İsrail, 28 Şubat sabahı, tıpkı 13 Haziran 2025’te olduğu gibi İran’a sürpriz bir saldırı gerçekleştirerek, ABD’nin müdahalesiyle 24 Haziran 2025’te sona eren 12 Gün Savaşı’nın ikinci raundunu başlatmış oldu. Aslında iki tarafın da beklediği ve bu nedenle de pek de sürpriz olmayan bu saldırıyı “sürpriz” yapan unsurlar ise; savaşı Ocak ortasından beri bölgeye büyük askeri yığınak yapan ABD’nin başlatması beklenirken inisiyatifi İsrail’in üstlenmesi ve saldırı kapsamında İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in öldürülmesi olmuştur.
Bu savaşı, 12 Gün Savaşından farklı kılarak belki de sürpriz olarak nitelendirilmesini sağlayan bir diğer husus ise İran’ın 28 Şubat sabahı da yine gafil avlanmasına ve lider kadrosunda çok büyük kayıplar vermesine rağmen, bu sefer daha hızlı toparlanması ve sadece düşmanlarına karşılık vermekle kalmayıp, hem Körfez ülkelerini hedef alması hem de Hürmüz Boğazını kapatarak, İsrail’e olmasa da ABD’ye önemli bir bedel ödettirmesi olmuştur.
İran’daki tüm kurumların saldırılar karşısında göstermiş olduğu direnç; farklı etnik, mezhebi ve dini kökenlere rağmen halkın, beklentilerin aksine yönetime başkaldırmaması ve ayrılıkçı grupların da nispeten sessiz kalması, genel olarak İran’ın başarısı ve bu savaşa ne kadar iyi hazırlandığını gösterse de, savaşın asıl süjesi olan İsrail’in bu savaşı nasıl başlattığı, nasıl sürdürdüğü ve nasıl bitireceği en çok merak edilen konudur.
Dolayısıyla bu çalışmada; İsrail’in ABD’yi savaşa nasıl ikna ederek peşine taktığı ve savaşı başlattığı, şimdiye kadar süreci nasıl idare ettiği ve zamanı geldiğinde savaşı nasıl bitireceği açıklanmaya çalışılacaktır.
Nasıl Başladı?
1979 öncesinde İsrail ile İran arasında neredeyse müttefiklik seviyesinde bir ilişki varken 1979’da İslam Devrimi sonrası, yeni İran yönetiminin İsrail’i küçük şeytan olarak tanımladığı ve kendini İsrail ile ABD ekseni karşısında konumlandırdığı bilinmektedir. Buna rağmen İsrail ile İran arasındaki asıl sorun, İran’ın İsrail’in nükleer silaha sahip olması nedeniyle kendi nükleer programını başlatmasından sonra ortaya çıkmıştır. Bazı İranlı komutanların veya siyasetçilerin, sözde İsrail’in Filistin topraklarını işgal altında tutması nedeniyle, ellerinde nükleer silah olmamasına rağmen İsrail’i ortadan kaldırmakla tehdit etmeleri, İsrail’in İran’a bakışını değiştirmiştir.
İran’dan gelen üst perdeden tehditleri araçsallaştıran İsrail, İran’ı sadece kendisi için varoluşsal bir tehdit olarak görmeye başlamakla kalmamış aynı zamanda bölgedeki ve Batı dünyasındaki İran algısını da değiştirip; “öteki”, “haydut devlet”, “terör destekçisi” “istikrar bozucu” ve “Batı medeniyetinin düşmanı” olarak kodlamaya çalışmıştır. Bu konuda epey de başarılı olan İsrail, İran’a uygulanan yaptırımların arkasındaki aktör olmuştur. Özellikle 2003’te İran’ın nükleer programı ifşa olduktan sonra tonunu sertleştiren İsrail, bu saatten sonra ABD’nin tıpkı Irak’ta olduğu gibi İran’a da müdahale ederek parçalaması, en kötü ihtimalle rejimi değiştirmesi için büyük bir kampanya başlatmıştır.
ABD’deki Yahudi lobisi ve Neoconlar sayesinde bazı dönemler, ABD’de İran ile savaş çanlarının çalmasını sağlayan İsrail, tüm bu kirli kampanyasına rağmen 2015’te İran ile P5+1 ülkelerinin nükleer anlaşma yapmasına engel olamamıştır. Ancak Trump’ın başkan olmasıyla süreci tekrar lehine çevirmiş ve Trump’ın 2018’de nükleer anlaşmadan çıkmasını sağlayarak, İran’ı yeniden namlunun ucuna oturmuştur.
İsrail, Trump’ın ilk döneminde de ABD ile İran’ı neredeyse savaşın eşiğine getirse de nihai amacına muvaffak olamamış ve bunun için Trump’ın ikinci dönemini beklemek zorunda kalmıştır. Trump’ın yeniden başkan seçilmesine giden süreçte, Gazze’ye yönelik politikasıyla Biden’ı zora sokan ve 2020’deki seçimlerin tersine bu sefer ABD’deki tüm Yahudi örgütleri Trump lehine mobilize eden İsrail, Trump’ın ikinci başkanlığındaki rolü nedeniyle de en büyük faydalanıcı olmuştur.
Zira İsrail 13 Haziran 2025’te, tam da ABD ile İran nükleer müzakerelerin beşinci turundayken İran’ı vurduğunda Trump’ın zımni desteğini almıştır. Hatta İsrail, İran’ın nükleer kapasitesini ortadan kaldıracak yeterli mühimmata sahip olmadığını söyleyerek ABD’yi de savaşa çekmeye çalışmış; ABD’nin ise Natanz, Fordo ve İsfahan’daki nükleer tesisleri vurup, İran’ın nükleer kapasitesini ortadan kaldırdık diyerek savaşa taraf olmadan savaşı bitirmesi, İsrail’in hevesini kursağında bırakmıştır. Çünkü İsrail, 7 Ekim 2023’ten sonra ortaya çıkan durumu kendi lehine çevirmeye başlamış ve HAMAS bahane edilerek İran’ın bölgedeki vekil güçlerini zayıflatma ve mümkünse ortadan kaldırarak İran’ı savunmasız bırakma planını uygulamaya koymuştu.
Hizbullah’a yönelik saldırılarla lider kadrosu ortadan kaldırılmış ve el telsizi-çağrı cihazı saldırılarıyla da militan kadrosuna büyük darbe vurulmuş, Esad rejiminin devrilmesiyle İran Suriye’den çıkmak zorunda kalmış ve burada konuşlandırdığı Şii milisler de İsrail’e tehdit olmaktan çıkarılmış ve nihayetinde Husilerin İsrail’e yönelik saldırıları da yoğun hava saldırıları ve lider kadrosuna yönelik suikastlar sonrasında kesilince geriye doğrudan İran ile yüzleşmek kalmıştır.
İran’ın bölgedeki vekil güçlerinin zayıflatılmasının sonuçlarını 12 Gün savaşında alan İsrail, İran’a yönelik saldırılara rağmen hiçbir vekil gücün sürece dahil olmadığını ve İran’ın tek başına kaldığını görmüştür. Bu avantajı iyi kullanan İsrail, İran’ın güvenlik bürokrasisinin tepe isimlerini yok ettiği yetmiyormuş gibi hava savunma ve balistik füze üretim kabiliyetine de önemli bir darbe vurmuştu. (Aslında bunun doğru olmadığı bugün ortaya çıkmış olsa da o tarihte bu veri doğru kabul edilmişti) Ancak Trump’ın İran’a Hollwood filmlerini aratmayan bir operasyonla saldırıp akabinde de savaşı bitirdiğinin açıklaması üzerine, İsrail her ne kadar tatmin olmasa da ateşkese razı olmak durumunda kalmıştır. Ancak daha ateşkes başlar başlamaz “eğer İran nükleer çalışmalara yeniden başlarsa daha ağır şekilde vururuz” diyerek, savaşın ikinci raundunun da sinyalini vermiştir.
Aslında İsrail’in İran’a yeniden saldırmak için aradığı fırsat çok da gecikmemiş ve Aralık sonunda ekonomik sorunlar nedeniyle Tahran’da başlayan ve kısa sürede ülke geneline yayılan halk protestoları, İsrail’in işini kolaylaştırmıştır. Zira bu tarihlerde ABD’de bulunan Netanyahu, İran yönetiminin protestoları bastırmak için güç kullanmasını ve bazı kaynaklara göre 6 bin ama İran’ın resmi açıklamalarına göre 3 bin kişinin öldüğü süreci, Trump ile birlikte takip etmiştir. Hatta bu süreçte hem Trump hem de Netanyahu İran halkına yönelik destek mesajları verirken, Trump’ın İran yönetimini, göstericilere karşı güç kullanması halinde İran’a saldırmakla tehdit ettiğine de şahit olduk.
ABD ile İran arasındaki tansiyon o kadar hızlı yükselmişti ki, eğer Türkiye araya girip müzakere sürecini başlatmasaydı, ABD’nin Ocak ortasında İran’a saldıracağı dillendirilmeye başlanmıştı. İşin en ilginç yanı ise artık ABD’nin İran’a sadece nükleer programını sonlandırmasını değil; balistik füze üretimini sonlandırmasını, vekil güçlere desteğini kesmesini, protestoculara yönelik müdahalelerin daha demokratik olmasını ve protestocuların infaz edilmemesini dikte etmeye başlamış olmasıdır.
Nihayetinde başta Türkiye olmak üzere diğer bazı bölge ülkelerinin de araya girmesiyle ABD ile İran arasında Haziran’da kesilen nükleer müzakereler, 6 Şubat itibariyle yeniden başlamıştır. Ancak ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio gibi Trump’ın yakın çevresindeki bir kişi bile müzakerelerden umutlu olmadıklarını, bu teklifi sırf bölge ülkeleri istedi diye kabul ettiklerini söyleyerek, sürecin sonunun çok da parlak olmadığını düşünmemize yol açmıştır. Buna rağmen heyetler arasında dolaylı da olsa üç tur görüşme yapılmış ve sürecin olumlu ilerlediği açıklanmıştır. Hatta 26 Şubat günü yapılan görüşmenin ardından teknik müzakereleri içeren dördüncü tur görüşmelerin yapılmasının planlandığı da duyurulmuştur.
Sahne önünde yaşanan tüm bu olumlu gelişmelere rağmen 12 Gün savaşında kapatılmamış bir hesabı olan İsrail, ABD ile İran’ın anlaşma ihtimalini de ortadan kaldırmak üzere 28 Şubat’ta İran’a saldırarak savaşı başlatmış ve kuvvetle muhtemel sahte ve manipüle edilmiş istihbarat raporlarıyla Trump’ı da tuzağa düşürüp yanına çekerek savaşın ortağı yapmıştır. Böylelikle İsrail, kırk yıllık hayalini gerçekleştirmiş ve ABD ile İran’ı karşı karşıya getirmiştir.
Nasıl Devam Ediyor?
12 Gün savaşında İran’ın hava savunma sistemini etkisiz hale getirerek büyük avantaj sağlayan İsrail, aradan geçen süre zarfında İran’ın gerekli tedbirleri almamış olmamasını fırsat bilerek 28 Şubat sabahı neredeyse 13 Haziran’daki saldırının aynısını gerçekleştirerek İran’ı yine faka bastırmıştır. Zira 12 Gün savaşında 20 civarında komutanını bir gecede kaybeden İran’ın bu sefer kayıpları öncekinden de sarsıcı olmuştur. Keza 28 Şubat’ta, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ile birlikte Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Pakpur, Genelkurmay Başkanı Abdulrahim Musavi, Savunma Bakanı Aziz Nasirzade, Hamaney’in danışmanı ve Savunma Konseyi Sekreteri Ali Şemhani öldürülerek, devrim muhafızlarının ve halkın direncinin kırılması hedeflenmiş, böylelikle rejimin düşeceği hesap edilmiştir.
Ancak Hamaney’in öldürülmesi, halkta tam tersi bir etki meydana getirmiş ve rejimden memnun olmayanlar bile yönetimin arkasında konsolide olmuşlardır. Buna bir de ayrılıkçı Kürt hareketlerin, gerekli güvenceler verilmediği ve uygun koşullar sağlanmadığı gerekçesiyle yönetime karşı ayaklanmaması da eklenince İsrail’in hesaplarının tutmadığı görülmüştür.
İran’ın 12 Gün savaşından farklı olarak daha dini liderlerinin kaybı bile teyit edilmeden karşılık vermeye başlamasıyla, önce İsrail ve ardından da topraklarında ABD üssü veya askeri bulunduran Körfez ülkeleri vurulmaya başlanmıştır. Aslında İran’ın Körfez ülkelerine saldırması İsrail’in istediği bir gelişme olsa da, İran’ın Hürmüz Boğazı kartını da ortaya sürmesiyle savaşın gidişatı değişmiştir. Zira ABD ve İsrail tarafından balistik füze kapasitesi ortadan kaldırıldı denen İran, bir taraftan İsrail’i balistik/hipersonik füzeler ve kamikaze dronlarla vururken, Körfez ülkelerindeki ABD üslerini ve buralarda konuşlandırılmış olan radarları da vurarak ABD’nin gözlerini kör ve kulaklarını da sağır etmiştir.
İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarına rağmen, Körfez ülkelerinin itidalli davranarak İran’a karşı savaş ilan etmemeleri, İsrail’in hesaplarındaki ikinci sapma olarak ortaya çıkmıştır. Ayrıca İran’ın fırlattığı görece daha ucuz olan balistik füzeler ve kamikaze dronlarına karşı çok daha pahalı hava savunma füzeleri kullanmak durumunda kalan İsrail’in füze stokları da hızla erimeye başlamıştır. İran’ın çok başlıklı füzeler kullanmaya başlamasıyla da, tüm başlıkları engelleyemeyen hava savunma sistemleri açıklar vermeye başlamış ve İsrail’in geçilmez hava savunma miti çökmeye başlamıştır.
Her ne kadar Hürmüz Boğazı’nın kapatılmış olması İsrail’i doğrudan etkilememiş olsa da, küresel piyasalarda yaşanan Hürmüz Boğazı kaynaklı fırtınanın etkileri ABD’yi sarsmaya başlayınca, Trump’ın savaştan çıkmak için arayışlara girdiği görülmüştür. Ancak Trump’ın bu konudaki her çıkışına henüz kendi hedeflerine ulaşmadıkları için savaşın devam edeceği cevabını veren İsrail, ABD’nin kendini yalnız bırakmaması için müzakere ihtimallerini ortadan kaldırmak maksadıyla üst düzey İranlılara yönelik suikastlarına ve İran’ın enerji altyapısına yönelik saldırılarına devam etmiştir.
Gelinen noktada, hiç de alışık olunmadığı şekilde hem de uzun süredir birçok cephede savaşan İsrail ordusu yıpranmaya başlamış ve insan kaynağı sıkıntısı baş göstermiştir. İran’ın aradan geçen bir aya rağmen hâlâ füze saldırılarına devam etmesi hasebiyle Demir Kubbe, Davud Sapanı ve Arrow hava savunma sistemleri, uzun süreli aktif olmaktan kaynaklı metal yorgunluğu ve performans kayıpları nedeniyle açıklar vermeye başlamıştır. Buna mukabil İran’a yönelik devam eden yoğun hava saldırıları nedeniyle kullanılan hücum mühimmatları ile İran’ın hava saldırılarını önlemek için kullanılan savunma mühimmatlarının stokları kritik seviyeye düşmüş olup, İsrail’in savaşı bu tempoda sürdürebilmesi çok zor hale gelmiştir.
Yani İsrail görece kolay bir zafer hedeflerken, ya yanlış hesap yüzünden ya da bilerek ve isteyerek savaşın derinleşmesine yol açmıştır. Derinleşen savaşı bitirmek için ABD sürece daha fazla müdahil olmak durumunda kalmış ve bir taraftan İran ile dolaylı müzakerelerin kapısı aralanırken diğer taraftan da İran’a yönelik kara harekâtının, en azından Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü ele geçirecek sınırlı bir hava indirme ve amfibi çıkarma operasyonun yapılacağı ifade edilmeye başlanmıştır. Hatta İran’ın direncinin tamamen kırılmasını temin için, İran’a yönelik taktik nükleer başlık kullanılabileceği de dillendirilmeye başlamıştır.
Dolayısıyla savaşın başında İran aleyhinde olan durumun dengelendiği, hatta bazı görüşlere göre durumun İran lehine döndüğü görülmeye başlanmıştır.
Nasıl Bitecek?
İsrail’in ABD’yi savaşa çekmek için İran’ın nükleer programını ve balistik füze kapasitesini bahane göstermesine rağmen savaşı başlattıktan sonra aslında rejimi de değiştirmek, hatta mümkünse İran’ı güçsüz bırakacak bir iç savaş çıkartmak istediği alenen ortaya çıkmıştır. Trump’a verilen istihbaratlarda da Ali Hamaney’in öldürülmesiyle rejimin zayıflayacağı ve akabinde halkın da sokağa çıkarak bu süreci hızlandıracağı ve kısa sürede zafere ulaşılacağı garantisinin verildiği ve Trump’ın da İran’a yönelik saldırının tıpkı Venezuela’da olduğu gibi kolay bir zaferle sonuçlanacağına inandırıldığı anlaşılmaktadır.
Ancak İran’ın da 12 Gün savaşından dersler çıkardığı, belki hava savunma konusunda yeterli hazırlığı yapamasa da, belirli bir süre yetecek kadar balistik füze stokladığı, tahmin edilenden daha fazla kamikaze dron ürettiği ve en önemlisi dini lider gibi rejimin kalbi olan birisi öldürülse bile sistemin devamını sağlayacak şekilde tedbirler aldığı anlaşılmıştır.
Bu nedenle İsrail ve ABD İran’ı ne kadar vurursa vursun bunun rejim değişikliğine yol açmayacağı, rejim değişikliğinin ancak içerden çıkartılacak halk ayaklanması veya ayrılıkçı grupların önünün açılması halinde yaşanacak iç çatışmalarla mümkün olabileceği görülmüştür.
Buna rağmen İsrail’in İran’da rejim değişikliği konusunda ısrarcı olduğu ve ABD’den farklı olarak bu seçeneği sonuna kadar zorlayacağı da ortadadır. Ancak ABD’nin üzerindeki ekonomik baskıları azaltmak için Hürmüz Boğazını açmak istediği ve bunun için de gerekirse İran ile bir ateşkese varabileceği de değerlendirilmektedir. İsrail, her ne kadar böyle bir senaryoda bir süre daha kendi başına savaşa devam edeceğini ifade etmiş olsa da, ABD’nin savunma güvencesi olmadan bu pek mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla ya ABD’yi savaşta tutacak ya da bir şekilde ateşkes olacaksa bunun da kendi istediği şekilde olmasını sağlamaya çalışacaktır.
Sonuç olarak, İsrail uzun süredir hayalini kurduğu şekilde ABD ile İran’ı savaştırmayı başarmış olsa da, bu savaşın İran’da bir rejim değişikliğine yol açacağına yönelik beklenti şimdilik karşılıksız kalmıştır. Bu savaş için ciddi bir şekilde hazırlandığı görülen İran’ın, 12 Gün savaşından da dersler çıkarttığı ve savaşı Körfez ülkelerine yayıp Hürmüz Boğazını da kapatarak, bir taraftan ABD’nin bölgedeki güvenlik mimarisini sarsarken diğer taraftan da küresel bir enerji krizine yol açarak ABD’yi savaşmaktan alıkoymaya, yani İsrail’i yalnız bırakmayı hedeflediği anlaşılmaktadır. ABD kamuoyunun bu savaşı desteklememesi ve İsrail’in Amerikan siyasetindeki rolünün de eleştirilmeye başlanmasıyla İsrail’in planlarının geri teptiği ve ABD eliyle İran’daki rejimi değiştirmek isterken ABD’nin geleneksel olarak İsrail’e sağladığı destekten mahrum kalacak seviye geldiği görülmektedir.
Dolayısıyla savaşı başlatmak konusunda başarılı olan İsrail’in, savaşı istediği cihette devam ettiremediği ve savaşı bitirmek konusunda da inisiyatifi kaybettiği anlaşılmaktadır. İran ile savaşın hedeflenen amaçlara ulaşarak bir zafer hikâyesi yazılmadan sona ermesi halinde ise; hem ABD ile arasındaki ilişkilerin zarar göreceği, hem bölge ülkelerine yönelik uygulamış olduğu tehditkar politikalar nedeniyle bölgesel izolasyona maruz kalabileceği hem de Netanyahu’nun Ekim’deki seçimleri kaybederek siyaset sahnesinden çekilmek zoruna kalacağı bir süreci takip edebiliriz. Ancak bu konuda daha isabetli tahminler yapabilmek için ABD’nin kara harekâtını yapıp yapmayacağını, yapacaksa da sonuçlarını görmemiz gerekecektir.
