Kriter > Dış Politika |

AB ve Almanya ile Yeni Bir Başlangıç mı?


Birçok Avrupa ülkesinde mülteci akımının siyasi-psikolojik bir istikrarsızlığa sebep olması ve aşırı sağcı partilerin bu durumu lehlerine çevirerek oy artışı yakalamaları mülteci meselesinin ciddiyetini gözler önüne sermiştir.

AB ve Almanya ile Yeni Bir Başlangıç mı
Alman, AB ve Türk bayrağı, 27 Eylül 2018'de Almanya'nın Berlin kenti Tegel Havalimanı'nda Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın gelişinden önce dalgalanıyor.

Uzun bir süredir olumsuz seyreden Türkiye-AB ilişkileri son aylarda yaşanan bazı gelişmeler sebebiyle yeniden olumlu bir ivme kazanmıştır. AB ve özellikle Almanya ile ilişkilerin düzelmesi ve son dönemdeki bu olumlu temasların bir neticesi olarak AB sürecinin de yeniden Türkiye’nin gündemine gelmesi son zamanlarda yaşanan bazı önemli gelişmeler etkisiyle gerekli kılınmıştır. Bunlar arasında şüphesiz AB ve ABD arasında hem güvenlik hem de ekonomi-ticaret bağlamında gün yüzüne çıkan anlaşmazlıklar ve bunun neticesinde yaşanan duygusal kopuş öne çıkmaktadır.

Özellikle Almanya ve Fransa’nın başını çektiği AB ülkelerinin ciddi bir iç sorgulamaya gitmeleri, ABD Başkanı Trump’ın AB’ye yönelik başlattığı ticaret savaşları ile daha da belirginleşmiştir. Netice itibarıyla başta Almanya olmak üzere uzun vadeli bir askeri gücün Avrupalılar tarafından hayata geçirilmesi ihtiyacına da işaret edilmeye başlanmıştır. Bu hususla esasen irtibatlı olan, Ankara-Brüksel ilişkileri açısından AB’nin yakından takip ettiği bir diğer mesele ise Türkiye’nin çok-taraflı uyguladığı dış politikasının bir neticesi olarak Rusya ile ilişkilerini yakın ve başarılı bir şekilde sürdürmesidir. Uzun vadede AB’nin bu denklemin dışında kalmamak adına Türkiye ile yeniden bir yakınlaşma eğiliminde olması bu fiili gerçeklikle de ilintilidir. Aynı şekilde Avrupa devletlerini Suriye’deki insani krizin –Avrupa’yı da doğrudan etkileyen mülteci akımı sebebiyle– hala ve yeniden zor durumda bırakabilme ihtimali son olarak olası İdlib operasyonu öncesinde de gündeme gelmiştir. Bu süreçte de Türkiye ile yapılan mülteci anlaşmasının AB açısından önemi ve olası yeni bir insani kriz anında Avrupa’ya yönelik yeni bir göç dalgasına karşı yapılabilecekler gündeme gelmiştir.

Ancak AB ve Türkiye açısından yakınlaşma eğiliminin son günlerdeki temel etkenlerinden biri şüphesiz hem AB hem de Türkiye’nin Transatlantik ilişkilerde ABD ile yaşadığı ciddi fikir ayrılıklarıdır. Burada da öne çıkan beklentiler ABD ile yaşanan gerilime rağmen AB-Türkiye açısından karşılıklı ekonomik çıkarların korunması ve güvenlik alanındaki hususların Washington’ın güvencesi olmaması ihtimaline rağmen korunabilmesidir. Bunun yanı sıra öne çıkan beklenti AB’yi de etkileyen olası insani krizlerin ABD’nin devre dışı olduğu bir Suriye denkleminde dahi koordineli bir şekilde önlenmesidir.

Böylelikle bilhassa federal Alman hükümeti ile ilişkilerde son aylarda rasyonel bir çerçeve oluşturulma yönünde adımlar atılmaya başlanırken son olarak Türk ve Alman yetkililerinin karşılıklı devlet ziyaretleri de bu yeni sürecin önemini artırmaktadır.

Türk-Alman İlişkilerinin Bağlamı

Almanya siyasetinde meselelere daha rasyonel yaklaşımların bizzat CDU Genel Başkanı ve Şansölye Angela Merkel, Ekonomi Bakanı CDU’lu Peter Altmaier, Dışişleri Bakanı SPD’li Heiko Maas ve SPD’li Maliye Bakanı Olaf Scholz’dan gelmesi bu kişilerin makam ve sorumluluklarının ağırlığı ile uyumludur. Bunun haricindeki federal bakanların ve eyalet seviyesinde siyaset yapan CDU/CSU ve SPD’lilerin Türkiye’ye ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik söylem ve tutumlarında pozitif anlamda radikal bir değişikliğe gitmeleri düşük bir ihtimaldir.

Ancak genel olarak federal siyaset seviyesinde Türkiye ile ilişkilerin düzeltilmeye çalışıldığı açıktır. Bu bağlamda ABD ile Türkiye’nin Ağustos itibarıyla yaşadığı gerginlik “vesile”siyle karşılıklı ortak çıkarların merkeze konduğu bir düşünce ve yakınlaşma gayretleri söz konusudur. Siyaseten “kırılgan” bir zeminde ikili ilişkileri iyileştirme gayretlerine olumlu etki eden birtakım adımlar olmuştur. Örneğin Türkiye’de OHAL’in uzatılmaması ve bazı Alman vatandaşlarının yargı süreçleri gereğince serbest kalmaları sonrası Almanya cephesinden de siyaseten ve ekonomik anlamda bazı olumlu adımlar atılmıştır. Son olarak Almanya tarafından Ağustos’ta Türkiye’deki turizme yönelik olumlu bir destek açıklaması yapılması da önemli bir yaklaşımın göstergesidir.

Bu süreçte Merkel’in Cumhurbaşkanı Erdoğan ile sık sık telefonda görüşmesi, Dışişleri Bakanı Maas’ın Eylül başında Ankara’yı ziyaret etmesi, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ile birlikte üç Türk bakanın Berlin’de 21 Eylül’de Alman mevkidaşlarıyla bir araya gelmesi ilişkiler nezdinde öne çıkan önemli adımlardır. Son olarak 28-29 Eylül’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Almanya’ya resmi bir devlet ziyareti gerçekleştirmesi de bu yöndeki olumlu ilerlemelerin bir neticesi olarak değerlendirilmiştir.

Alman Kamuoyunda Erdoğan’ın Ziyareti

Resmi ziyaret öncesindeki süreçte bilhassa Alman medyasının ve siyasilerin daha çok yüzeysel görüşleri dikkat çekmiştir. Diğer taraftan ziyaret bazı muhalefet partili siyasilerce tartışmaya açılmış ve bunların başında kronik Erdoğan karşıtı görüşleriyle öne çıkan Yeşiller ve Sol Partili Türk vekiller ile aşırı sağcı AfD mensubu vekiller gelmiştir.

Örneğin Yeşiller Partisi’nin eski Eş Başkanı Cem Özdemir, Erdoğan’ın Almanya ziyaretini eleştirirken PKK’yı alenen destekleyen Sol Parti ise ziyarete karşı olduğunu birçok kez açıklamıştır. SPD’li Dışişleri Bakanı Maas, Erdoğan’ın ziyaretine yönelik eleştirileri geri çevirerek “Zorlu partnerlerle hiç konuşulmaması gerektiği tezi beni hiçbir zaman ikna edememiştir” açıklamasında bulunmuştur. Benzer yaklaşımlar içerisinde olan, Şansölye Merkel’in çizgisine yakın söylemlerde bulunan muhafazakar-rasyonel siyasiler de yer almaktadır. Dolayısıyla hükümet tarafında genel olarak üzerinde durulan husus NATO üyesi her iki ülkenin diyaloğunun önemli olduğu ve birçok konuda ortak paydaların bulunduğu yönündedir. Bununla birlikte Türkiye’yi eleştiren birçok federal hükümet mensubu ve yetkilisi Eylül sonundaki görüşmede kritik konuların ele alınması gerektiğini de sıklıkla hatırlatmıştır.

Medyada ise geçmişe kıyasla daha düşük dozda da olsa bir karşıtlık kampanyasına ağırlık verilirken ABD ve Türkiye arasında çıkan “Rahip Brunson krizi” sonrası Alman siyasetinin yanı sıra Alman medyasında da Türkiye’ye dair kısmen rasyonel bir dil tercih edilmiştir. Bu da yazının ilk bölümünde işaret ettiğimiz “Transatlantik ilişkilere yönelik azalan güven”in bir yansımasıdır. Ancak PKK ve FETÖ destekçisi bazı medya çevrelerinin de ziyaret öncesinde karalama kampanyasını körüklediği belirtilmelidir.

AB ve Almanya ile Yeni Bir Başlangıç mı?-M.Erkut AyvazHazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak Almanya’nın başkenti Berlin’de Almanya Ekonomi Bakanı Peter Altmeier ile Türkiye-Almanya ekonomik ilişkilerini değerlendirmek üzere bir araya geldi.

Tarafların Muhtemel Beklentileri

Geçmişteki gerginliklerin geride bırakılmaya çalışılması Almanya ve Türkiye’nin geleceğe yönelik karşılıklı rasyonel beklentilerine sebep olmuştur. Bu beklentilerin ve ilişkilerin iyileşmesine katkı sağlayabilecek adımların ise muhtemel sınırları söz konusudur.

Öncelikle Türkiye’nin Almanya’dan beklentileri tahmin edileceği üzere daha çok ekonomi ve güvenlik konularında yoğunlaşmaktadır. Buna göre Almanya merkezli medyada ve belli çevrelerde Türkiye’yi hedef alan PKK/PYD/YPG, FETÖ ve hatta DHKP-C benzeri terör örgütlerinin faaliyetlerinin durdurulması bu beklentilerin en başında gelmektedir. AB-Türkiye mülteci anlaşması çerçevesinde Birlik’in finansal destek yükümlülüğünü yerine getirmesi Türkiye’nin diğer öne çıkan beklentileri arasında yer almaktadır. Türkiye ayrıca son üst düzey ziyaretlerde de açıkça dile getirildiği üzere AB ve Alman şirketlerinin Türkiye’deki yatırımlarını sürdürmesi ve artırması çağrısında bulunmaktadır.

Bir diğer husus ise Türkiye’nin Almanya’dan tedarik ettiği askeri araçların (örneğin Leopar 2 tankları gibi) bu ülke tarafından modernize edilmesi ve Afrin operasyonundan bu yana uygulanan fiili ambargonun sonlandırılması beklentisidir.

Almanya, kendi dinamikleriyle açıklanabilen iç kamuoyunu “tatmin etme” adına klasikleşmiş olan ve kendisiyle özdeşleştiğini düşündüğü fakat daha çok dünyanın belli başlı ülkelerine yönelik dile getirdiği “beklentiler”ini Türk tarafına yönelik de dile getirmeyi sürdürmektedir. Böylelikle bir nevi iç kamuoyu ve medyaya yönelik bir sözüm ona “etik duruş”u işaret etmektedir. Bu yaklaşımın temelinde son derece güçlü bir algı enstrümanına sahip olan iç kamuoyu, medya çevreleri ve muhalif partilerinin de argümanlarını bertaraf etme düşüncesi yatmaktadır.

Ekonomi ve güvenlik alanlarındaki iş birliğinin gelişmesi yönünde de şüphesiz daha spesifik ve detaylı, karşılıklı kazanca dayalı adımların atılacağı muhtemeldir. Bu hususta ise sınırların daha esnek olduğu açıktır.

Zikredilen bu temel konuların yanı sıra Almanya’nın üzerinde durduğu hedef, Türkiye ile mülteci anlaşmasını sürdürmek ve böylelikle AB’nin de kendi içerisinde ters düştüğü bu “sorunu” kontrol altında tutmaktır. Bu sebeple Merkel her vesileyle ve birçok eleştiriye rağmen özellikle Türkiye-AB mülteci anlaşmasını bir başarı örneği olarak öne çıkarmaktadır. Aynı şekilde bu konsepti başka ülkelere yönelik de genişletme arayışı malumdur. Böylelikle Almanya ve Türkiye’nin uzun vadede Suriyeli mültecilerin ülkelerine dönüşü için kapsamlı iş birliği yapabilmeleri de önemli bir konudur. Ancak bunun yanı sıra İdlib konusunda –mevcut Türk-Rus anlaşmasının seyrine bağlı olarak– olası bir yeni göç dalgasına ilişkin başta Almanya’nın aktif ve hassas davranma yaklaşımı da dikkat çekmiştir.

İdlib Mutabakatı

Her ne kadar bilhassa Eylül’de İdlib’de olası bir insani krizin önlenmesi için Ankara tarafından yoğun diplomatik çabalar sarf edilse de AFAD ve Kızılay gibi önde gelen yardım kuruluşlarıyla Türkiye tedbirlerini de almıştır. Böylelikle Türkiye dünyanın kayıtsız ve pasif tutumuna aldırış etmeksizin harekete geçmiş ayrıca diplomatik girişimlerini de bir yandan sonuç odaklı yürütmüştür. Bu çok yönlü kurumsal yaklaşım Türkiye’nin uluslararası ölçeklerde de çok katmanlı hareket edebilen bir ülke olduğu gerçeğini gözler önüne sermiştir.

Türkiye’nin Rusya ile İdlib üzerinde vardığı mutabakat bölgede yaşayan sivil kayıpların önlenmesi ve olası büyük felaketlerin en azından şimdilik önüne geçilmesini sağlamıştır. Göç dalgası engellenmiştir.

Türkiye, Suriye iç savaşının başlamasından bu yana uyguladığı mülteci dostu politikasının neticesinde bugün sayısı yaklaşık 3,5 milyonu aşan Suriyeliye ev sahipliği yapmaktadır. Ancak son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da Eylül’de işaret ettiği üzere olası yeni bir göç dalgası Türkiye’yi de bundan sonraki süreçte zorlayabilecek bir potansiyel taşımaktadır. Nitekim Erdoğan’ın “Türkiye mülteci ağırlama kapasitesini doldurmuştur” sözleri bu yaklaşımı önemli ölçüde özetlemektedir.

İdlib konusunda şimdilik de olsa varılan anlaşma rejim güçlerinin pervasızca İdlib’e saldırarak büyük bir göç dalgasına sebep olmalarını engelleyecektir. Her ne kadar Türkiye, Suriye’den gelecek olası bir göç dalgasına karşı olumsuz yaklaşımı belirgin bir şekilde dile getirmişse de en kötü senaryonun gerçekleşebileceği bir durumda sınıra yığılacak olan mülteci akınına kayıtsız kalamayacağının da bilincindedir. Nitekim başta Doğu Avrupa devletlerinin bu yönde Türkiye ile negatif olarak ayrışan tutumları, sınır kapılarını tüm yasal engellere rağmen mültecilere kapatmaları, genel olarak Batılı devletlerin Suriye krizinde ağırlıklı olarak tüm yükü Türkiye’nin sırtına yüklemelerine de bir anlamda sebep olmuştur. Dünyanın en büyük ekonomilerine sahip olan ülkelerin toplamda ev sahipliği yaptığı mültecilerden daha fazla mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye, ülkede yaşayan milyonlarca Suriyeliyi uzun yıllardır misafir etmektedir.

Esasen birçok Avrupa ülkesinde mülteci akımının siyasi-psikolojik bir istikrarsızlığa sebep olması ve aşırı sağcı partilerin bu durumu lehlerine çevirerek ciddi bir oy artışı yakalamaları mülteci meselesinin ciddiyetini gözler önüne sermiştir. Böyle bir trendin olduğu bir dönemde Türkiye’nin olası yeni bir mülteci dalgasının Avrupa’ya geçişine müsaade etmesi Avrupa’daki gidişatın daha da karmaşıklaşmasına neden olabilecektir. Bu olasılığa farklı Avrupalı karar alıcılar tarafından da sıklıkla işaret edilmektedir. Ancak sorunun çözümü konusunda somut olarak harekete geçilememektedir.

Bu sebeple Alman hükümeti, Türkiye ve Rusya arasında varılan İdlib mutabakatını yakından takip etmekte ve önemsemektedir. Aynı şekilde Almanya ve AB, Türkiye ile diyaloğun –Transatlantik ilişkilerdeki yapısal bir hal alan sorunların yanında bilhassa bu sebepten ötürü– sürdürülmesinde kararlı bir izlenim vermektedir.


Etiketler »