Kriter > Dosya > Dosya / Gazze |

İsrail’in Gazze İşgal Planı ve Protestolar: Güvenlik Paradigması ile Toplumsal Talepler Arasındaki Çatışma


İsrail toplumu Gazze konusunda yekvücut değil, hatırı sayılır bir kesimi, hükümetin politikalarına karşı çıkıyor ve barışçıl çözüm talep ediyor. Son tahlilde, bugün Netanyahu kararlarını aşırı sağın etkisi altında veriyor. İsraillilerin büyük çoğunluğu Gazze’de yerleşimlere karşı çıkıp savaşı sona erdirecek bir rehine anlaşmasını desteklemesine rağmen, bu kesim ise bilfiil savaş politikasını yönlendiriyor.

İsrail in Gazze İşgal Planı ve Protestolar Güvenlik Paradigması ile
İsrail'in başkenti Tel Aviv'de toplanan binlerce kişi, Başbakan Binyamin Netanyahu liderliğindeki hükümetin Gazze kentini işgal kararını protesto etti. (Mostafa Alkharouf / AA, 23 Ağustos 2025)

İsrail siyaseti, uzun süredir güvenlik ile demokrasi arasındaki gerilim üzerine kurulu. Bu gerilim, özellikle Filistin meselesinde ve Gazze bağlamında her kriz döneminde kendisini daha da sert biçimde hissettiriyor. Son günlerde Netanyahu hükümetinin açıkladığı Gazze şehrini işgal planı, tam da bu gerilimi yeniden su yüzüne çıkardı. Plan, hükümet açısından askeri bir zorunluluk olarak sunulurken, İsrail toplumunda büyük bir tepki doğurdu. Pazar günü gerçekleşen ve bir milyondan fazla insanın katıldığı ülke çapındaki grev ve protestolar, İsrail kamuoyunun farklı bir çözüm talep ettiğini gösterdi.

Netanyahu’nun Gazze planı ile İsrail’deki toplumsal tepkiler, güvenlik paradigmasının sınırlarını gösteriyor. Bu arada İsrail’in 7 Ekim 2023’ten bu yana sürdürdüğü saldırılar, katliam, açlık, yıkım ve zorla yerinden etme ile devam ediyor. Gazze Şeridi’ndeki Filistin Sağlık Bakanlığına göre, şu ana kadar çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 60 binden fazla Filistinli öldü. Yüz binlerce kişi yerinden edilmiş durumda. Kıtlık nedeniyle de çocuklar da dahil olmak üzere yüzlerce kişi hayatını kaybetti.

 

Güvenlik Paradigmasının Devamlılığı

İsrail’in kuruluşundan bu yana devlet aklının merkezinde, hep güvenlik kaygıları yer aldı. Filistinlilerle yaşanan çatışmalar, Arap-İsrail savaşları, intifada dönemleri ve HAMAS’ın roket saldırıları, İsrail’in güvenlik politikalarını sertleştirdi. Netanyahu ise bu tabloda bu tarihsel mirası devralan ve onu sürekli yeniden üreten bir lider olarak öne çıkıyor.

Gazze şehrinin işgali ardındaki “tampon bölge” fikri, askeri literatürde klasik bir önlem; düşman unsurların sızmasını engellemek, sınır hattını güvenli kılmak ve ordunun hareket alanını genişletmek amacını taşıyor. Ancak Gazze bağlamında bu adım, yalnızca askeri değil, aynı zamanda politik ve insani boyutlarıyla tartışmalı hale geliyor. Çünkü böyle bir uygulama, 7 Ekim 2023’ü izleyen süreçte zaten ağır insani kriz yaşayan Gazze’de sivillerin hareket alanını daha da daraltacak, tarım arazilerini kaybettirecek ve uluslararası hukuk açısından da meşruiyet sorunları oluşturacak bir uygulama teşkil edecektir. Dahası, bunun bir ilhak operasyonuna dönüşmesidir ki, o noktadan sonra İsrail’in güvenliği söylemi de savunulabilir bir argüman olmaktan çıkar. Nitekim kabinenin gerçekleştirdiği gizli görüşmeyi aktaran New York Times’a göre Gazze Şehri’ne askeri harekat başlamadan önce, buradaki yüzbinlerce Filistinli sivil güneye tahliye edilecek. Bunun için 7 Ekim tarihini son tarih olarak belirledi. Diğer bir deyişle sivil kayıpların olması muhtemel yeni bir yerinden etme süreci daha başlayacak. Bezalel Smotrich ve Itamar Ben-Gvir gibi neo-siyonist bakanlar açısından bu beklenen bir gelişme. Zira tasarının açıklanmasından sonra Ben-Gvir, Gazze şehrinin işgal planını övdü ve bunun 1 milyon Filistinlinin yerinden edilmesine yol açacağını söyledi; yani hesaplar zaten çoktan yapılmış. Hesabın devamını Smotrich’in açıklamalarından öğrenmek mümkün. O da İsrail’in Gazze’de egemenlik kurmasının elzem olduğunu söyledi ve 20 yıl önce çekildiği bölgeye yeniden Yahudi yerleşimi başlatması çağrısında bulundu.

Netanyahu’nun Gazze şehrini işgal için hazırlanmaya başladığını açıklamasının ardından İsrail medyasına düşen haberlerden hükümet ile ordunun üst düzey mensupları arasında bir çatlak oluştuğu da anlaşıldı. Nitekim Netanyahu’nun, Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in de aralarında olduğu komutanlarla üç saat süren bir ikna toplantısı gerçekleştirdiği haberi medyaya düştü. Buna rağmen Gazze’de yapılması gerekenler hakkında büyük fikir ayrılıklarının olduğu ortaya çıkınca bu defa aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir ve Savunma Bakanı Israel Katz, genelkurmay başkanının “alınan kararlara uyması gerektiğini” vurgulayan açıklamalar yaptılar.

İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü hukuka ve etiğe uymayan tutumu nedeniyle uluslararası izolasyonun arttığı bir dönemde, ordu, ülkenin menfaatlerini ve bekasını düşünen bir kurum olarak kendini konumlandırırken, Netanyahu ise en başından beri kendi siyasi çıkarları için ordu dahil tüm kurumları kullanmaya çalışan bir lider imajı çiziyor. Gazze’nin işgali hakkındaki son anlaşmazlık, bir kez daha iç bölünmeleri derinleştirme ve ülke kurumlarına olan güveni daha da sarsma tehlikesi getiriyor. Nitekim eski üst düzey bir güvenlik yetkilisinin “bu hükümet altında tektonik değişiklikler yaşanıyor” şeklindeki ifadesi de dönüşümü gözler önüne seriyor. Aynı şekilde İsrail ordusuna bağlı askeri başsavcı Tümgeneral Yifat Tomer-Yerushalmi de aşırı sağcı bakanların hedefi haline geldi. Tomer-Yerushalmi çatışmanın genişlemesinin uluslararası hukuk açısından ciddi sonuçlar doğuracağı hususunda açıklama yaptı; böyle bir işgalin tıpkı Batı Şeria’da olduğu gibi İsrail’i yüz binlerce Filistinlinin refahından sorumlu hale getireceğini ve ülkenin diplomatik izolasyonunu artıracağını dile getirdi. Askeri başsavcı, bu açıklamalarının ardından aşırı sağcı kesimler tarafından “halk düşmanı” olarak ilan edildi.

Netanyahu’nun iktidarda kalmasının anahtarı bilindiği üzere koalisyonun aşırı sağcı ortaklarının elinde. Onlar da HAMAS’a karşı daha sert önlemler alınmasını uzun süredir talep ediyor ve aksi takdirde koalisyonu terk etmekle ve hükümeti düşürmekle tehdit ediyorlar. Bu nedenle “tampon bölge” kurulması, daha doğrusu Gazze şehrinin işgali, hükümet açısından hem güvenlikçi hem de koalisyon dengelerini koruyan bir hamle olarak okunabilir.

Rehineler Meydanı'nda göstericiler
İsrail’in Tel Aviv kentindeki “Rehineler Meydanı”nda toplanan göstericiler, Gazze’deki savaşın durdurulması ve İsrailli rehinelerin serbest bırakılması çağrısında bulundu. (Yair Palti / AA, 24 Ağustos 2025)

 

 

Protestoların Dinamiği: “Önce Esirler, Önce Hayat”

Ancak İsrail toplumu bu adımı sessizce kabullenmedi. Pazar günü yapılan genel grev ve ülke çapındaki kitlesel protestolar, hükümetin güvenlikçi önceliklerinin toplumdaki geniş kesimlerin beklentileriyle çeliştiğini ortaya koydu.

Protestoların merkezinde özellikle rehinelerin geri getirilmesi talebi yer aldı. HAMAS’ın elinde tuttuğu İsrailli rehinelerin serbest bırakılması, kamuoyunda büyük bir hassasiyet oluşturuyor. Birçok aile, askeri operasyonların ya da işgal planlarının değil, müzakerelerin ve takas anlaşmalarının öncelikli olması gerektiğini savunuyor. Bu noktada, sokakların sesi hükümetin güvenlik paradigmasını sorguluyor: “Yeni bir işgal değil, hayatların kurtarılması.” Protestolara işçi sendikaları, sivil toplum örgütleri, muhalefet partileri ve rehine yakınları geniş biçimde katıldı. Bu çeşitlilik, eylemlerin yalnızca hükümet karşıtı bir tepki değil, aynı zamanda geniş tabanlı bir toplumsal hareket olduğunu gösteriyor.

Bir milyonu aşan katılım, İsrail siyasi tarihinde nadir görülen bir ölçekteki seferberliğe işaret ediyor. Muhalefet liderlerinin yanı sıra İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog da Tel Aviv’deki Hatufim (Rehineler) meydanını ziyaret etti; rehine ailelerine destek verdi. Hükümet kanadında ise öfke ve itham vardı. Netanyahu, kitlelerin bu eyleminin HAMAS’ın tavrını sertleştirerek rehinelerin geri getirilmesini geciktirdiğini ifade etti; diğer bir deyişle bu hususta kendi payını görmezden gelmeyi tercih etti. İnsan bu gösterilerin de Netanyahu’nun kişisel siyasi ajandası için bahaneler üretmek noktasında kullanışlı olduğunu düşünmeden edemiyor.

Tel Aviv'de Netenyahu protestoları
İsrail'in başkenti Tel Aviv'de toplanan binlerce kişi, Başbakan Binyamin Netanyahu liderliğindeki hükümetin Gazze kentini işgal kararını protesto etti, derhal ateşkes ve esir takası anlaşması imzalanması talebinde bulundu. İsrail bayraklarının yanı sıra "Sen baştasın, sen suçlusun", "Bu savaşı bitir", "Esirleri geri getirin" yazılı pankartlar taşıyan göstericiler, attıkları sloganlarda Netanyahu hükümetini anlaşmayı engellemekle suçladı. (Mostafa Alkharouf / AA, 23 Ağustos 2025)

 

 

Netanyahu’nun Siyasi Sıkışmışlığı

Öte yandan bu protestolarda da 7 Ekim’den beri süren bir örüntü daha vardı. Başta siyasi muhalefet ve rehine aileleri olmak üzere kitleler Başbakan Binyamin Netanyahu’yu iktidarda kalma ısrarı nedeniyle HAMAS ile müzakereleri sabote etmekle suçluyor. Dolayısıyla Netanyahu açısından bu tablo ciddi bir ikilem getiriyor. Bir yandan koalisyon ortaklarının baskısı ve kendi siyasi kariyerini ayakta tutma çabası var. Diğer yandan kamuoyunun güçlü insani talepleri, uluslararası toplumun artan tepkisi ve iç siyasetteki protesto dalgası bulunuyor.

Bu sıkışmışlık, Netanyahu’yu iki farklı yola zorlayabilir: Daha sert güvenlik adımları atarak kendi tabanını ve koalisyon ortaklarını tatmin etmek. Bu durumda toplumsal öfkenin daha da artması, uluslararası izolasyonun derinleşmesi söz konusu. Ya da esir takası ve ateşkese yönelmek, yani güvenlikçi paradigmayı esnetmek. Ancak bu da kendi tabanında zayıflama ve “taviz veren lider” imajıyla siyasi kariyerine zarar verme riskini taşıyor.

Netanyahu’nun geçmişte krizleri atlatma konusunda ustalaşmış bir siyasetçi olduğu bilinse de bu kez hem içten hem dıştan gelen baskıların yoğunluğu, manevra alanını daraltıyor. Netanyahu iktidarını korumak uğruna şu an için aşırı sağcı müttefiklerinin taleplerine taviz vermek zorunda. Esasında Netanyahu’nun pozisyonunun 2022’de hükümet kurulduğundan beri taviz vermek üzerine kurulduğunu söylemek yanlış olmaz. O zaman kurulan kırılgan koalisyonda söz sahibinin kendisi olduğunu gösteren söylemler benimsediyse de 7 Ekim sonrası süreç, gerçek söz sahibinin neo-siyonist kanat olduğunu gösterdi. Netanyahu’nun Gazze’ye yönelik kararlarını şöyle bir gözden geçirince Ben-Gvir ve Smotrich’in taleplerine boyun eğdiği görülüyor; aksi takdirde Netanyahu’nun iktidarı sona erebilirdi.

Öte yandan İsrail’in Gazze planı ve ona karşı gelişen protestolar, yalnızca ülke içi bir mesele değil. İsrail’de hükümetin Gazze şehrini ele geçirme tasarısını açıklamasının ardından bu karar uluslararası arenada öfkeyle karşılandı. Batılı müttefikler, Netanyahu hükümetine defalarca sivillere zarar vermekten kaçınma çağrısı yaptı. İsrail, uluslararası kamuoyunda her geçen gün daha fazla Gazze’deki insani krizin müsebbibi olarak görülüyor. Hatta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Britanya, Danimarka, Yunanistan, Fransa ve Slovenya’nın talebiyle, İsrail’in açıklamasına yanıt olarak New York’ta toplantı yaptı. İsrail’in işgal planının ya da kuracağı “tampon bölgenin” uluslararası hukukta “ilhak” veya “kalıcı işgal” tartışmalarını yeniden alevlendirdiği aşikar. Rusya ise ABD’yi verdiği destekle İsrail’i uluslararası hukuku hiçe sayma hususunda teşvik etmekle eleştiriyor. Zaten İsrail’in pervasızlığının ardında koşulsuz ABD desteğinin olmadığını varsaymak naiflik olur. Bu nedenle protestoların, aynı zamanda İsrail’in imajını dışarıya karşı da etkilediği neticesine varmak mümkün. İsrail toplumu Gazze konusunda yekvücut değil, hatırı sayılır bir kesimi, hükümetin politikalarına karşı çıkıyor ve barışçıl çözüm talep ediyor. Son tahlilde, bugün Netanyahu kararlarını aşırı sağın etkisi altında veriyor. İsraillilerin büyük çoğunluğu Gazze’de yerleşimlere karşı çıkıp savaşı sona erdirecek bir rehine anlaşmasını desteklemesine rağmen, bu kesim ise bilfiil savaş politikasını yönlendiriyor.

 

Sonuç: Paradigma Çatışması

Gazze işgal planı ve gerçekleşen grev ve protestolar, İsrail siyasetinde derin bir çatlağı bir kez daha gözler önüne serdi. Bir tarafta güvenlik öncelikleri, askeri stratejiler ve koalisyon dengeleri; diğer tarafta insani kaygılar, esir yakınlarının dramı ve toplumsal vicdan. Bu çatışma, aslında İsrail’in kuruluşundan beri süregelen bir sorunun güncel tezahürü: Güvenlik mi öncelikli olacak, yoksa barış ve istikrar mı? Netanyahu hükümeti güvenlik paradigmasına sıkı sıkıya bağlı kalırken, toplumun önemli bir kesimi bu paradigmanın artık sürdürülemez olduğunu düşünüyor. Pazar günü sokaklara taşan öfke ve umut, yalnızca bir günlük bir protesto değil, aynı zamanda İsrail’in gelecekteki yönelimini belirleyecek kritik bir toplumsal itiraz olarak okunmalı. Eğer hükümet bu sesi görmezden gelirse, yalnızca uluslararası alanda değil, içeride de meşruiyet krizinin derinleşmesi kaçınılmaz görünüyor.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası