinci Dünya Savaşı sonrası Sovyet müdahalelerinden ve 1979’daki kaos döneminde yaşananlardan kalan tarihsel hafıza nedeniyle boşa çıkmış; İran halkı, ülkenin Suriye veya Libya benzeri bir kaosa sürüklenmesi korkusuyla devlete daha sıkı sarılmıştır. İsrail, rejimi zayıflatmak isterken, paradoksal bir şekilde İran’ın iç cephesini tahkim etmiştir.

Çatışmanın nükleer boyutu, fiziksel altyapının tahribi ile nükleer kapasitenin tamamen ortadan kaldırılması arasındaki stratejik ayrımı belirginleştirmiştir. Natanz ve Fordo tesislerine yönelik saldırıların santrifüj envanterine fiziki hasar verdiği bilinmekle birlikte, bu durum İran’ın sahip olduğu teknik bilgi birikimini (know-how) ortadan kaldırmamıştır. Stratejik analizler, operasyonun Tahran’daki karar vericilerin güvenlik algısını değiştirdiğini ve nükleer caydırıcılığın “maliyetli bir seçenek”ten ziyade “stratejik bir gereklilik” olarak yeniden tanımlanmasına yol açtığını ancak mevcut konjonktür gereği geri adım atılması gerektiğine yönelik değerlendirmelerin var olduğunu işaret etmektedir. Başka bir deyişle İran’ın nükleer silaha gitme iradesi önceki dönemlere göre çok daha artmıştır, denilebilir. Ancak yeni bir çatışmadan kaçınmak adına böyle bir iradenin varlığını inkar eden açıklamalar ve müzakere arayışları da artmıştır.

Askeri savunma doktrini bağlamında, İsrail’in “Demir Kubbe” ve “Arrow” sistemlerine dayanan çok katmanlı hava savunma mimarisi, İran’ın uyguladığı “sürü ve doyurma” (satürasyon) taktikleri karşısında operasyonel zorluklarla karşılaşmıştır. Özellikle balistik füzelerin isabet ettiği saldırılar, savunma kalkanının yoğun salvolar karşısındaki geçirgenliğini somut verilerle ortaya koymuştur. Bu çatışma süreci, İran’a İsrail savunma sistemlerinin angajman kapasitesini ve penetrasyon açıklarını test etme yönünde teknik veri sağlamış; savunma sanayii üretim önceliklerinin bu veriler ışığında güncellenmesine zemin hazırlamıştır. Stratejik düzlemde ise İsrail’in operasyonel sürpriz avantajının azaldığı görülmektedir. Askeri analizler, olası bir ikinci çatışma senaryosunda İran’ın, İsrail’in saldırı paternlerine karşı mobil fırlatıcılarını dağıtma ve komuta merkezlerini yedekleme stratejisini benimseyerek savunma pozisyonunu tahkim ettiğini öngörmektedir.

İran'ın Tel Aviv'e hava saldırıları
İran'ın, İsrail saldırılarına misilleme olarak Tel Aviv'e düzenlediği hava saldırıları görüntülendi. (Wisam Hashlamoun / AA, 21 Haziran 2025)

 

İsrail Cephesi

Savaş, diplomatik cephede de İsrail ile ABD arasında derin bir güven bunalımına yol açmıştır. İsrail’in saldırıyı, ABD ve İran arasındaki gizli diplomatik görüşmelerin hemen öncesine denk getirmesi, Washington’da (bütün gruplarca olmasa da) bazı çevreler tarafından “sabotaj” olarak değerlendirilmiştir. Trump yönetiminin tek taraflı ateşkes dayatması, İsrail’in ABD’nin lojistik ve diplomatik koruması olmadan bölgesel bir savaşı sürdüremeyeceğini tescillemiştir. Gazze’deki yıkımın ardından gelen bu savaş, İsrail’in uluslararası meşruiyetini daha da aşındırmış, onu Batı kamuoyunda dahi “istikrarsızlaştırıcı aktör” konumuna itmiştir. Bu diplomatik izolasyon ve ABD içindeki artan eleştiriler, olası bir ikinci savaşta İsrail’in koalisyon kurma şansını ve manevra alanını ciddi şekilde daraltmaktadır.

Savaşın stratejik psikolojisini değiştiren en önemli faktör ise İran’ın “stratejik sabır” politikasını terk ederek “misliyle karşılık verme” ve “ateşkes yok” doktrinine geçiş yapmasıdır. Tahran’daki karar alıcılar arasında, İsrail toplumunun uzun süreli bir savaşı ve yüksek can kayıplarını kaldıramayacağı inancı hakim olmuştur. İran, 1980’lerdeki savaş tecrübesiyle yüz binlerce kayıp vermeyi göze alabilen yüksek bir “acı eşiğine” sahipken İsrail toplumu; demografik yapısı ve “yaşamın kutsallığı” ilkesi gereği bu tür kayıplara tolerans gösteremez. Bu “acı eşiği asimetrisi”, İran’ı gelecekteki çatışmalarda sivil veya askeri ayrımı gözetmeksizin daha agresif ve topyekun saldırı stratejileri uygulamaya teşvik etmektedir.

Öte yandan ekonomik ve lojistik bilanço da İsrail için sürdürülebilirliğin sınırlarını zorlamıştır. İran’ın ucuz maliyetli füzelerine karşı İsrail’in milyon dolarlık önleyici füzeler kullanması, yönetilmesi imkansız bir maliyet asimetrisi ortaya çıkarmıştır. Teknoloji sektörü ve enerji ihracatının durma noktasına gelmesi, askeri zafer söylemlerini ekonomik gerçeklikle gölgelemektedir.

İsrail iç siyasetinde savaş sonrası dönemde, ulusal birlik yerine derinleşen bir kurumsal kriz doğurmuştur. Netanyahu hükümetinin iki yılı aşkın süredir mahkemelerden kaçınması ve bağımsız soruşturma komisyonunu reddetmesi, güvenlik bürokrasisi ile siyasi iradeyi karşı karşıya getirmiştir. Şin Bet ve Mossad’ın sızdırılan raporları, siyasi hedeflerin askeri gerçeklikten kopuk olduğunu ifşa ederken, toplumdaki güven duygusu erozyona uğramıştır. İsrail’in stratejik kayıpları askeri sahayla sınırlı kalmamış, devletin kuruluş felsefesini oluşturan “güvenli liman” anlatısı da onarılması güç bir yara almıştır. Haredi toplumunun askerlik yapmak istememesi, askerliğin yükünü toplumun diğer kesimlerinin omuzlarına yüklemiş ve bu durum da İsrail’de ayrılıkları derinleştirir hale gelmiştir. Irak, Yemen, Suriye ve Lübnan sahalarında İran’a karşı yapılan hamlelerin yanı sıra Gazze’de yürütülen uzun süreli askeri harekatın oluşturduğu ağır insani tablo, uluslararası kamuoyunda İsrail’in meşruiyet zeminini aşındırırken, küresel ölçekte antisemitizm vakalarında ve İsrail karşıtı eylemlerde keskin bir artışı tetiklemiştir. Bu diplomatik ve toplumsal izolasyon, içeride İran füzelerinin getirdiği güvenlik kaygılarıyla birleştiğinde, İsrail’in demografik istikrarını tehdit eden bir tersine göç dalgasını harekete geçirmiştir. Kuruluş amacı dünyadaki Yahudiler için en güvenli sığınağı inşa etmek olan bir devletin, vatandaşlarını hem bölgesel savaş riski hem de küresel dışlanma baskısı altında tutması, sahadaki taktik kazanımları anlamsız kılan, devletin ontolojik güvenliğine yönelik derin bir stratejik hasar olarak kayıtlara geçmiştir.

Sonuç olarak Haziran 2025 savaşı, İsrail için askeri bir gövde gösterisi olsa da stratejik anlamda sonuçları kısıtlı kalmıştır. İsrail, İran’ın altyapısına zarar vermiş ancak karşısında artık nükleer motivasyonu artmış, iç güvenlik sorunlarını normal zamana göre çok daha sert bir şekilde bastırmaya başlamış, yine normal zamanda gösteremeyeceği esneklikleri gösterme fırsatı bularak halkı büyük ölçüde konsolide etmiş ve sürpriz saldırı şokunu atlatmış bir düşman ortaya çıkarmıştır. Başka bir deyişle İsrail, taktik manada başarılar elde etmiş olsa da bu taktik kazanımları birer stratejik kazanıma dönüştürdüğü söylenemez.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası